TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Doğa, herkese kollarını eşit açar!

Doğa can, dost, arkadaş, huzur ve güven dolu. Rengimi, dilimi, nereli olduğumu sormuyor. Herkese kollarını eşit açıyor. Bu şehir beni bunalttı diyorsanız, tam zamanı; bir delilik de siz yapın derim.

RESMİYE ASLAN

Can Baba (şair Can Yücel) diyor ki; “Bu günlerde herkes gitmek istiyor/küçük bir sahil kasabasına/bir başka ülkeye dağlara uzaklara...“

Gitmek; her yıl Mart ayı gelip, son cemre toprağa düşünce karşı konulmaz bir istektir ben de. Yedişer gün arayla önce havaya, suya ve toprağa düştüğüne inanılan cemre, ne kadar folklorik inanış olsa da havaların ısınmaya başlamasıyla baharı müjdeler. (Meteorolojik olarak ısınma sırayla toprak, hava ve su da oluşur.) Bu müjdeyle, Can Baba'nın sözünü ettiği “gitmek isteyen herkes“ten biri de ben olurum. Dağlara, uzaklara... Şehrin gürültüsünden, iş ortamının stresi ve kalabalıktan uzaklaşıp kendini doğanın kollarına bırakmak, baharın tadını çıkarmak... Kim istemez ki!

Ben de gitmek isteyenlerdenim diyorsanız, Avusturya'nın güneyinde bulunan Batı Steiermark'ın küçük kasabası Gröbming'ki öneririm.

Mart ayı. Yine “gitme bunalım“ına girdiğim günlerdeyim. İnternette dolaşırken, önceden rezervasyon yapmanın indrimli avantajından da yararlanarak, Mayıs ayı için haftasonu da dahil dört günlük bir rezarvasyon yaptım. İlk kez, bir delilik yapıp yalnız başıma bir yolculuğa çıkacaktım. Bu heyacanı yaşamak bile güzel bir duyguydu.

Viyana`ya 275 km uzaklıkta olan Gröbming'e vardığımda, Alpler'in eteklerinde “yeşil bir cennet“eydim. Kalacağım pansiyonun sahibi aile tarafından, pansiyonun bahcesinde sıcak bir ilgiyle karşılandım. Ardından, bir kadeh sekt eşliğinde “hoşgeldin sohbeti“... Buram buram ahşap kokan, temiz, balkonlu odama yerleştim. Akşam yemeğinde aşağıya indiğimde, daha da güzel bir atmosfer beni bekliyordu. Pansiyondaki diğer misafirler masalardaki yerlerini almış, pansiyon sahibi çift kendilerin yaptıkları yemekleri servis ediyorlardı. Kısa bir tanışmanın ardından kendimi sıcak bir aile ortamının içinde buldum. Yemekten sonra, sonraki gün için neler yapacağımız konuşuldu, pansiyon sahibi çift aynı zamanda yapacağımız gezilerin de rehberleri olacaklardı.

Ertesi gün. Kahvaltıdan sonra erkenden; iki Alman aile, iki İtalyan öğrenci arkadaş, bir Hollandalı bayan, ben ve rehberlerimiz yola koyulduk. Teleferikle 2015 m yükseklikteki Hause Kaibling'e çıkıyoruz. Yukarda masmavi gökyüzü, aşağıda yeşil dağlar, eşsiz güzel manzara eşliğinde dağ yolundan yürüyerek Krummholz Hütte'ye (dag kulübesine) geliyoruz. Burada dinlenme molası verdikten sonra, yine yürüyerek Enns Vadisi'ne ulaşıyoruz.

İkinci gün, Güney Dachstein'dayız. 2995 m yüksekliği olan bu dağa yine teleferikle çıkıyoruz. Burası, aynı zamanda kış sporlarının yapıldığı bir kayak merkezi. Alpler'in göz dolduran muhteşem manzarasıyla karşılaşıyoruz. Dik yamaçlı, çıplak kayalık ve sivri tepelerden oluşan sıradağların, bir yanı beyaz karla, diğer yanı yeşil ormanla kaplı. Asma köprü üzerinden manzarayı seyretmeye doyamıyorum. Sonra, Dachstein-Eishölle'ye (Buz Mağarası) geliyoruz. Mağara, 2700 m yükseklikte, sıfırın altında dört derece soguklukta. Buzdan bir dünya! İçine girdiğimizde, Çinli buz kesicileri tarafından yapılmış özel buz figürleri ile karşılaşıyoruz. Işığın ve müziğin yarattığı gizemli atmosferde gezinirken, sanatın içimi ısıtan gücünü bir kez daha keşfediyorum. En çok da Mozart'ın piyano çalarken ki figürü dikkatimi çekiyor.

Üçüncü gün dağ yürüyüşündeyiz. İki dağın arasından akan Wörschachklamm Çayı'nı takip ederek yukarıya doğru çıkıyoruz. 903 m yükseklikten akan bu çay, Wörschach ormanındaki Totesberg'in (Ölü Dağ) tepesinde yer alan Spechtensee'den (Spechten Gölü) ayrılır. Binlerce yıllık akıntısıyla, iki dağ arasınki yatağından Enns ırmağına akar. Çayın uzunluğu 4300 km. Binlerce yıl içinde kayalardan surlar örmüş kendine. Romantik olduğu kadar çılgın akışından kulaklarımıza gelen su sesi, grubumuzu sessizleştiriyor. Konuşmadan yürüyoruz. Alçalıp yükselen taşlar, ahşap merdivenler ve köprüler üzerinden geçerek yürürken, gökyüzüne ulaşacakmışım duygusuna kapılıyorum bir an. Başımı kaldırıp yukarılara baktığımda, yüksek dağların doruklarında ağaçlar, ağaçların dallarında asılı güneş ışıklarını görüyorum. Yorgunluk hissetmeden yaptığım son yürüyüş ve son günüm oluyor bu.

Ertesi sabah, günlerden Pazar. Dönüş günü! Arkadaşlarımla, kahvaltı sonrası vedalaşıyorum. Bütün vedalar gibi biraz hüzünlü, fakat bir o kadar da mutlu oluyorum. Can Baba'nın dediği gibi: “Kuş olup uçmak isterken/ağaç olup kök salıyoruz.“ Ağaç olup kök saldığım Viyana'ya dönüyorum. Bir delilik yaptım ve gittim. Ben bu deliliğimi çok sevdim. Fırsat buldukca da yapıyorum. Ne yanımda birisi, ne de birileri olması gerekiyor. Gittiğim yerler yeni insanlar, yeni arkadaşlılar kazandırıyor. Doğa can, dost, arkadaş, huzur ve güven dolu. Rengimi, dilimi, nereli olduğumu sormuyor. Herkese kollarını eşit açıyor.

Bu şehir beni bunalttı diyorsanız, tam zamanı; bir delilik de siz yapın derim.


<-geriye: