TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

İstanbul-Diyarbakır: Savaşa da, barışa da açılan bir parantez!

Viyana’da bulunan Nazım Hikmet Kultur Cafe, 19 Şubat Cuma günü saat 19:30-21:00 arasında, “Diyarbakır kanadıkça İstanbul da boğulur” adlı bir şiir dinletisi düzenledi. Konuk şair Hüseyin Şimşek’ti. Bir buçuk saatlik zaman diliminde, sadece şiir ve müzik vardı. Ne dinleyiciler arasında bir konuşma, ne bir telefon sesi, ne çay veya kahve servisi, ne sigara içmeye çıkış. Anlamlı ve etkileyici bir dinletiydi. Dinletiden sonraki günlerde, Şimşek’le dinletiyle ilgili bir görüşme gerçekleştirdik.

İLKAY AÇIKGÖZ

Viyana –
Viyana’da bulunan Nazım Hikmet Kultur Cafe, 19 Şubat Cuma günü saat 19:30-21:00 arasında, “Diyarbakır kanadıkça İstanbul da boğulur” adlı bir şiir dinletisi düzenledi. 1998’den beri Viyana’da yaşayan şair Hüseyin Şimşek, 1992’de yayımlanan “Sömürge Kentlerin Aysız Geceleri” adlı kitabındaki şiirlerden bir dinleti sundu. Şimşek’e, müzisyen Hasan Hüseyin Öksüz bağlama, cura ve gitarla; Özgün Yarar kaval, cura ve ses efektleriyle eşlik etti. Tam 18 şiirin, bir o kadar ezginin, şarkının, türkünün sığdırıldığı dinleti, aralıksız olarak bir buçuk saat sürdü. Gerçekten çok anlamlı ve etkileyici bir dinletiydi.

Viyana’da katıldığım dinletilerde insanların gürültülü halleri, öten telefonlar beni hep rahatsız etmiştir. Bunların hiçbirinin olmayışı ayrıca mutluluk verici, sevindiriciydi. Bu dinletinin gerçekleştiği hiç de kısa sayılmayacak o bir buçuk saatlik zaman diliminde, sadece şiir ve müzik vardı. Ne dinleyiciler arasında bir konuşma, ne bir telefon sesi, ne çay veya kahve servisi, ne sigara içmeye çıkış. Nazım Hikmet Kultur Cafe’nin çalışanları da dahil, ordaki herkes dinletiye adapte olmuştu. Sahnedekilerin her şiir ya da ezgiden sonra alkış beklentisi yoktu. Bir nehir gibi sürekli akan; şiir ve ezgilerin durmadan birbirine eklendiği tarzda bir dinletiydi bu. Arada dayanamayıp alkışlayanlar ise, o nehire farklı bir coşkunluk katmış oldu.

Sahnedekilerin hepsi çok iyi hazırlanmıştı. Herkes işini ustalıkla icra etti. Her bir şiir için seçilen ezgi, gerçekten de isabetliydi. Elbette, verilen emeğin sonucuydu bu. Dinleyiciler de verilen emeğe saygı göstermekte kusur etmedi. Sanatçılara yürekten teşekkürlerini, onların şiirler ve ezgilerle organize ettikleri yolculuğa katılarak ilettiler. Dile gelen, tellerde çınlayan duygu ve düşünce akımına, nehrine seve seve katıldılar. Şiirler ve ezgiler eşliğinde, hep birlikte doğduğumuz coğrafyaları dolaştık. Dizelerle, tınılarla kanat vurup doğduğumuz topraklara konduk. İç dünyamıza, geçmişimize yolculuklar yaptık. An geldi hasret, an geldi son zamanlarda yaşanan olayların, kıyımların verdiği acı ve öfke doldu yüreklerimize.

Dinletiden sonraki günlerde, Hüseyin Şimşek’le bir görüşme gerçekleştirdik. İşte, sorular ve Şimşek’in yanıtları:

Böyle bir şiir dinletisi organize etme fikri nasıl oluşmuştu?

Şimşek:
Dinletide okuduğum şiirler, benim 1992’de Alan Yayınları arasında çıkan ve yıllardır tükenmiş bulunan ‘Sömürge Kentlerin Aysız Geceleri’ adlı ilk şiir kitabımdan. Dinletiyle kitabın içeriği arasında çok net bir paralellik var. Şöyle ki: Kitaptaki şiirler, iki bölüm başlığı altında toplanmıştır. İlk bölüm, ‘İstanbul’da sürgün gibi’ başlığını taşır. Bu bölüm, iki hapisane şiiriyle başlar. İstanbul’un anıldığı, betimlendiği sonraki şiirlerde ise, hapisten çıkılmıştır. Ama bu kez de ‘sürgünde’ süren bir hayat söz konusudur. Kitabın ikinci bölümü, ‘Sömürge kentlerin aysız geceleri’ adını taşır. Ki bu bölüm başlığı, aynı zamanda kitabın da adıdır. İkinci bölümün ilk şiirinde, İstanbul terk edilmiştir artık. Bir yolculuk hali söz konusudur. Doğulup bir yaşa kadar büyünülmüş coğrafyaya dönülmüştür. Ki ikinci bölümün ilk şiiri, ‘Nereye gitsek doğduğumuz kenti sarınmak isteriz hep’, adını taşır. Her bir şiirde, yolculuk başka bir kent, kaza, kasaba, köyde sürer. Ama düz anlatım tarzında değil, imgesel bir temelde. Müzik hem fon, hem de ara ezgi temelinde sürekli eşlik eder bu yolculuğa.

Peki bu dinletinin, farklı yer ve zamanlarda tekrarlanması söz konusu muydu?

Şimşek:
Kesinleşmiş iki sunum daha var. Biri Linz, diğeri yine Viyana’da. Fakat her ikisini de farklı ve yeni müzisyenlerle yapacağız. Sıradaki sunumumuz, 12 Mart 2016 Cumartesi günü, Obereösterreich eyaletinin başkenti Linz'de faaliyette olan ADA Linz (Alternatif Dayanışma-Avusturya) Kültür Merkezi’nde olacak. Linz’de, oralı genç müzisyenlerden Boran Suludere eşlik edecek bana. Yine Viyana’da yapacağımız üçüncü sunumun organizasyonunu ise ‘bil:kult’ adlı kurum üstlendi. ÖGB’nin Leopoldstadt Belediyesi’ndeki merkezinde yapılacak. Tarih olarak, 16 Nisan 2016 Cumartesi günü planlanmış durumda.
 
İstanbul ve Diyarbakır, nasıl bir parantezin iki ucundaki kent konumunda?

Şimşek:
Yıllar önce, bunu başından planlayıp oturup ona göre şiirler yazmadım. Yazdığım şiirleri, bir kitapta toplamak üzere bir tasnife gittim ve bu fotograf çıktı ortaya. Aslında ben bunu sadece ilk şiir kitabımda değil, ondan tam on üç yıl sonra yayımlanan bir romanımda da yaptım. İki kitap arasındaki parellelliği sonradan fark ettim. Dördüncü romanım olan “Bu Nasıl İstanbul”, 2005 yılında yayımlanana kadar, dosyanın adı “Diyarbakır’ı Kan Tuttukça İstanbul da Boğulur” idi. Bu ad, romanın içeriğini çok iyi ifade ediyordu. Anlatılan sadece İstanbul değil, Diyarbakır başta olmak üzere bir dizi kentti. Fakat, “Diyarbakır’ı Kan Tuttukça İstanbul da Boğulur” adı, bir roman adı olarak içime sinmedi. Son anda, “Bu Nasıl İstanbul” adında karar kıldım. Yayıncım Ahmet Önal ise, “Diyarbakır’ı Kan Tuttukça İstanbul da Boğulur” adından yanaydı. Romanın adı benim dediğim gibi oldu, ama “Diyarbakır’ı Kan Tuttukça İstanbul da Boğulur” cümlesi de kapağı izleyen üçüncü sayfada yer aldı. Romanın ikinci baskısı gündemde. Sanırım, ikinci baskıda kitabın adı “Diyarbakır Kanadıkça İstanbul da Boğulur” olacak.

İstanbul ve Diyarbakır’ı, “bir parantezin iki ucu” şeklinde tanımlamak, yerinde bir tanımlama. Bu parantezin içinde, buluşmalar da var, ayrışmalar da; barışmalar da var, çatışmalar da. İki kenti, o coğrafyadaki ulusların, ulusal azınlıkların, halkların yaşayageldikleri tarihî süreç açısından birer simge olarak kullanmak söz konusu. Şiirlerde, bu manada çok sayıda imge, betimleme, metafor vs var. O paranteze yakından bakıldığında, çok sayıda ulusal (etnik), inançsal, sınıfsal kimlikler görülür. Oldukça renkli, rengarenk. Türk, Kürt, Arap, Zaza, Asurî, Laz, Ermeni; Sünnî, Şiî, Alevi-Bektaşi-Kızılbaş, “Nusayrî”, Ortodoks, Katolik, Keldanî, Ezidî, ateist! Aynı renklilik dillerde de görülür: Türkçe, Kurmanci, Zazaki, Arapça, Asurca, Ermenice, Rumca... Farklı bir deyişle, şöyle de söylenebilir: O parantezin içinde Anadolu ve Mezopotamya var. Hemen yanı başında Babil durur. Bu coğrafyalar, tarih boyunca sayısızca uygarlığa “beşik”lik de etti; birer “kavimler kapısı” olarak da anılageldi. Ama aynı zamanda ve ne yazık ki sayısız katliama, soykırıma da sahne oldu. İstanbul ve Diyarbakır, bu yaşanan tarih içinde yerine göre sahne, yerine göre mevzi, yerine göre karargâh oldu; tanıklık etti, sanık sandalyesine oturtuldu. Sanatsal bir üründe simge olabilişlerini, bütün bu hallerine borçlular.

Dinletinin başında, kısa bir açıklama yaptınız. Söyledikleriniz, benim de içinde olduğum dinleyicileri gerçekten etkiledi. O konuşmayı anımsatarak sormak istiyorum: Buraya kadar söylenenlerde, bu etkinliğin muradı ortaya çıktı sayılır ama, son olarak bir kere daha ifade etmek gerekirse, umduğunuz ve beklentiniz neydi, nedir?

Şimşek:
Az önce, ucunda İstanbul ve Diyarbakır’ın yer aldığı parantezin içinde yer alan coğrafyaları sıralarken Anadolu ve Mezopotamya’nın adlarını zikrettik. Bugün oralar, yine en karanlık dönemlerinden birinden geçiyor. Katliamlar, tesbih taneleri gibi sıralanıyor. Her biri boydan boya birer “kanlı meydan”a çevrilmiş durumda. Bu kıyıcı gidişe karşı süren bir mücadelede de var elbette. Bu dinletimiz, savaşa karşı barışın; egemenlerin böl-yönet uygulamalarına karşı halkların kardeşliği ve birarada yaşamasının; güya ‘birlik-beraberlik’ adına bir ulusun diğerlerini kendine bağlama ve ezmesi yerine, irili-ufaklı bütün ulusal, inançsal, siyasal aidiyetlerin kendi hak ve özgürlüklerini sonuna kadar kullanabildiği gerçek bir demokrasi ortamına edebî bir çığlık olsun istiyoruz.

Bugünkü iç karartıcı gidişatta, sanatsal faaliyetlere ‘lüks’ gözüyle bakılabiliyor. Ya da ‘şimdi zamanı değil’ denilebiliyor. Bu çok yanlış ve zararlı bir yaklaşım. Geldiğimiz ülkede yaşananların bizim üzerimizdeki etkisi genellikle hüzün ve acı. Ama yaşatılmak istenen karanlığa karşı bir direniş, bir başkaldırı da var. Sanatsal üretimler, hüznün ve acının, umut ve direnmenin de işlendiği kanallardır. Bu kanalların tıkalı olması, sadece bizi yıkmak isteyenlerin işini kolaylaştırır. Şiirlerimizi okumaya, şarkı ve türkülerimizi söylemeye, her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.

..................................
info@hallac.org



<-geriye: