TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

‘Austro faşizm’ diye bir şey var!

13 Mayıs günü, Avusturya’daki Nazi toplama kampı Mauthaussen’in anma etkinliklerine, bu ülkede yaşamaya başlayalı beri, ikinci kez katıldım. Ardından da ‘Perg Pir Sultan Abdal Kültür Merkezi’nin aynı gün organize ettiği ilgili bir etkinlikte, “Austro faşizm diye bir şey var”, başlıklı bir sunum yaptım. Kıta Avrupası’nın “klasik faşizm”i çerçevesinde, yaşadığımız ülke Avusturya’nın ilgili tarihine kısa bir yolculuktu, kimi anımsatmalarda bulunmaktı bu.

HÜSEYİN ŞİMŞEK

‘Austro faşizm’, Avusturya’da tanık olunan faşizmin kendine özgü yanlarını belirlemek ve vurgulamak için gerekli bir tanım. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Avrupa’da çok belirgin olarak gelişmeye başlayan faşist hareket; öncelikle Almanya, yanı sıra İtalya ve İspanya ile özdeşleştirilir. Popüler sembol liderler ise Hitler, Mussolini ve Franko’dur. Burjuvazinin, tekelci kapitalizm yani emperyalizm sürecinde, dünyanın başına bela ettiği en kanlı diktatörlük sistemi olan faşizm, önce Kıta Avrupası’nda iktidara gelmiş, ama sadece anılan ülkeler bazında değil, dünya politikasında etkili olmuştur. Bu kapsamda, faşizm, Kıta Avrupası’nda yaşanmış klasik haliyle sınırlı kalmamıştır. Emperyalizm sürecinde, sömürge ya da yarı-sömürge ülkelerde de uygulanmış, uygulanmaktadır.

13 Mayıs günü, Avusturya’daki Nazi toplama kampı Mauthaussen’in anma etkinliklerine, bu ülkede yaşamaya başlayalı beri, ikinci kez katıldım. Ardından da ‘Perg Pir Sultan Abdal Kültür Merkezi’nin aynı gün organize ettiği ilgili bir etkinlikte, “Austro faşizm diye bir şey var”, başlıklı bir sunum yaptım. Kıta Avrupası’nın “klasik faşizm”i çerçevesinde, yaşadığımız ülke Avusturya’nın ilgili tarihine kısa bir yolculuktu, kimi anımsatmalarda bulunmaktı bu. Bu sunumun ana hatlarını, bu pencereden de paylaşmak istedim.

Avrupa’da faşizm Almanya, İtalya ve İspanya’nın yanı sıra, başka ülkelerde de ciddi şekilde varlık gösterebilmiş; Alman ya da İtalyan faşizminin işgal ve ilhakından önce, başka ülkelerde de hükümet edecek düzeye çıkabilmiştir. Buna biz Avusturya’da yaşayanların verilebileceği ilk örnek ’Austro Faşizm’dir. Bu, hiç de ayrıntılara gömülüp, gereksiz eşemelerle enerji ve emek zayetmek olmayacaktır. Tersine, bu ülkede de karşımıza çıkan perdeleyici, çarpıtıcı resmî tarih tezlerine karşı mücadeledir. Zira, yaygın olarak kabul görülenen tersine Avusturya, Alman faşizminin gadrine uğramış; küçük, etkisiz, “kurban” bir ülke değildir sadece. Alman Nazi orduları, Avusturya’yı işgal etmezden çok önce, ‘Austro Faşizm’, kendi ülkesinde hükümet olmuştur. ‘Austro Faşizm’in, Nazizme karşı bir direnişi, bir kafa tutması; farklı bir deyişle, bu ülkenin kendine ait, kendi üretimi olan bir faşizmi de söz konusu.

Bu noktanın yeterli derecede anlaşılması, bugünki faşizan gelişimi ve gelecekte yaratabileceği tehlikeleri anlamak açısından hayatî bir öneme sahip. Aksi halde, FPÖ’nün hükümete ortaklık ettiği yakın geçmişte olduğu gibi; bugün ya da yakın gelecekte, Avusturya’da “faşist bir içdinamik” yaratabilme olasılığı ve tehlikesini anlamakta zorlanırız. Gerek Avusturyalı, gerekse uluslararası alandan belli sayıdaki araştırmacıların, tarihçilerin ve diğer alanlardan sosyal bilimcilerin, ‘Austro Faşizm’i kendine özgü bir akım şeklinde tanımlamalarını, kabul edegelmelerini ciddiye almalıyız.

Hem ‘Austro Faşizm’i, hem de Alman faşizmini bütün ayrıntılarıyla doğru ve eksiksiz anlamak için, iki simanın yapıp ettiklerinin izini sürmek gerekiyor. Bu simaların her ikisi de Avusturya doğumlu, Avusturya vatandaşı ama Alman kökenli: Adolf Hitler ve Othmar Spann! Akıl babalarının aynı olduğunu söylemek de mümkün ve bu akıl babalarının önde gelen bir kaçı da Avusturyalı.

İki Avusturya doğumlu Alman’dan iki faşizm doktrini

Çok bilindiği için ve asıl konumuz olmadığı için, Avusturya doğumlu Alman Adolf Hitler’in hikâyesini bir paragrafta geçelim. Hitler, 1921’de “Alman İşçi Partisi”ne üye olup, ardından parti yönetimini ele geçirdi ve partinin adını “Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi” şeklinde değiştirdi. Fakat, kısaca “Nazi Partisi” adını kullanmayı tercih ederek, “Nazi” özgün adıyla Alman faşizminin kurucu lideri oldu. İlk büyük başarısını, 1930 seçimlerinde gösteren Hitler, 1933’te artık başbakandı. 1934'te, cumhurbaşkanlığı makamını da üstlendi.

Othmar Spann, 1878 yılında Wien-Altmannsdorf’da dünyaya geldi. Viyana’da felsefe eğitimi aldıktan sonra; yüksek eğitimini Zürih, Bern ve Tübingen’de devletler tarihi üzerinde sürdürdü. 1904-07 arasında, Frankfurt’ta, özel bir bakım merkezinde akademikerlik yaptı. Orada, Hermann Beck ve Hanns Dorn ile ‘Sosyalbilimler İçin Eleştirel Sayfalar’ adlı bir dergi çıkardı. Yani, bu Avusturya doğumlu Alman faşisti de Hitler gibi Almanya’ya gitti. Ama onun farklı bir faşizm macerası olacaktır.

Spann, 1908 Eylül ayında, Viyana’ya döndü. 1910 yılına kadar, nüfus sayımlarından sorumlu amir olarak görev yaptı. Onu, Austro faşizminin öncüsü haline getiren ve ekonomik, sosyolojik ve felsefî araştırmalarını içeren eserleri, bu süreçte yayımlanır oldu. “Evrensel-idealist toplum eğitimi” olarak tanımladığı bir doktrin oluşturdu. Modernite, liberalizm, materyalizm ve marksizme karşı savaş açmıştı. Kendince, burjuva demokrasisi ile marksist sosyalizm arasında ‘‘üçüncü bir yol’’a çağırıyordu insanları. Toplum ve meslek hayatına yeni düzenlemeler getiren; soya, kan bağına dayalı ve otoriter bir devlet düzeni öneriyordu.

Spann, 1. Dünya Savaşı’nda cephelerdeydi. Ağustos 1914’de Ukrayna cephesinde yaralandı. İyileştikten sonra, 1915-16 yıllarında, o dönem Rus savaş esirlerinin tutulduğu bir kamp olarak kullanılan Mauthausen’de görev yaptı. Onu, 1918 yılında, ‘Savaş Bakanlığı’na bağlı çalışan ‘Savaş Ekonomisi İçin Bilim Komitesi’nde görüyoruz. Savaştan sonra, Viyana Üniversitesi’nde ‘ulusal ekonomi’ profesörü olarak işe başladı. Prof. Spann’ın, Avusturya faşist hareketindeki örgütleyiciliği, öncülüğü bu yıllarda iyice belirginleşecektir.

1928’de, ‘Alman Kültürü İçin Mücadele Birliği’nin Yönetim Kurulu üyesi olan Prof. Spann, birliğin 23 Şubat 1929 günü Münih Üniversitesi’nde yaptığı ilk açık toplantısında sözcü olarak medyada boy gösterdi. Prof. Spann, 1920’li yıllar boyunca, kayıtlı veya numaralı üyesi olmasa da NSDAP’nin içindeydi. ‘Alman Nasyonalsosyalist Öğrenci Birliği’nin semimerlerini o veriyordu. Fakat, Prof. Spann, 1931 yılında, ‘Alman Kültürü İçin Mücadele Birliği’ ile yani Almanyalı Alman faşistlerle yollarını ayırdı. Bu, “nasıl bir faşizm” ayrışmasıydı. 1933’te, bu ayrışmanın ürünlerinin de verileceği, “Ständisches Leben“ adıyla bir dergi çıkarmaya başladı. (Türkçe, “Korparatif Hayat” ya da “Sınıfsal Hayat” şeklinde tercüme edilir.)

Alman kökenli Avusturya vatandaşları olarak, hem Hitler’in hem de Spann’ın hayranı olduğu, onlara akıl babası gibi gelmiş Avusturyalı simalara da geçerken değinmek gerekirse: İlk anımsanması gereken, Linzli politikacı Georg von Schönerer. 1882’de, “Alman Milli Birliği”ni kuranlardan biri olan von Schönerer, bu ülkedeki anti-semitizm ve “Alman-Avusturya birliği”nin yol haritası sayılacak, “Linz Programı’nın da hazırlayıcısıydı. Hitler, bu atmosferde yetişerek, Almanya’ya yerleşmişti.

Anımsanması gereken diğer bir kaynak ya da akıl babası ise, 1895’te Viyana’ya belediye başkanlığı yapmaya başlayan Karl Lueger’dir. Dönemin kralını korkutan bir popülerite ve güce erişen, “Büyük Karl” olarak anılır olan Lueger, Avusturya’daki anti-semitik hareketin de kurucularındandır. “Hıristiyan Sosyal Parti” adına tam altı dönem Viyana’ya başkanlık etti. Hitler, onun kendisinin motivasyon kaynaklarından biri olduğunu defalarca belirtir.

Austro faşistler, Avusturya’da iktidar: 1933-34

Burada, bir parantez açıp, Avuturya’daki faşizan atmosferin oluştuğu tarihsel zemini kısaca irdeleyelim. Avusturya’da 1918'de 1. Cumhuriyet kurulduğunda, farklı bir amaç güden bir yapılanma daha vardı: ‘Heimwehr’ (Vatan Savunması)! Bu bir paramiliter yapılanmaydı! Temel hedef, burjuva demokrasisi ilkeleri üzerine bina edilmiş cumhuriyeti yıkmak için, mevcut parlamenter sisteme karşı mücadele vermekti. Bu grupların akıl babalarının en ünlüsü ise Othmar Spann’dı.

Öte yandan, ‘Heimwehr’ (Vatan Savunması) gruplarının, bu dönemlerdeki en önemli çıkışlarından biri, 18 Mayıs 1930'da ilan edilen ‘Korneuburg Yemini’ oldu! Bu yemin, bir anlamda, Austro faşizmin programı olarak işlev görecektir ve 1934’te Avusturya’da iktidara yerleşen Austro faşistlerin ideolojisi haline gelecektir.

Avusturya doğumlu bir Alman tarafından öncülük edilen, Avusturya’ya bir eyaleti gözüyle bakan Alman faşizmi ile Austro faşizm arasında, 1930’larda bir ayrışma, çatışma yaşanmaya başlandı. Bu yıllarda Othmar Spann, “nasıl ve kimin için bir faşizm” noktasında, Hitler’den farklılaşarak Austro faşizmin ideologlarından biri haline geldi ve bu yüzden sonraki dönemlerde, Hitler faşizminin gadrine uğramaktan kurtulamayacaktı. Özellikle de 1935 yılından sonra, Alman nasyonal sosyalist kurumlar, Austro faşist Spann’ın fikirlerine de saldırmaya başlayacaktı. Çünkü Austro faşistler, kendi ülkelerinde kendi iktidarlarını kurmaya yönelmişlerdi; faşist Almanya’nın yavrusu, beslemesi, eyaleti olmak gibi bir niyetleri yok gibiydi.

Austro faşistlerin, paramiliter grubların vurucu güçünü kullanarak ülkeyi iç savaşa sürükleme tehtidiyle, iktidarı adım adım ele geçirmelerinin kısa ve kronolojik akışı şöyle gerçekleşti: 1933 yılına kadar “Kızıl Viyana” olarak da anılan kent, bu tarihten sonra farklı bir renge büründü. 1 Mart 1933’te, tüm meclis başkanlarının istifa etmelerinden çok iyi yararlanan Austro faşistler, 4 Mart günü, meclisi devre dışı bıraktı. Bu müdahale, bir devlet darbesi olarak işlev gördü ve Avusturya, faşist bir hükümetin elinde kaldı. 25 Mart 1933’de, Schutzbund dağıtıldı, Sosyal Demokrat Parti yasaklandı. Bu durum, bir yıl içinde (1934’te) ülkeyi bir iç savaşa sürükledi.

Austro faşizmin devlet iktidarı düzeyinde kurumsallaşmasını pratik olarak örgütleyen Sanşölye Engelbert Dollfuß oldu. Dollfuß, 1 Mayıs 1934'de ilan edilen ‘Mayıs Anayasası'nın temelini, ‘Korneuburg Yemini’nin üzerine kurmuştu. Ki bu ‘Mayıs Anayasası' ile Avusturya artık ‘‘ruhani-otoriter-faşist bir devlet’’ti. Dollfuß’un baskıcı rejimi önce komünist, sonra da sosyalist örgütlenmeleri ve sendikaları yasaklamaya başladı.

Bütün bunlar olup biterken, Dollfuß hükümeti, bir taraftan da Alman faşistlerine karşı mücadele etmek durumundaydı. Zira Alman Nazi güçleri, 25 Temmuz 1934'de, Dollfuß’un yöneticiliğinde iktidar olmuş Austro faşizme karşı bir darbe girişiminde bulunmuşlardı. Bu girişim, Heimwehr gruplarının da önemli desteğiyle başarısızlığa uğratıldı.

Bütün bu gelişmelerin ortaya çıkardığı manzara şu: Avusturya’da 1933-34’te, Almanya'nın uydusu ya da sömürgesi olmaya karşı çıkan farklı bir fasist rejim kurulmuştu. Farklı bir deyimle, Avusturya’da faşizmin inşası, Alman işgalinden önce, “yerli faşistlerce” de sağlanabilmişti. Avusturya’nın faşizm tarihi, hiç de işgal edildikten sonra Alman faşizmine mecbur edilmiş “kurban bir ülke”den ibaret değildi. Büyük komşunun faşizmine iktidarı kaptırmak istemeyen ve buna ciddi bir direnç gösteren, fakat iktidardan indirilen “yerli bir faşizm” vardı ortada. Bu “yerli bir faşizm”, Almanya ile birleşmeye karşı çıkıyordu.

Austro faşistler, Nazilere yeniliyor

Fakat, Austro faşizmin ayaklarının yere çok da sağlam bastığı söylenemezdi; özgünlükleri, aynı zamanda zayıflıkları da oluyordu. Austro faşizm, Almanya ve İtalya’daki kadar/gibi, bir kitle partisi üzerinden iktidara gelmedi. Kimi burjuva ve katolik gruplara dayanan, ama hükümet ederken bile diğer faşist ülkelerdeki kadar geniş birkitle desteğinden mahrumdu. Bu yüzden iktidara oturması, çok açık bir şekilde paramiliter grupların darbeci taktiklerinin; bürokrasi, yasama ve yürütmediki boşlukların kullanılması üzerine bina edilen bir takım ayak oyunlarının eseri olmuştu. Yine bu özelliklerine bağlı olarak, Dollfuß’a rağmen, Austro faşizm, Mussolini ya da Hitler gibi karizmatik bir lider çıkamamıştır.

Nitekim, Austro faşistler, Nazi Almanyası’na karşı giriştikleri kavgayı kaybettiler. Avusturya, 12 Mart 1938’de Alman devletine bağlanınca, Naziler rejim karşıtlarına karşı ilk nakliyatı 1 Nisan 1938’de yaptı. Nazi karşıtları, Dachau toplama kampına götürüldü. Viyana’nın Austro faşist belediye başkanı da tutuklanmış, yerine Nazist bir belediye başkanı getirilmişti. Aynı zamanda, yine Nazilerin Viyana Üniversitesi’nin öğretim kadrosunda giriştiği temizlik dolayısıyla, Othmar Spann da zorla emekliye sevk edilenler arasında yer alacaktı. Fakat bütün bunlar yine de, Prof. Spann’ın Austro faşist hareketin dışına itilmesini sağlamadı. Ki aynı yıl tutuklanacak ve 4 ay KZ Dachau’da tutulacaktı. Burada Nazilerin şiddetine maruz kalacak, gözlerinden ağır derecede zarar görecekti.

Asutro faşistlerin, Alman faşistleri olan Nazilerle kader birliği yapmaları bu yenilgiden sonra, esas akım haline gelecektir. Dünyanın hızla içine yuvarlandığı konjonkturel süreç; faşizmin İspanya, İtalya ve Almanya’da kurumsallaşma başarısı, dünya egemenliğine oynayacak bir blok halinde güç kazanması, Austro faşistlerin, 1938'deki Anschluß’a (Katılma’ya) razı olmalarında önemli rol oynayacaktı. Geçmişte, Heimwehr grupları, Alman Nazilerine karşı da mücadele etmişti. Fakat, faşizmin küresel hegemonik yükselişi galebe çalınca, “Mihver İttifakı” kurulunca, Avusturya da yutulan ülkeler arasına girince, işgal ve ilhak koşullarında Austro faşizm Alman Nazizmi'yle yer değiştiriverdi. Nazi iktidarı, yakın geçmişin “yaramaz çocukları “Heimwehr” gruplarını, kendi çevresinde tutmayı ustaca başaracaktı.

Alman faşizmi ve faşist blokun tamamı 1945’te yenilgiye uğratıldıktan sonra, Prof. Spann üniversite ortamına dönüş için başarısız uğraşlar içine girdi ama 1949 yılına kadar resmî izinli sayıldıktan sonra emekliye sevk edildi ve 1950 yılında Neustift’de öldü.

Avusturya, faşizmini sorgulamaktan kaçındı hep

Üzerinde hemfikir olunan konulardan biri, faşizmin yenilgiye uğratılmasından sonraki dönemlerde, Avusturya’nın kendi faşizm geleneğiyle yüzleşmekten sürekli kaçtığı. Faşizm yıllarında Avusturya, Almanya’nın bir eyaleti gibiydi. Ama savaştan sonra, faşizmin günahı ölçülüp tartılırken, sorumluluklar belirlenirken, Avusturya mezureye yanaşmadı, tartıya çıkmadı. Sorumlu tutulacakken, kaşla göz arasında mazlumların içine katılıverdi. İtirafa zorlanmadığı için, inkârdan geldi.

Aşağı Avusturya (Niederösterreich)’nın başkenti St. Pölten SPÖ (Avusturya Sosyal Demokrasi Partisi) İl Başkanı Robert Laimer, 11 Nisan 2010 günü ‘Amara Mezopotamya Kültür Merkezi’ni ziyaretinde yaptığı konuşmada bu soruna da kısaca değindi. Laimer, bu konuda şu görüşleri dile getirdi: ‘‘İkinci Dünya Savaşi’ından sonra her şey yeniden inşa edildi. İkinci Cumhuriyet, yani Avusturya’nın bugün yaşadığı yönetim biçimi kuruldu. Avusturya, Almanya gibi Hitler faşizmi konusunda geçmişiyle yüzleşmedi. Bugün maalesef onun acılarını çekiyoruz.’’ (Öneri, Mayıs 2010, Sa: 7)

Hitler fasizmi, finans kapitalin en gerici, en vahşi ve ırkçı kesiminin temsilcisiydi. Fakat, Alman halk kitlesinin oyunu, desteğini alarak iktidara gelmişti. Aynı şekilde, Hitler faşizmi Avusturya’da da sadece bir avuç işbirlikçinin marifetiyle değil, Avusturya toplumunu (her sınıf ve tabakadan önemli bir kitleyi) suçuna ortak ederek yaşama şansı buldu. Yahudilere, komünistlere, Çingenelere karşı geliştirilen katliamda, her sınıf ve tabakadan Avusturyalı ya pasif kalarak katkı sundu ya da bizzat yer alarak suça ortak oldu.

Avusturya, 1945’ten beri gizlemeyi başardığı her şeyi, bundan sonra da gizlemeye devam etmek istiyor. O yıllarda yapılanlardaki yerini, bir “emir eri” olarak tanımlamayı sürdürmek istiyor. Tarihiyle yüz yüze gelmek, hesaplaşmak, kendi utanç verici rolünü üstlenmek istemiyor. Bu yüzden, kendi faşizan geleneği ve birikimi konusunda özeleştiri yapmak; bedel ödemek zorunda bırakacak, uğursuz ve akıllardan uzak tutulmaya çalışılan bir olgu sayılageldi bugüne kadar.

Avusturya’nın, faşizm yıllarındaki tarihi üzerinde bir utanç süngeri çekili durdukça, bu utanç süngerinin yarattığı gerilim, kompleks ve psikolojik ortam, Avusturya toplumunun bugünkü gelişmelerinde (birincil ve tek neden değil ama) önemli bir etki payına sahip. Öte yandan bütün bunlar, tam 30 yıl boyunca, sosyal demokrat bir hükümetin idaresi altında yaşandı. Öyleyse sosyal demokrasinin genel karakteri ve Avusturya sosyal demokrasisinin özel konumunu, ayrıca mercek altına almak gerekiyor.

Özünde aynı kanlı diktatörlüklere, halk kitlelerine kıyıcı bir sisteme tekabül etseler de her bir ülkenin faşizmi; beslenme kaynakları, iktidara geliş yol ve yöntemi, öngürülen düzen konusunda kimi özgünlükler taşır. Bu ayrıntılar, kimi faşizm türlerini hafifsemek ya da mazur göstermek için değil ama, faşizme karşı daha uyanık ve eksiksiz mücadele etmek için önemlidir. Alman, İtalyan ve İspanyol faşizmine göre “gölgede kalmış” diğer faşizmler bugüne kadar, kendi ülkelerindeki güçlerini gizlemeye yönelik çaba içinde olageldiler ama onların bu oyununu bozmak önemli.

----------------------------------------------

huseyin.simsek@gmx.at
www.huseyin-simsek.com


<-geriye: