TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Hüseyin Tunç (sağda) ile Café Bräunerhof'tayız. (Fotoğraf: Serkan Gündoğdu)

Hüseyin Tunç, Viyana’da tekrarladı: “Mücadeleye devam!”

Dersim Belediye Eş Başkan Yardımcısı Hüseyin Tunç ile Café Bräunerhof'ta bir araya gelerek Viyana günlerini ve politik gündemi konuştuk. Fotoğrafçı arkadaşımız Serkan Gündoğdu da sorularıyla bize eşlik etti. Sohbetimizden kısa bir süre sonra Tunç'un Dersim'deki evine baskın düzenlendiğini ve hakkında gözaltı kararı bulunduğunu öğrendik. Tunç bir süre daha yurt dışında kalarak Türkiye'deki gelişmelere göre hareket edecek.

MURAT NAROĞLU / SERKAN GÜNDOĞDU

Murat Naroğlu: Hüseyin abi, dilersen Viyana'ya geliş sürecinle başlayalım. Neler yaşadın son zamanlarda?

Hüseyin Tunç:
Hesapta olmayan bir sebep dolayısıyla buradayım. Bir turistik geziden öte siyasal zorunluluk da diyebiliriz buna. 10 günü geçti gelişim. Bir hafta içerisinde Dersim'e geri döneceğim. Dersim'de belediye başkan yardımcısı olarak görev yapıyordum. Biz oradaki demokrasi güçleri olarak bir araya geldik, ortak bir yönetim oluşturarak Mart 2014'te seçimlere katıldık. %60'a varan bir oy desteğiyle seçildik ve beş yıllık bir plan yaptık. Türkiye'deki, özellikle Kürt illerindeki siyasal atmosfer, 7 Haziran'a giderken orada oluşan demokrasi güçlerinin kazanımları ve bu kazanımlara yönelik AKP'nin ve Erdoğan'ın saldırıları neticesinde başka bir noktaya taşındı. Çözüm masası devrildi ve çatışmalı bir sürece girildi. Bu aşamada belediyelere kayyumların; yönetimlerin yerine valilerin, kaymakamların hatta bakanlık müsteşarlarının atandığı bir dönem yaşadık. Dersim'de de vali belediye başkanı olarak atandı. Biz de görevden alındık. Tabii bununla kalmadı, hakkımızda yardım yataklık, propaganda vb. nedenlerle davalar açıldı. Bu süreçte Viyana'ya gelmek durumunda kaldım.

Naroğlu: İlk günlerin nasıl geçti burada?

Tunç:
İlk önce burayı tanımaya, insanların hayata ve kendi dışındaki insanlara bakış açılarını anlamaya çalıştım. Sonuçta milliyetçilik, ırkçılık, dincilik sadece bizim ülkemizde olan bir realite değil. Dünyanın pek çok yerinde ırkçılık ve milliyetçilik güç ve zemin kazanıyor. Aslında burada dehşet bir denge var. Karşılıklı birbirini geliştiren ve birbirini kitlesel olarak büyüten bir denge söz konusu. Örneğin Hollanda'da bir seçim oluyor, orada ırkçı parti aday oluyor; aynı zamanda Türkiye'de de bir seçim var, oradaki milliyetçi-dinci parti de bir iddiada bulunuyor. Bu kaos ve çatışma her iki ülkedeki ırkçı-gericilerin işine yarıyor. Dolayısıyla bu sadece ülkemizle ilgili değil. Dünya genelinde ortaya çıkmış ve giderek daha tehlikeli boyutlara ulaşan bir süreçten söz etmek gerekiyor. Yine bu sürecin bir parçası olarak Trump'ın ABD'de seçilmesi, Müslümanlara yönelik giriş yasağı… Aslında insandan başlamak gerekiyor. Buraya gelince insanı gözlemlemek istedim, insanın değerini ve toplum içerisindeki yerini anlamaya çalıştım. Tabii burası aynı zamanda bir tarih kenti, sanat kenti, müzik kenti. Benim de ilgi duyduğum alanlar olması bakımından özellikle bunları ve bunların yapıldığı ve icra edildiği dönemlerdeki sosyal, siyasal durumları anlamak bakımından çok iyi bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Gerek Reform gerek Rönesans hareketleri Avrupa'da ciddi dönüşümlere yol açmış. Rousseau'nun "Toplum Sözleşmesi" isimli eseri, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi var. İnsana bir kıymet, bir değer veriliyor ama bu sanılanın aksine bahşedilmiş bir şey değil yani birileri tarafından hediye edilmiş, sunulmuş bir şey değil, tam tersine buradaki insanlar büyük bedeller ödeyerek bunu kazanmışlar. 1. Paylaşım Savaşı'nda ya da 2. Paylaşım Savaşı'nda milyonlarca insan faşizme kurban verilmiş. İnsan hakları, demokrasi, söz söyleme hürriyeti, örgütlenme hürriyeti, işçilerin örgütlenmesi hürriyeti, emeklerinin karşılığını alma meselesi.. Bunların hepsi büyük çatışmalar, bedeller, yıkımlarla, kiliseye karşı verilen mücadeleyle gerçekleşmiş. Onun ötesinde burjuvaziye karşı verilen mücadeleyle gerçekleşmiş şeyler. Birdenbire oluvermiş şeyler değil. Bunu hissetmek, bu sokaklarda gezerken bunu anlamak, her sanat yapıtının her bir taşının koyuluşundaki emeği, o kölelerin emeğini hissetmek, anlamak bir başka güzellik benim açımdan.

Naroğlu: Sen buradayken Viyana 8. defa dünyanın en yaşanabilir kenti seçildi. Türkiye'de bir belediyeden geliyorsun. Belediyecilik anlamında buradaki gözlemlerin neler oldu?

Tunç:
Burada hemen bir şeyi belirtmek istiyorum. Özellikle emekçilerin alım gücü düşük. Evet her şey olanaklı ancak geniş bir yoksulluk alanı var, yoksunluk değil. Yaşanabilir seçilmesini haklı buluyorum çünkü bir belediyeci olarak yaptığım gözlemler de bunu gösteriyor. Altyapı hizmetleri son derece profesyonelce, çok uzun erimli düşünülerek yapılmış. Altyapıya eklenen yeni altyapı hizmetleri de onun devamı niteliğinde. Suyun kalitesi çok çok iyi. Ulaşım son derece kaliteli. Fiyatı diğer Avrupa ülkeleriyle kıyasladığımızda oldukça makul. Engellilerin günlük hayata katılımı çok ileride. Sanırım dünyanın pek çok yerinde engelliler bu kadar doğal ve bu kadar rahat bir şekilde hayata katılamıyordur. Burada hemen hemen her yere, hemen hemen her sokağa engelliler ulaşabiliyor. Yapılaşmayı değerlendirdiğimiz zaman birçok kişi otopark sorunundan bahsediyor ama böyle bir sorunun varlığı iyi çünkü bireysel araçlanmayı azaltıyor. Onu bir sorun olarak düşünmemek gerekiyor. Tam tersine öyle zorunluluklar olacak ki insanlar toplu taşımayı daha çok kullanabilsinler çünkü toplu taşıma aynı zamanda toplu bir sosyalleşme anlamına geliyor. İnsanların birbirlerini görmeleri, tanımaları anlamına geliyor. Bu bakımdan Viyana'yı düşündüğümden daha iyi buldum. Ayrıca doğasıyla tarihi iç içe geçmiş ama yeni yapıların da buna uygun yapılması için çaba sarf ediliyor. Yeni yapıların bir kısmındaki temel problemlerden bir tanesi, yapıların kurulduğu alanların çevresinde yeterince yeşil alan olmaması. Yapay bir yeşillendirmenin varlığının önümüzdeki dönem Viyana'yı zorlayacağını düşünüyorum. Schönbrunn ve Belvedere sarayları, kışlık saray, doğa ve sanat tarihi müzeleri, askeri müze vb. burayı diğer yerlerden ciddi şekilde ayırıyor. Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun heybetini görmek, onları anlamaya çalışmak, onlara dokunmak benim için önemli ve güzel bir şans. Bu bakımdan da çok mutluyum.

Naroğlu: İlk günlerin, gezilerin ardından pek çok etkinlik daveti aldın. Nerelere gittin?

Tunç:
Innsbruck'ta, Wiener Neustadt'ta, Viyana'da toplamda 6-7 etkinliğe katıldım. Alevi derneklerinin etkinliklerinde bulundum. Türkiye'nin atmosferini merak ediyorlar, soruları cevaplandırdım. En kısa toplantımız 3 saat sürdü. Oldukça verimli geçtiğini söyleyebilirim. Ben belediyeden geliyorum. Belediyemize kayyum atandı ama bu adeta bir darbeydi. Önce belediye başkanını tutukladılar, sabah 4'te evim basıldı, valilikten ve emniyet müdürlüğünden beni aradılar. Saat 10'da belediyeye geleceklerini, herkesin hazır bulunmasını isteyip talimat verdiler. Tabii biz bu talimata uymadık. Yüzlerce polis eşliğinde garnizon komutanı, vali, vali yardımcıları, emniyet müdürleri ve diğer bütün mülki idare amirleri belediyeye geldi ve el koyduklarını söylediler bize. Tabii ki ben oradan, bütün bu yaşanan gelişmelerin içerisinden çıkıp geldim. Şu anda belediye başkanımız Kandıra F Tipi Cezaevi'nde tek kişilik hücrede tutuluyor. İlaçları kendisine verilmiyor. Sağlık tedavisi yapılmıyor. Ailesiyle görüşmelerinde zorluklar çıkartılıyor. Biz bu yola birlikte çıktık öncelikle. Dolayısıyla ben o arkadaşımızın durumunu en geniş kamuoyuyla paylaşmayı istiyorum. Orada yaşananları, gelişmeleri anlatmak istiyorum. Kişisel bir mevzunun ötesinde aslında kendimi de bir çeşit elçi olarak görüyorum. Hatta yapabilirsek Avusturyalı siyasetçilerle, burada etki-yetki sahibi insanlarla da bu konuları görüşmek isterim.

Naroğlu: Türkiye'de kritik bir referandum süreci var. Katıldığın etkinliklerde referandumun yansıması nasıldı?

Tunç:
Türkiye özellikle Avrupa'da çok tehlikeli bir iş yapıyor. Geçtiğimiz iki ay içerisinde üç tane rapor yayımlandı. Bir tanesi Birleşmiş Milletlerin Türkiye'deki otoriterleşmeye dikkat çeken, insan hakları ihlallerini özellikle Cizre, Sur, Nusaybin, Yüksekova'daki gelişmeleri değerlendiren raporuydu. İkincisi Venedik Komisyonu'nun Türkiye'deki referandum sürecinin kontrol edilemez bir milliyetçi yönelimi olduğunu ifade eden rapor. Venedik Komisyonu raporu daha çok öneri biçiminde, siyasal yapısı pek yok, yaptırım gücü yok. Bu rapor da son derece önemliydi. Üçüncüsü Avrupa Komisyonu'nun AB ile müzakere yürüten ülkeleri ekonomik olarak desteklemek ve oradaki programları, projeleri desteklemek adına hazırlanan bir rapordu. O rapor Türkiye'ye yapılacak mali yardımları kesmeyi öngördü ve nitekim en son hedeflenen yaklaşık 700 milyon avroluk para akışının kesilerek onun son dilimi olan 40 milyon avroyu dahi göndermeyerek böyle bir kesinti yaptı. Bunlar önemli. Türkiye'nin yaptığı tehlikeli iş Avrupa'da Türkiyecikler yaratmaya çalışmak. Özellikle burada ırkçı-faşist çevrelerle kurulan ilişkiler insanlar arasında düşmanlık yaratıyor. Bu çok tehlikeli bir politika. Burada örneğin bir Türkiyelinin öncelikle buranın dilini, kültürünü, inancını anlaması, onunla birlikte yaşamayı ve hayatını sürdürmeyi hedeflemesi gerekiyor ama Türkiye'de şu anda egemen olan siyasetçilerin dile getirdikleri ve yapmak istedikleri şeyler insanları düşmanlaştırıyor. Özellikle bu evet-hayır kampanyasında da bunu görmek mümkün. Avrupa'da yaşayan işçiler, emekçiler, öğrenciler açısından tehlikeli bir süreç olduğunu düşünüyorum çünkü aynı zamanda bu tek taraflı gelişmiyor. Türkiye bunu yaparken buradaki ırkçı-faşist çevreler de aslında kendi çevrelerini besliyor. Her iki tarafın faşist güçleri bu ortamdan yararlanıyor.

Serkan Gündoğdu: Kayyumlar anti-demokratik bir şekilde atanıyorlar. Ne tür yetkilere sahipler? Kayyumların halkla ilişkileri nasıl?

Tunç:
Seçilmiş insanlar hata yapabilirler, eksikleri olabilir, vaatlerini gerçekleştiremeyebilirler. Bunlar olabilecek şeylerdir fakat bunun hesabını seçmenler sorar. Biz 5 yıllık bir program ortaya koyduk. Programın tam ortasında darbeye maruz kaldık. Programını ve planlamasını yaptığımız işleri hayata geçireceğimiz dönemdeydik. Yerel yönetimlerde şöyledir. İlk yıl planlama ve program yapılır, ikinci yıl ihale süreçleri yapılır, üçüncü yıl da onların çalışması başlar. İhalesini yaptığımız işlerin çalışmasına başlayacağımız zaman darbe oldu. Mesele işin teknik kısmı değil. Önemli olan anlayış sorunudur. Bizim itirazımız da buna. Biz oradayken devletten taleplerimiz yerine getirilmedi. Devlet yerel yönetimimizi boşa çıkarmak istiyordu. Şu anda devletin kendisi orada. Daha iyi işler yapabilirler. Halkın görmek istediği yollar, kaldırımlar, binalar yapabilirler. Bunlar yapılmayacak şeyler değil. Biz de daha iyisini yapardık ancak mesele bundan öte. Halkın seçimiyle, iradesiyle iktidara gelmiş güçleri adeta bir darbe mantığıyla iktidardan uzaklaştırmak. Tarihin bütün diktatörleri aslında böyle iktidara gelmiştir. Kendilerinin her şeyin en iyisini bildiğini düşünürler. Her şeyi mükemmel yapmak, mükemmeliyetçilik, kusursuz olma hâli. Mesela faşizmin ideolojik olarak beslendiği şeylerden biri de budur. Kusursuz olma hâli faşist bir ideolojidir. Benim orada olduğum dönem içerisinde zaten belediyenin önünde diyelim her gün 50 tane polis bekliyordu. 2-3 tane arama noktasından geçerek su faturası ödemeye gidebiliyorsunuz. Dolayısıyla başkanla ya da yeni atanan kadrolarla görüşmek zaten mümkün değil.

Gündoğdu: Sizin zamanınızda ilişkiler nasıldı?

Tunç:
Ben makam odamın kapısını sökmüştüm. Bu konuda arkadaşlarla tartışmalarımız olmuştu. Yani insanlar gelip istedikleri gibi oturabilirler, ihtiyaçları olan şeyleri alabilirler, benimle istedikleri anda görüşebilirler çünkü toplantı yaptığımız zaman başka toplantı odasına geçiyorduk. Orada biz vatandaşla görüşmek için bulunuyorduk. Dolayısıyla kapıyı söktüğüm için eleştirenler de oldu ama ben memnundum. İnsanlar istedikleri zaman ulaşabiliyorlardı ve işlerini halledebiliyorduk.

Gündoğdu: Şu anda belediyenin bahçesine girmek bile bir problem sanırım.

Tunç:
Tabii ki, tabii ki. Bırakın makam odasına kadar gitmeyi belediyenin önünden geçmek için polislerle karşı karşıya kalmayı göze almak gerekiyor.

Naroğlu: Referandumla ilgili ne düşünüyorsun?

Tunç:
Bana soracak olursanız referandum Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en önemli dönüm noktalarından birini oluşturuyor. Yaklaşık 15 yıldır iktidarda olan hükümetin daha doğrusu zihniyetin aslında gerçek niyetinin, gerçek muradının dışarıya vurduğu bir dönem oldu. "Biz buyuz" deme noktasıdır referandum. Başkanlık sisteminin de ötesinde Tayyip Erdoğan'ın aklında olan halifeliktir. Kendi halifeliğini ilan etmektir. Sürekli ifade ettikleri 2023 hedefinden ziyade AKP'nin daha doğrusu Tayyip Erdoğan'ın hedefi 2024'tür. Biliyorsunuz hilafet 1924 yılında kaldırıldı. Halifeliğin kaldırılışının 100. yılında halifeliği geri getirmeyi hedefliyorlar. İki gün önce Esenyurt Belediye Başkanı Mustafa Demir bir konuşmasında aynen şunu şöyledi: Cumhuriyet, 650 yıllık Osmanlı'ya vurulmuş bir baltadır, bir darbedir. Şu anda meclis başkanı olan İsmail Kahraman laiklik diye bir şeyin olmayacağını, anayasadan laikliğin kaldırılması gerektiğini ifade etti. Aslında bu referandum onların zihniyetinin, halifeliğin evet ya da hayır referandumu olacaktır. Bu bir gerçektir. Bir diğer gerçek de şudur: Kürt illerinde yaklaşık 30-35 yıldır devam eden, öncesi bir yana bir savaş, çatışma ortamı var. Tabii bu Kürt sorununun çözümsüzlüğünden kaynaklanan bir sonuç. Dolayısıyla geçtiğimiz dönemlerde de ciddi anlamda çatışmaların, baskının, operasyonların, yasaklamaların, Kürtlere ilan edilmiş savaşın çok yönlü boyutlarını yaşadık. Bu referandum, vatandaşların mevcut çatışma durumunun, Kürt sorununda çözümsüzlük durumunun devamına mı evet diyeceğini yoksa kardeşlik, barış içinde birlikte yaşamayı mı tercih edeceğini gösterecek. Türkiye özellikle son iki yıldır önemli oranda medeni dünyadan, Avrupa'dan kopmuş oldu. Türkiye'nin bir Orta Doğu ülkesi mi olacağına yoksa medeni dünyanın bir parçası olarak mı devam edeceğine karar verilecek. Sonuçta evet de çıksa hayır da çıksa bizler açısından demokratik mücadele, hak ve özgürlükler mücadelesi, insan hakları mücadelesi, barış ve kardeşlik mücadelesi devam edecek fakat hayır çıkarsa aslında biraz da bu üzerimizdeki yoğunlaşan baskı ve terör ortamından biraz nefes almış olacağız. AKP'ye bir dur denmiş olacak ve hakikaten halkların bir araya gelişi, yeniden birlikte mücadele etmesi bakımından önemli bir güç olacak. Ha, evet çıkarsa da bu mücadelemiz devam edecek ama ödeyeceğimiz bedeller, yürüyeceğimiz yollar biraz daha uzayacak. Erdoğan aslında referandumda oylanacak yetkileri kullanıyor fakat bu yetkileri aynı zamanda dünya kamuoyunun karşısında da ya da işte kendi dışındaki ülkeler karşısında da meşrulaştırmış olacak. Bu bakımdan aslında Türkiye tarihinin kırılma noktalarından birini yaşıyoruz desek yeridir. Bizim izlenimlerimiz şudur ki Türkiye oldukça yoğun, çatışmalı bir döneme doğru hızla ilerliyor. Kendisini çok yakın bir zamanda Orta Doğu'daki bir savaşın içerisinde ya da kendisinin çıkaracağı bir savaşın içerisinde bulması sürpriz olmayacaktır. Türkiye'nin emekçilerinin, buradaki insanlarımızın bu gerçeği görüp dile getirmesi lazım. Son olarak şunu söyleyeyim. Her ne kadar devletin bütün olanakları, 49 tane televizyon kanalı, yüz küsür tane gazete, binlerce radyo, bütün bürokrasi, yargı, her şey evetin emrinde olsa da, onlar evet çıkması için çalışıyor olsa da şu anda Türkiye halkının sağduyulu duruşu, birlikte yaşama iradesi hayırı gösteriyor. Umarız ki sandıktan da öyle bir ders çıkar ve bizler de demokrasi mücadelemizi sürdürmeye devam ederiz.

Naroğlu: Yakıcı bir gündemin ortasında görüşlerini bizlerle paylaştığın için teşekkürler.

Tunç:
Bize bu düşüncelerimizi ifade etme olanağı sağladığınız için ben teşekkür ediyorum.

.........................................................
20 Mart 2017, info@hallac.org


<-geriye: