TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Foto: AS Medien

Şimşek: En zor ve alışılamaz gurbet, ‘dilin gurbeti’dir!

Gazeteci-yazar Hüseyin Şimşek’le görüşmemizin ikinci yarısı, bireyin yüklendiği kimlikler arası ilişkilere gelmişti. Dil üzerinden belirlenen bir aidiyeti de konuşuyorduk artık. Ne de olsa bir gazeteci-yazar, kendini dille var ederdi. Bir dili ustalıkla kullanmak ise, öyle çok da kolay olmuyordu. Yılları bulan bir eğitim, tecrübe gerektiriyordu. Hal böyleyken, meslekî ve sanatsal alanda kendini dille vareden bir insanın, dilini bilmediği bir ülkeye mecburen sürüklenmesi nasıl bir maceraydı?

ARMAĞAN ULUDAĞ

Innsbruck
– Şair, yazar Hüseyin Şimşek, Innsbruck Yol Tv stüdyosunda, “Kelimeden Tınıya” adlı programımızın konuğu olmuştu. “Diyarbakır Kanarsa İstanbul da Boğulur” başlıklı şiir dinletisini kısmen sunmanın yanı sıra uzun uzun söyleşmiştik. Yol Tv’de yayınlanan bu söyleşiyi, biraz özetleyerek yazılı olarak da paylaşmak istedim. Söyleşimizin ilk bölününü daha önce bu pencerede, “Şimşek: İlk şiir kitabımın her şiirinde bir şehir dillenir” başlığıyla yayınlamıştık. Bu ikinci bölümle, söyleşimizi tamamlamış olduk.

Söyleşimizin önceki bölümünde, “Sömürge Kentlerin Aysız Geceleri” adlı şiir kitabın ile “Bu Nasıl İstanbul” adlı romanının konusunun çakıştığını ve senin de bunu sonradan fark ettiğini belirtmiştin. İki kitabın da ortak teması, İstanbul’da kendini “sürgün” gibi hisseden bir kişinin doğduğu topraklara dönüşü. Bu senin hikâyen mi, kendini mi anlattın?

Hüseyin Şimşek
: Yok hayır, bu iki kitaptaki temayı önce yaşayıp sonra da oturup yazdığımı söyleyemem. Doğrusu, öyle bir yolculuğu yapmak isterdim. Ama maalesef buna pek bir imkânım olmadı. Şöyle bir durumda var: Şavaş içinde, kan-revan bir bölgeye yolculuk yapmanın güzel bir tarafı yok. Daha doğrusu, yapılana “yolculuk” demek pek mümkün değil. O kitapların yayımlanmasından çok uzun yıllar sonra, Avusturya’dan gidip, Tercan’ın Tuzlaçayı’nın iki kıyısındaki Alevi köyleriyle ilgili 29 bölümlük bir belgesel çektim. Yol Tv’de ekrana geldi. Buradan yola çıkarak, söz konusu kitaplarda bir edebi eser kurgusu çerçevesinde yer alan o yolculuğu, yıllar sonra daha dar bir alanda da olsa yaptığımı söyleyebilirim.

Memleket konusu üzerinde çok konuştuk. Aidiyet duygusu nedir sence? Neresi gurbet, neresi sıla? Sende nasıl oluşuyor bu duygular?

Hüseyin Şimşek:
Tabii, dünyaya gelinen ve belli bir yaşa kadar büyünülen toprakların insanın hayatında çok ağırlıklı bir yeri oluyor. Bu aslında, kişinin büyüdüğünde üst üste binen kimliklerinden hangisinin başat konumda olduğuna göre değişkenlik gösteren bir olgu. Yine de doğduğumuz topraklara karşı özel bir ilgi, özel bir yakınlık içinde olduğumuz, hepimiz açısından bir gerçeklik. Ben bunu kendimce bir şiirimde, “nereye gitsek doğduğumuz kenti sarınmak isteriz” dizesiyle dile getiriyorum örneğin. Şimdi bu nereden kaynaklanıyor? Anne karnında geçen dokuz aydan sonra dünyaya geliyorsunuz, beşiklerde büyütülüyorsunuz sonra. Doğduğunuz toprakları, önceleri “anne karnı” ve daha sonraları “beşik” olarak düşünebilirsiniz. Sarıp sarmalandığınız, büyütülüp hayata hazır hale getirilmek istendiğiniz bir mekân orası.

Bu tanımlamalarını “korunma” ihtiyacı olarak ifade etmek mümkün mü?

Hüseyin Şimşek:
O da var elbette. Özellikle köylerde doğan insanların, eninde sonunda şehirlere göç etmek gibi bir pratikleri var. Köylerdeki yaşam, çok dar bir alanda gerçekleşir; eş, dost, akraba içinde olunur genellikle. Bir insanın büyürken, öyle bir ortamda kendini daha güven içinde, korunan bir atmosferde hissetmesi çok daha kolay veya mümkün. Yanı sıra, hayata atılma sürecinde ulaşılan ilk beslenme kaynakları, doğulan topraklara aittir. Bu kaynaklar, kişinin ilerleyen yaşlarında da aidiyet konusunda bir devamlılık sağlar. Çoğalıp adeta bir yumak olan aidiyetler içindeki has yerini korur. Her birimizin sahip olduğu üst üste binen (politik, inanç, etnik, cinsel) birey ve kollektif kimlikleri, yine her birimizin hayatının dönemine göre farklı farklı sıralanır. Çocukluğunuzda ailenize ve çevrenize bağlı olarak, inanç ya da etnik kimliğiniz baskın, başat konumda olabilir mesela. Büyüyüp politik yanı ağır basan bir kişi haline gelirseniz, sıralama değişmiş olur, artık politik kimliğiniz başattır. Benim açımdan durum şöyle: 16 yaşımdan beri; ’80 öncesi gençlik mücadelesi, ’87 sonrası gazetecilik üzerinden başat kimliğim başat konumdadır. Edebiyatçı kimliğim, hem ayrı bir kulvar, hem de politik kimliğin mecralarından biri. Burada, militan bir gazeteci ve edebiyatçı pratiğinden söz ediyorum. Her bir kimliğin ötekiyle ilişki halindeyken gördüğü yarar ve zararları, ayrıca tartışmak gerekir bence.

Kimlikler arası ilişkilere gelmişken, dil üzerinden belirlenen bir aidiyeti de konuşabiliriz artık. Bir gazeteci-yazar, kendini dille var eder. Bir dili, ustalıkla kullanmak da kolay olmuyor. Yılları bulan bir eğitim, tecrübe gerektiriyor. Hal böyleyken, seni dilini bilmediğin bir ülkeye sürükleyen atmosfer nasıl oluştu? Avusturya’da nasıl bir rotaya girdi hayatın?

Hüseyin Şimşek:
Türkiye’yi terk etmem tercih değil, bir zorunluluk olarak gündemleşti. 1987-98 arasında yaptığım haberlerle ilgili açılan davalar vardı. Bunlardan beraat ettim, fakat bir toplu dilekçe davası vardı. Ondan ceza alma ihtimali güçlenmişti. Ki ben Avusturya’ya geldikten iki ay kadar sonra, İstanbul’daki adresimize, 1 yıl hapis 110 Milyon para cezası tebligatı geldi. Neden Avusturya? Babam, 1980’nin ilk yarısında işçi olarak Avusturya’ya gelmişti. 1986’da ise annemi ve diğer kardeşlerimin hepsini de yanına aldırttı. Sadece ben Türkiye’de kalmıştım yani. Avusturya’yı tercih edişimin sebebi, ailemin tamamının burada oluşu.

Türkiye’yi terk ettiğimde, 11 yıllık bir gazeteci-yazardım. Senin de ifade ettiğin gibi, gazetecilik de yazarlık da dille yapılan bir iş, temel aracı dil olan uğraş. Hatta, özellikle yazarlığın edebiyat alanında, dilin araç olmaktan çıkıp zaman zaman amaç haline gelebildiği bir alan. Anadili Zazaki-Kırmancki olan bir ailenin çocuğuydum. Yıllar önce, 7 yaşımda okula başladığımda, tek kelime Türkçe bilmiyordum. Türkçe’yi öğrenmeye başladıktan yaklaşık 20 yıl sonra, gazeteci-yazarlık yapmaya başladım. Bu mesleğe atıldıktan sonra, Türkçe öğrenimi beş yıl kadar daha devam etti. Yani, bir dili “üretim aracı” haline getirmem 25 yılıma malolmuştu. Resmî dilini hiç bilmediğim Avusturya’ya geldiğimde 36 yaşındaydım, tekrar 7 yaşıma kadar gerilere savruldum. Sadece anadilimin değil, eğitim ve yazı dilimin de “geçer akçe” olmadığı yeni bir dünyada buldum kendimi. Yani, 1998’den beri ben ikinci bir dilin gurbetindeyim. Stefan Zweig’den süfle alarak ve kendi  kişişel tecrübeme dayanarak söylemek isterim ki, gurbetlerin en çekilmezi, en alışılamazı dilin gurbetidir.

Bu, "dilin gurbeti"nin daha beter bir şey olduğunu biraz daha somutlamak mümkünmü?

Hüseyin Şimşek:
Elbette. Çok somut bir örnekleme yapayım. Babam, benden 20 yıl önce, 1980 başında "duvar ustası" olarak geldi bu ülkeye. Gelir gelmez, ustası olduğu işi yapmaya başladı, para kazandı. Birkaç ay içinde, işini görecek kadar Almanca öğrendi ve öğrendiği o Almanca, şu anda emekliliğini yaşarken de yeterli gelebiliyor ona. En azından idare ediyor. Benim bu ülkedeki mazim de 20 yıla dayandı. 1998'de geldiğimi belirtmiştim. Ben "gazeteci-yazar" olarak, ama "iltica" etmek üzere ve mecburen geldim. Almancayı da biliyordum da mesleğimi burada sürdürmek üzere planlayıp, programlayıp gelmedim. İyi keman çalan bir müzisyen bir şekilde zorla bir sahneye itiliyor ve orada kendini piyanonun başında buluyor. Böyle bir handikap! Oysa, örneğin babamın Türkiye'deyken iş olarak entrümanı "duvar örmek"ti, burada da kendisinden aynı iş istendi. Bir kemancı olarak 36 yaşında kendini bir piyanonun önünde bulan ben ise işimi, hâlâ layıkıyla yapamıyorum. Dolayısıyla, aslında babam ve kuşağı'nın Avusturya'ya "ikinci vatan" demesi, benim durumumda olanların demesinden daha sahici. Yaşamın diğer alanlarında olmasa bile, hatta farklı alanlarda biz çok daha katılım sağlamış olsak bile, iş dile geldiğinde (beklentiler ve çıtanın durduğu yer yüzünden) biz daha fazla "gurbetçi"yiz. Benim, annem ve babamdan kat be kat daha iyi Almanca konuşuyor olmama rağmen yani!

Ama yine de mesleğini sürdürmenin yollarını bulmakta ısrar ettin. Bir gazeteci-yazar olarak, Avusturya'da geride bıraktığı süreci özetler misin?

Hüseyin Şimşek:
Doğru. Mesleğimi sürdürmenin yollarını arayacak ve bulacaktım doğal olarak. Geldikten altı ay kadar sonra, “Öneri” adında bir aylık derginin çıkmasına önayak oldum. 2004'ten sonra, aylık gazete olarak devam etti yayınına ve ben o ilk on yıl boyunca, bu gazeteye genel yayın yönetmenliği yaptım. Elbette hiçbir zaman tek işim bu olamadı, yanı sıra başka yayınlarda da yazdım, grafik işleri yaptım, televizyon programları çektim. Televizyon gazeteciliğine, Ocak 2007’de Yol Tv’de başlamıştım örneğin. Yol Tv’yle çalışmam -kesintilerle- Haziran 2013’e kadar devam etti.  Kesintilerin önemli bir nedeni, 2009’dan başlayarak bir dizi göz ameliyatı geçirmemdi. Son ameliyatı, Mayıs 2014’te oldum. Temennim bunun son ameliyat olması. Şubat 2016’dan beridir, www.hallac.org’da (diğer arkadaşlarım gibi gönüllü temelde) yayın yönetmenliği ve köşe yazarlığı yapıyorum.

Yazarlık alanına gelince; Türkçe kaleme aldığım şiir, roman ve araştırma kitaplarımı Türkiye'de yayınlatmaya devam ettim. Türkiye'deyken, 10 yıla 5 kitap sığdırmıştım; Avusturya'da olduğum 19 yılda, Türkiye'de yayımlanan kitaplarımın sayısı 4 oldu. Avusturya'da ve Almanca olarak tek bir şiir kitabım yayımlandı. Şiirlerim iki farklı Almanca antolojide yer aldı. Bir romanım ve bir araştırma kitabım daha Almanca'ya çevrildi, 2017'de ikisinin de yayımlanacağını umuyorum. Neresinden bakarsanız bakın, her yazar "dilin gurbeti"nde en hafif deyimlerle sınırlandırılmış, budanmıştır.

info@hallac.org


<-geriye: