TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Foto: www.diepresse.com

Cumhurbaşkanı adayı Van der Bellen: Avusturya, bir göçmen ülkesidir!

“Biz, ‘Avusturya bir göçmen ülkesi olmalıdır’ değil, ‘Avusturya onlarca yıldır bir göçmen ükesidir’ diyen tek partiyiz. Avusturya, demografik sebeplerden dolayı göçe ihtiyaç duyuyor ve geçmişte göçten yararlanmıştır. Daha çok Müslüman azınlık üzerine konuşuyoruz. Lakin bu konular, üzerinde hâlâ konuşulması gereken meselelerdir...”

Hallac Medien - Aylık Öneri gazetesinin, Hallac Medien tarafından çıkarıldığı dönemde, Ekim 2005 içinde Avusturya’da “Düşünme Yılı (Gedenkjahr)” dolayısıyla özel bir sayı hazırlanıp yayımlanmıştı. Bu özel sayıyı hazırlayan özel redaksiyon ekibinde; Şenol Akkılıç, Hakan Gürses, Sabine Strasser, Hüseyin Şimşek ve Ercan Yalçınkaya yer almıştı. Viyana şehir gazetesi Falter ve “Azınlıklar İnisiyatifi”nin yayın organı Stimme dergisiyle koorperasyona gidilerek yapılan çalışmanın iki önemli ayağı vardı.

Çalışmanın birinci ayağı, o dönemde parlamentoda grubu bulunan siyasi partilerin liderleriyle yapılan görüşmelerdi. ÖVP Genel Başkanı Wolfgang Schüssel, SPÖ Genel Başkanı Alfred Gusenbauer, Yeşiller Partisi Genel Başkanı Alexander Van der Bellen, BZÖ Parlamento Grup Başkanı Herbert Scheibner ve FPÖ Genel Başkanı Heinz-Christian Strache, ekipten Sabine Strasser ile Şenol Akkılıç’ın sorularını yanıtlamışlardı. Sorular, Avusturya toplum yapısının tanımlanması ve çözümlenmesine yönelikti.

Çalışmanın ikinci ayağı ise şuydu: Farklı kurum ve kuruluş temsilcilerinin konuyla ilgili değerlendirmeleri. Bu çerçevede, Öneri gazetesinden Şenol Akkılıç, Sabine Strasser, Hüseyin Şimşek, Ercan Yalçınkaya; Falter’den Armin Thurner, AK’dan Genel Başkan Herbert Tumpel, Stimme dergisinden Hakan Gürses, Avusturya EU Göçmenlik Diyaloğu Raportörü Karin König, ZARA’dan Wolfgang Zimmer makale yazanlar arasındaydı.

O dönemde, Avusturya’nın toplumsal yapısıyla ilgili bilgisine başvurulan genel başkanlardan biri, ülkede gündem oluşturmaya başlayan ve 24 Aralık günü yapılacak olan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday: Alexander Van der Bellen! Ki Uniqua Research adlı araştırma kurumunun 22 Ocak günü yayımlanan kamuoyu araştırmasında van der Bellen, yüzde 32’lik bir oranla önde görünüyordu. Onu, yüzde 21’le eski hakimlerden bağımsız aday Irmgard Griss, eğer aday olursa yüzde 18’le Heinz-Christian Strache, yüzde 15’le SPÖ’nün adayı Rudolf Hundstorfer ve yüzde 13’le ÖVP’nin adayı Andreas Khol izliyordu.

Böyle bir durumda, Hallac Medien’in amacı, bütün adaylarla görüşmeler yapıp yayınlamak. Bunun ne kadarının mümkün olabileceğini, bugünden kestiremiyoruz. Adaylardan biriyle, geçmişte farklı bir vesileyle yapılmış ama bugün açısından da güncelliğini koruyan görüşmeden başlamak istiyoruz. Avusturya cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yarışacak adaylar, bu ülkenin toplumunu, toplumsal yapısını, birleşen ve ayrışan özelliklerini nasıl tanımlıyor, hangi temelde çözümlüyor? Adaylardan, uzun yıllar Yeşiller Partisi’nde politika yapmış, genel başkanlığını yürütmüş Alexander Van der Bellen’den başlıyoruz. Sabine Strasser ve Şenol Akkılıç’ın soruları, akademik kariyeri ekonomi profesörlüğü olan Van der Bellen’in yanıtları, güncellik kaygısıyla çok az kısaltılmış olarak aşağıdaki gibiydi. (Redaksiyon)


Avusturya’da göçle birlikte yaşanan toplumsal değişiklileri konu edinip, göçmenlerin bu ükeye yaptığı katkıları layık bir şekilde onurlandıracak mısınız?

Alexander Van der Bellen: Biz, "Avusturya bir göçmen ülkesi olmalıdır" değil, "Avusturya onlarca yıldır bir göçmen ükesidir” diyen tek partiyiz. Avusturya, demografik sebeplerden dolayı göçe ihtiyaç duyuyor ve geçmişte göçten yararlanmıştır. Türk azınlığı, izlenimlerime göre, serbest meslek alanlında oldukça faal. Çeşitli lokantalar, büfeler, kahvehaneler, manavlar vb. Bunların hepsi, olumlu tarafta yer alıyor. Avusturya’da farklı dinî topluluklar; Müslüman, Hıristiyan ve Yahudiler arasında iyi ilişkiler mevcut. Belki de ilkokulda yüzme, beden eğitimi ya da yıllık okul gezilerine katılımda kızların yaşadığı sorunlardan ötütü, daha çok Müslüman azınlık üzerine konuşuyoruz. Lakin bu konular, üzerinde hâlâ konuşulması gereken meselelerdir. Sorun teşkil eden yaklaşımları, bir takım kararlarla ortadan kaldırmak mümkün değil, ama burada bir takım sorunlar görmekteyim.

Anladığımız kadarıyla, bir göçmen ülkesinde yaşıyoruz. Bu olgu, okullara başkaca nasıl yansıyor?

Alexander Van der Bellen: Avusturya’da, sırf ekonomik açıdan bakıldığında bile, büyük şehirlerde yaşayan binlerce çocuğun çok kolaylıkla üç dilde, yani anadil, Almanca ve İngilizce öğrenerek yetiştirilebileceklerini düşünürsek, bir dizi imkân kaçırılıyor. Özellikle Viyana'da bulunan bazı okullarda, anadili farklı öğrencilerin çoğunluğu oluşturduğuna bakmaksızın, sadece Almanca öğrenilmesi üzerinde yoğunlaşıyoruz. Anadili iyi bir şekilde bilmek, ilk yabancı dili öğrenmenin önkoşuludur oysa. Önümüzde duran tehlike, gençlerin iki dilde de mükemmel olamamalarıdır. Bu da en hafif deyimiyle sevinç duyulacak bir gelişme değildir. Ayrıca Türkiyeli grup, oldukça büyük bir gruptur. Ukrayna’dan birileri buraya geldiğinde, çocukların otomatikmen sokakta, kreşte ya da parkta belirli bir sosyalizasyona gireceğini hesaba katabiliriz. Fakat azınlık grup, kendi içinde yaşayabilecek büyüklüğe  sahipse, bu sosyalizasyon gerçekleşmiyor. Bu da özel bir teşvik gerektirir ve bunun çocukların yetenekleriyle ilgisi yoktur.

Çeşitliliğin teşviki, dişl üzerinden mi olmalıdır?

Alexander Van Der Bellen: Evet. Viyana'da konuşulan üç büyük dil grubu; Almanca, Sırpca-Hırvatça ve Türkçe dilleriyle şimdiye kadar yapılandan fazlasını yapmak kesinlikle mümkün. Sınıflara her yıl Vietnam’dan, Kore’den, Hindistan’dan ve Çin’den yeni çocuklar katılıyor. Düşünün; bu çocuklar, dört saat boyunca derse katılıyor ve başlangıçta bir kelime bile anlamıyorlar. Böyle bir durumla yetişkinlerin karşı karşıya olduğunu düşünün sonra. 30 dili arz edebilmemiz mümkün değil, fakat üç dili arzetmek gayet mümkün.

Bu gelişmeler ışığında, çeşitlilik ve entegrasyonu içeren meseleler, dersler üstü bir konu olmamalı mı?

Alexander Van der Bellen: Güzel bir rüya ve bu konunun Viyana'da bulunan Fransız Lisesi’nde veya Amerikan okulunda işendiği kesin. Fakat anadili Almanca olanlann da yeteri kadar öğrenmediğine ve gırtlağımıza kadar sorunlar içinde olduğumuza, PISA araştırması yeterince dikkat çekiyor. 15 yaşında olan gençlerin beşte birinin yeteri derecede okuma yeteneğine sahip olmadığını düşünürsek, bu sorunların göçmenlerden kaynaklanmadığını görürüz. Çünkü bu sorun bütün katmanlarda yaşanıyor ve ciddi bir problemdir. Bu gençler geleceğin işsizleridir ve bu da bir yığın masraf gerektirecektir. Dolayısıyla, şimdiden bu gençler için yatırımlarda bulunmak, akıllıca bir tutum olacaktır.

Yeşillerin mevcut entegrasyon ve çeşitlilik programı nedir?

Alexander Van der Bellen: Entegrasyonun nereye kadar varması gerektiği noktasında emin değilim. 19. Yüzyıl’da ve 20. Yüzyıl’ın ilk yarısında, Avusturya’ya gelen göçmenlerin tamamen entegre olduğu bir gergek. Bu konuda sadece kendime bakmam yetiyor. Ebeveynlerim aralarında Rusça konuşurdu, ama ben buna rağmen her konuda bir Avusturyalı olarak büyüdüm. New York'a baktığımda, orada yaşayan azınlıkların entegre olduğunu söylemekte tereddüt ediyorum. Çünkü, onlar birlikte değil, yanyana yaşıyorlar. Kanada ise, bu konuda göçmenleri cesaretlendirerek, kendi kültürel kimliklerini korumasını sağlayarak, Kanada kimliğini de benimsemesini başaran sayılı ülkelerden biridir. Bu konuda Avusturya'nın benzer bir gelenegi yok. Avusturya’da ya endogen bir Avusturyalısınız ya da bir yabancı.

Viyana Eyalet Parlamentosu, almış olduğu bir kararla, yerel seçimlerde üçüncü ülke vatandaşlarına birlikte karar verebilme imkânı sağlamaya çalıştı. Bildiğiniz gibi Anayasa Mahkemesi bu kararı reddetti. Üçüncü ülke vatandaşlarınn siyasetle uğraşabilmeleri için ne gibi katılımcılık modelleri öneriyorsunuz?

Alexander Van der Bellen: Siyasal ve hukuksal sorunları birbirinden ayırmak gerekiyor. Hukuksal açıdan bakıldığında, AB üyesi bir ülkenin vatandaşı olmayan insanların, yerel seçimlere katılmalarını sağlamak zor. Biz sürekli ve siyasal açıdan, beş yıldan beri burada yaşayan insanların birlikte karar hakkı olmasını savunduk. Anayasa Mahkemesi şu anda bunun önünü kesmiş durumda. Biz, federal ve eyalet parlamento klüplerimize, azınlıklara mensup insanları, uzman olarak almaya çalışıyoruz. Hukuktan sorumlu elemanımız Macaristan doğumludur. Alev Korun ise, yıllardır federal parlamento klubümüzde çalışıyor ve önümüzdeki Viyana Eyalet Meclisi seçimlerinde hemen hemen kesin seçilebilecek bir sıradan adaydır.

Yeşiller Partisi, federal düzeyde koalisyon görüşmeleri yürütürse, Entegrasyon Sözleşmesi'ni tartışma konusu yapacak mı?

Alexander Van der Bellen: Böyle bir durum, ciddi görüşmeler yürütmek anlamına gelecektir. Tabii ki biz göçmenlerin özellikle de kadınların kesinkes Almanca öğrenmelerinden yanayız. Fakat bu, hükümetin yaptığı zorlamalara dayanan ve uygulanması mümkn olmayan ambargoları öngören ve açıkçası, ”biz seni istemiyoruz" anlamına gelen yöntemlerle olmaz. Hükümetin bu yaklaşımımı biz sürekli entegrasyon düşmanı bir tutum olarak gördük. Yeni Yabancılar Yasası’nda ise ne yapmak istediklerini sürekli sorguladığımız iki konu var: Birincisi şu: Burada doğmuş olan insanların, şayet suç işlemişlerse sürgün ettirilmek istenmesi. İkincisi: Paranoya haline gelmiş olan sahte evlilik konusu. Habsburglular’ı, mevcut şema çerçevesinde değerlendirecek olsaydık, onların yapmış olduğu evlilikleri “sahte evlilikler” olarak tanımlamamız gerekirdi.

AB ayrımcılığa karşı bir yasa gündeme getirdi. Yeşiller Partisi bu yasaya ilişkin daha fazla kamuoyu yaratmayı amaçlıyor mu?

Alexander Van der Bellen: Bu iyi bir fikir. Çok haklısınız. Çünkü basında, şimdiye kadar belirli göçmen grupların aşağılanmaya maruz kalıp kalmadığından ziyade, daha çok dinî inanca, cinsiyete gçre ve cinsel açıdan gündeme gelen aşağılamalar önplanda tutuldu. Bu konuda, muhalefet partisi olarak elimizden geleni yapacağız.

Siz, AB ile Türkiye arasında müzakerelerin başlamasına tarafsınız. Graz Belediye Başkanı, bu konuda içerik alarak, "Biz şu anda en son kaleyiz ve Türklerin oturma odamıza girmelerine müsaade etmeyeceğiz” dedi. Avusturya toplumunda, Türkiye'ye ilişkin göze batan bir 'red' tutumu mu var? Bunu nasıl izah ediyorsunuz?

Alexander Van der Bellen: Ben bu söylemi pek ciddiye almıyorum. Fakat yüz yıllarca geriye dayanan kollektif bir bilinçaltı varmış gibi görünüyor. Bunun farkına, haddini bilmeyen Graz Belediye Başkanı’ndan ziyade, Avusturya’ya 2000 yılında uygulanan “AB Ambargoları” döneminde vardım. Burda çok çarpıcı olan Avusturya toplumunun, ambargocuların başında Fransa olduğu için, öfkeli tepki göstermesiydi. Fransa, Habsburg İmparatorluğu’yla 700 yıl boyunca savaş halinde bulunmuştu. Türkler 1683’de Viyana kapılarına dayanmışlardı ve biz bunu okulda öğrendik. Fakat şimdi birçok insanın Türklerle tanış olduğunu ve yıllardır Türkiye'ye tatile gittiklerini düşünürsek, bu tarihî olayların büyük bir rol oynadığını sanmıyorum.

AB 40 yıldır Türkiye ile görüşmeler yürütüyor ve birtakım sözler de vermiştir. Dünyada o dönem siyasal koşullar farkllıdı, ama verilen sözler yerine getirilmek durumundadır. Fakat, önümüzdeki hafta sonu Türkiye’nin AB’ye almmasına ilişkin bir referendum yapılsaydı, yüreğim sızlayarak ’hayır' oyu kullanırdım. Çünkü, ne AB şu anda Türkiye büyüklüğünde bir ülkeyi içine alma kabiliyetine sahiptir; ne de Türkiye, bazı alanlarda Batı Avrupa standartlarınıyerine getirmiştir. Önümüzdeki mali dönem kapanmadan önce, -ki bu da 2014’tür-, “Türkiye’nin AB’ye üye olması” düşünülemez. Yani daha 10 yıl zamanımız var. Bu da hem Türkiye, hem de AB için büyük bir fırsattır.

.....................................................................
Kaynak: Öneri özel sayı, Ekim 2005, s. 6-7


<-geriye: