TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Ressam Hüseyin Işık (sol üstte) ve üç farklı çalışması.

Hüseyin Işık’la söyleşi – I: Viyana’da “kimliksiz” bir ressam!

Hüseyin Işık: Beni Avusturya’da özellikle “Kürt ressam” olarak tanıyorlar. Türkiye’de de yavaş yavaş aynı damgayı yiyorum. Aslında, 53. Venedik Bianeli dışında, “Kürt sorunu”yla ilgili çok iş yapmadım. İşlerime bakıldığı zaman, tüm haksızlıklara karşı aksiyonlar görülür. Benim insani bir duruşum var. Haksızlık Kürtlere değil de Türklere, Azerilere, Slavlara, Cezayirlilere, Fransızlara da yapılmış olsa, yine aynı posizyonu alırım.

RESMİYE ASLAN

Viyana
- Kendisini, 1995’te düzenlediği bir resim ve fotoğraf sergisinde tanıdım. Ardından “Schwarze Erotik’’ (Siyah Erotizim) resim sergisi ve “Ausweis bitte’’ (Kimlik lütfen) projeleriyle. Resimlerinde resimden daha fazlası; görmek istemediğimiz, katlanmaya alıştırıldığımız sosyal yaraların rengini bulmuştum. Işık’la, yıllar sonra Café Eiles‘de söyleşi için görüştük. Görüşmeyi kayıtlı yapacağımız için, kısa bir sohbetten sonra kalkıp atölyesine gidiyoruz. Atölyenin duvarları, masa üstleri resim ve fotoğraflarla dolu. Raflar dolusu kitaplar, bir de odun sobası! Işık, asıl çalışmalarını yaşadığı Burgenland’daki büyük atölyesinde sürdürüyordu.
 
Çocukluğunu, çocukluğunun sanat yaşamına etkisini anlatır mısın? Resim yeteneğini ne zaman keşfettin?

Hüseyin Işık:
Bak şurda bir adam var: Hüseyin Cevahir! (Dolabın üzerindeki siyah-beyaz resmi gösteriyor.) Türkiye’nin en önemli devrimcilerinden biri. Yanında, babası Düzgün Cevahir ve amcası Ali Kamber var. O, benim pasoport üzerine yapmış olduğum bir çalışma. Hüseyin Cevahir, 60’lı yıllarda Erzincan Lisesi’ni birincilikle bitirip, İstanbul Tıp Fakültesi’ni en yüksek puanla kazanmıştı. Öğrenciydi, bizim memleketlimizdi, bizim pirimizdi. Bizim eve çok gelirdi. Bizde kalırdı bazen. Benim amca çocuklarıyla birlikte bir bekar evi tutmuştu, tıp fakültesinde okuduğu sürece her gün bize gelirdi. Ben dört ya da beş yaşlarındaydım. Bir gün Hüseyin Cevahir bir gazete kağıdının boş bir tarafına, mavi tükenmez kalemle bir insan potresi çizdi. Ben hayatımda ilk kez resim çizen birisini gördüm. Kasketli işci kafası gibi bir şey çizmişti. Benim gözlerim faltaşı gibi açıldı. Öyle baktım ve korktum, çok korktum. Çünkü bir şey görmüştüm, insana benziyordu. Canlanacak, çıkacak o gazete sayfasının içerisinden sandım. Sonra baktım canlanmıyor. Hüseyin abi anladı halimden, anlatmaya başladı. Çok heyecanlanmıştım. Hemen aynısını yapmaya çalıştım. Onunki gibi güzel olmadı büyük olasılıkla. Çok hoşuma gitti bu uğraş.

Biz kapıcılık yapıyorduk İstanbul’da. İğrenç bir şey aslında. Küçük, penceresiz bir odada, gece gündüz lamba ışığı altındaydık. Bizden bir alt katta kalorifer dairesi vardı. Orada bol miktarda kömür vardı. O kömürlerle duvarlara resim yapmaya başladım. Beş-altı yaşlarındaydım. İlk resimlerim onlardı ve ilk dayağımı da o zaman yedim. Millet kızdı bana duvarları boyadığım için. Ben çok güzel bir şey yaptığıma inanıyordum. O dayaktan sonra daha büyük bir hınçla, daha fazla çizmeye başladım her tarafa. O gün bugündür çiziyorum.

Yediğin dayağa rağmen resim yapmakta ısrar etmeni neye bağlıyorsun?

Hüseyin Işık:
Resim yapmak beni rahatlatıyordu. Çok konuşkan biri değildim çocukken. Çekingendim. Herkesle muhatap olmaz, konuşamazdım. Resim yapmak bana çok iyi geliyordu. İstediğim her şeyi resimlerle ifade edebiliyordum.

Sonraki yıllarda seni etkileyen, resme yönelişini kesinleştiren başka ne tür gelişmeler oldu?

Hüseyin Işık:
Okula başlayınca defterleri, hatta kitapları karaladım. Sağı solu çizmeyi çok seviyordum. Kapıcılık yaptığımız binanın 5 numaralı dairesinde, Takvor Kamer diye bir zat vardı. İstanbul Ermeni Cemaati’nin  başkanıydı. Bir gün bizim eve büyük bir resimle geldi. Onu babama verip, “Hasan efendi, bu sizde kalsın bir süre sonra gelip alırım”, dedi. Resimde Hz Meryem, kucağında Hz. İsa, arkasında Yahya! Klasik yağlı boya bir tabloydu. Bizim duvarlarda ise Hz Ali, Hz Hüseyin, Oniki İmamlar ve Atatürk’ün resimleri vardı. Bu orijinal müzelik yağlı boya tabloyu da astık bir tarafa. Baktım! İnanamadım! Çok gerçekçi. O gözler gerçek mi değil mi? Fırçalar, boyalar... Tablo, yıllarca bizim kapıcı dairesinin duvarında durdu. Sürrealist, absürd bir durumdu bu! Sonra bir gün o beş numaralı dairenin hizmetcisi aşağıya indi. İçeri girdi ve duvardaki resmi gördü. “Aaa bu resim hâlâ burada mı duruyor’’ dedi. Ertesi gün Takvor Kamer geldi ve resmi alıp götürdü. Resmi unutmuşlardı! Resim sanatıyla olan en önemli kontaklarımdan biridir o orijinal yağlı boya klasik tablo. Ondan çok etkilenmiştim, resim yapmamı teşvik etti. Tabii kimsenin haberi yok bundan, ben kendi içimde resim yapmayı seviyorum.

Aklımdan gitmeyen bir şey var. Binada oturanların gazetelerini hep ben alırdım. Kimini taşırken, kimini akşam çöpten alır okurdum. Türkiye’de çıkan günlük gazeteler; Marmara,  Jamanak gibi Ermenice, Şalom gibi İbranice azınlık gazeteleri ve haftalık dergiler! Şişli gibi kültür merkezi bir yerde oturuyorduk. Çöpe atılan ya da kapının kenarına bırakılan kitaplar da olurdu. Alıp okurduk. Kapıcılığın, zararlı ve kölelik tarafı dışında yararlı tarafıydı bu.

Dersim’den İstanbul’a farklı üniversitelerde okumaya gelen akrabalarımızın çocukları sayesinde de çok şeyler öğreniyorduk. Sosyalizim, komünizm, devrim, solculuk... Bütün bu kavramları o kapıcı dairesinde ilk kez onlardan öğrendik. Bunun resim sanatına, ne kadar zararı ve yararı olduğu ayrı bir hikaye. Ama o atmosferde sürekli çiziyor olmanın bende yarattığı bir hoşluk vardı.

Peki çizim ya da resmetme üzerinden ilk kez dışarıya açılman nasıl oldu?

Hüseyin Işık:
İlkokul üçüncü ya da dördüncü sınıftaydım. Bir gün gazetelerin birinde bir ilan gördüm. “Grafiker” aranıyordu! “Grafiker” sözcüğünü ilk kez duymuştum. Sözcüğün gerçek anlamını bilmiyordum henüz. “Bunlar beni arıyor” dedim kendi kendime. “Grafiker” sözcüğü o yıllarda aklıma kazındı. Grafikerliğin ne olduğunu çok daha sonra, ortaokul yıllarında anladım. Şişli Lisesi’nde başladığım ortaokul yılları istediğim gibi olmadı. Berbat bir okuldu. Bomboş bir bina, sıkışık sınıflar, berbat öğretmenler, dünyanın ezberciliğe dayalı en berbat eğitim sistemi... “Benim burada işim yok”, dedim. Ortaokul ikinci sınıfta okulu kırmaya başladım. Okuldan kaçan çocuklar park ve bahçelerde oynamaya ya da sinemaya giderdi. Ben önce Askeri Müze’ye gitmeye başladım. Eve yakın olduğu için. Askerî Müze’den çıkıp Beşiktaş’a kadar yürürdüm. Orada Resim Heykel Müzesi’ni keşfetim. İki müze arasında gidip geliyordum. Askerî Müze çok ilginçti. Büyük deniz savaşları tabloları, acayip acayip objeler, tüfeklerden yapılmış sehpalar, masalar, garip garip aletler, dürbünler, ince işlenmiş kılıçlar, kaftanlar... Bir çocuğun hayal dünyasını geliştirecek her şey vardı. Fakat, Askerî Müze maceram uzun sürmedi. Çünkü müzenin kapısını bekleyen erler, genellikle torpilli ailelerin çocukları ve iyi eğitimliydiler. Beni fark ettiler. İkinci hafta sormaya başladılar: “Sen okula gitmiyor musun?” Bahaneler buldum; “öğretmen hasta”, “öğretmen bana ödev verdi” dedim. Birkaç hafta içinde nedenlerim bitti. “Sen okuldan kaçıyorsun bir daha gelme buraya’’ dediler. Askerî Müze yolu kapandı böylece, sadece Resim ve Heykel Müzesi kaldı.

Resim ve Heykel Müzesi, kimsenin umurunda değildi, ziyaretçilerden yana bomboştu. Türkiye’de resim sanatını başlatan ünlü kişilerinin orijinal işleri  vardı orda. Örneğin, İsmail Namık’ın resimleri! Kalın fırçalarla iri pentürler yapan önemli bir ressam. Fırçaları nasıl kullanmış? Hangi renk boyayla çalışmış?.. Teknikleri çözmek için uğraşıyorum. Bekçi, “bunlar yağlı boya tablo, uzaktan bakacaksın” der, ensemden tutup geri çekerdi. Ama ben ondan kurtuldukça tablolara yaklaşırdım. Bu müze, yıllar önce “restorasyon yapılacak” denilerek kapatıldı. İçindeki resimlerin büyük bölümü kayıp, çalındı. Türkiye’nin lanet kültür politikası. Resim ve Heykel Müzesi’nden çok şey öğrendim.

Okuldan kaçmak, sonraki eğitim hayatını kötü etkilemedi mi?

Hüseyin Işık:
Berbat ve kötü bir eğitim sistemi vardı. Öyle bir eğitim sistemine dahil olmak istemedim. O zamanlarda kafamda o tarzda bir bilinç vardı. Okuldan kactığım anlaşılınca zorla tekrar okula yolladılar. Ama ben okuldan en az zararla çıkmak zorundaydım. “İyi bir öğrenci” olmuş olsaydım, bu demekti ki ben o berbat ve kötü eğitim sistemine uyumlu biriyim. Oysa ben uyumsuzdum, eğitim sistemine dahil olmak istemedim.

Çizimlerinin insanlara ulaşması süreci ne zaman ve nasıl başladı? İlk çalışmaların nerelerde yayımlandı?

Hüseyin Işık:
Ortaokul son, lise birinci sınıftayken karikatür çizmeye başladım. İlk karikatürlerim mizah dergilerinde yayınlandı. Biraz para da alıyordum. O parayla, çizim malzemeleri edindim. İlk önce Çarşaf dergisinde çıktı. Sonra Gırgır dergisinde. Onları başka mizah dergileri ve bazı günlük gazeteler izledi. Cumhuriyet'ten tut, Demokrat gazetesine kadar. Ama amatörce çalışmalardı bunlar.

Peki yüksek öğrenime geçmek nasıl mümkün oldu?

Hüseyin Işık:
1980’de, Tatbiki Güzel Sanatlar Akademisi'ne girdim. Sınavla öğrenci alınıyordu. Sınavların hepsini kazandım. Bu okul daha sonra, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi oldu. Bu yıllarda, bazı gazetelerde profesyonel çizer olarak da çalıştım. Akademi bittikten sonra, Türkiye’de bir kazaya uğramadan kendimi Avusturya’ya attım.

Türkiye’deyken “kazaya uğrama tehlikesi yaratan şey” politik çalışmaların mıydı?
 
Hüseyin Işık:
Orda politik faaliyetlerim vardı. 12 Eylül faşizmine karşı elimizden gelen her şeyi yaptık. Yeraltı yayın organlarına çizdik, yazdık. Yasal yayınlarda da çizimler yaptık. İdam cezalarına karşı bir karikatür sergisi hazırladık. Çok sayıda karikatürcü arkadaşımızı mobilize ettik. 12 Eylül karanlık rejimine karşı, herkes elinden geldiğince bir şeyler yapmaya çalıştı. Karikatür, bu konuda çok iyiydi. Toplumsal muhalefet, karikatür dünyasının içine indirgenmişti. Mizah aracılığıyla daha rahat davranabildik. Doğrudan kritik olarak görmüyorlardı karikatürü, gülüp geçiyorlardı.

Mutlaka Türkiye’nin berbat politik atmosferinin de etkisi vardı, ama benim buraya gelmemin asıl nedeni, sadece ve sadece başka bir kültürü tanımak isteyişimdi. Başka bir yerde yaşamak istedim. Türkiye’de bir cephe açmış, onun içinde oyalanıp duruyorduk. Her gün kavga etmekten sıkıldım. İnsanı yoran, öldüren, gelişmesini engelleyen, o atmosferden çıkıp, başka bir atmosfere girmek istedim. Yani buraya politik mülteci olarak gelmedim. 1988’de turist olarak geldim, üniversiteye kaydoldum ve kaldım.

Sanat hayatın Avusturya’da ya nasıl devam etti?

Hüseyin Işık:
Burada, hazır bir muhalif oluşum vardı. Ben de bilgim ve görgümle elimden geldiğince onlara katkıda bulunmaya çalıştım. Sol, demokrat gruplara eşit mesafeli davranarak, kim benden bir şey istediyse seve seve yardım etmeye çalıştım. Kiminin gecesine sahne dekoru, kimine afiş yaptım. Her hangi bir karşılık beklemeden, Türkiye’nin demokratikleşmesi için yapabileceğim ne varsa yaptım. Hâlâ devam ediyor bu tür çalışmalarım. Sadece Türkiye kökenlilere değil, Avusturyalı alternatif grublardan bir talep geldiği zaman da en küçük bir karşılık beklemeden elimden geldiğince yardım etmeye çalışıyorum. Elbette kendi gücüm doğrultusu ve oranında. Örneğin geçenlerde, “Amnesty International’’ (Uluslararası Af Örgütü) için workshop ve resim yaptım. Açık artırmalara, mültecilerle ilgili çalışmalar yapan derneklere resimler hediye ediyorum.

Avusturya’da tanıştığım bir ressamsın. Bana göre, senin resimlerinde görselliğin dışında başka bir şeyler de var. Yasaklananın, susturulanın, ötekileştirilenin sesi var. Ne dersin?

Hüseyin Işık:
Olay şudur: Gözler vardır görür, gözler vardır görmez. Kulaklar vardır duyar, kulaklar vardır duymaz. Şimdi bir insanın gözü körse, onun gözünün içine çomak soksan görmez. Bunu bildiğim için, “bu görmeyen gözleri nasıl görür hale getirebilirim”, “bu duymayan kulakları nasıl duyabilecek duruma getirebilirim” diye, bazı şeyler üretiyorum. 80’li yılların sonu ile 90’lı yılların ortasına kadarki dönem, bu ülkeyi tanıma yıllarım. Almancam, İngilizcem yoktu. Merakım vardı ama! Önce ne olduğunu anlamaya çalıştım. Nerdeydim? Nasıl bir yerdi burası? Bu soruların cevabını buluncaya kadar üç-beş sene geçti. 90’lı yılların ortasında, kendim için bir aksiyon serisi yapmaya başladım. İlk aksiyonlar, Oberwart’ta öldürülen dört Roman vatandaşla ilgiliydi. Dört adet büyük boy resmimi öldürdüm. Etkileyici oldu, haftanın kültür olayı seçildi. Arkasından “kimlik hikayeleri”ni yapmaya başladım: “Kimlik Lütfen!’’ Kimlik sorunları, bizim baş sorunlarımızdan bir tanesi. Türkiye’de Kürtsün, burada Türksün, başka yerde yabancısın, olmadığın halde müslüman muamelesine tabi tutuluyorsun. İnsanlar benim adımı öğreneceklerine, nereden geldiğimi; beni tanımak yerine, benim geldiğim memleketi öğrenmek istiyorlardı. Bu sorun üzerine, bir sürü çalışma yaptım. Tiyatrocuları polis kılığına sokup kimlik sordurttum. Yabancı kimlik makinası yaptım.
 
“Kimlik Lütfen” projeni ben de yakından izlemiştim. Söz kimliğe gelmişken, kimliğini sorsam neler söylersin?

Hüseyin Işık:
Beni Avusturya’da özellikle “Kürt ressam” olarak tanıyorlar. Türkiye’de de yavaş yavaş aynı damgayı yiyorum. Aslında, 53. Venedik Bianeli dışında, “Kürt sorunu”yla ilgili çok iş yapmadım. İşlerime bakıldığı zaman, tüm haksızlıklara karşı aksiyonlar görülür. Daha önce sözünü ettim: Türkiye’de öğrencilik yıllarımda idam cezalarına karşı karikatür sergisi hazırladık. Benim inisiyatifimle başlamıştı. O karikatür sergisi bir sürü şehri dolaştı. Sergiden 16 sene sonra idam cezası kaldırıldı. Bunda, bizim yaptığımız karikatürlerin de bir katkısı vardır. O zaman ben bu tür işlerle uğraşıyordum, Kürt sorunu yoktu. Ben Kürt ressamı değilim. Ne zaman Kürt sorunu öne çıkmaya başladı, dallanıp budaklandı, insanlar benim Kürtlüğümü hatırladılar. Ne yaparsam yapayım, isterse erotik bir sergi açayım, “Kürt ressam” diyorlar. Oysa, Kürt sorunuyla ilgili bir şey yaptığım zaman da bu benim Kürt olmamdan değil, sadece insani bir duruşdan kaynaklanıyor. Benim insanî bir duruşum var. Haksızlık Kürtlere değil de Türklere, Azerilere, Slavlara, Cezayirlilere, Fransızlara da yapılmış olsa, yine aynı posizyonu alırım. Sadece o coğrafyada doğmuş olmak, damgalanmam için yeterli sayılıyor. (Devam edecek)

............................................
info@hallac.org 


<-geriye: