TÜRKÇE DEUTSCH
KÜNYEİLETİŞİM

Politika ve siyasal üstüne


HAKAN GÜRSES

“Eğer tanrılardan oluşan bir halk olsaydı, kendisini demokrasiyle yönetirdi. Böylesine mükemmel bir yönetim biçimi insanlara uygun değil.”

Bu sözler, Aydınlanma felsefesinin tanınan temsilcisi Jean-Jacques Rousseau’ya ait. İfadenin ana fikri biraz tuhaf bence; böylesine tanrısal bir politik sistem, aslında biz insanlar için bir lüks, yani bize pek layık değil, demeye getiriyor feylesof. Sanki demokrasi, insanların düşünüp geliştirdiği bir sistem değil de, gökten vahiy yoluyla inmiş bir nimetmiş gibi... Benzer bir yüceltilmiş demokrasi tasavvuru, bugün de çok yaygın “batı” toplumlarında.

Demokrasiyi korumaya çalışmak, onu otoriter eğilimlere ve baskıcı hükümet sistemlerine karşı savunmak, kuşkusuz gerekli bir duruş. Ama bir ahlaki sistem, bir davranma kılavuzu veya yaşam tarzı olarak, siyasetten kopuk biçimde demokrasiyi savunmak, masal ya da efsane anlatmaya benziyor. Demokrasinin bir yönetim, dolayısıyla da bir iktidar biçimi olduğu ve devletin şekillenişinde önemli bir rol oynadığı unutulursa, ciddi bir sorunla karşı karşıyayız demektir. Geçen yazımda da değinmiştim; politika kavramının olumsuz çağrışımları yüzünden demokrasi böylesine efsaneleştirilir olmuş durumda. Bu kadar sık kullandığımız, 1970’li yıllarda benim kuşağım için son derece önemli ve olumlu olan politika kavramı; çok fazla insanda bir hayal kırıklığı duygusu yaratıveriyor günümüzde.

Nedir politika? Kavramın tarihsel kökenine inip, bir taraftan da bugün için sonuçlar çıkartmayı hedefleyen bir kuramdan söz edeceğim bu yazıda.

Politika fikri ve kavramı, adlarına polis denen Antik Yunan şehir devletlerinde, özellikle de Atina’da doğmuş. Şehir sakinlerinin bir araya gelip, kendi yaşamları, devlet tasarımları, savaşlar, zaferler vesaire üstüne konuşması eylemini tanımlayan bir sözcük aslında. Devletin; yurttaşlarının ağzından kendi geçmişi, bugünü ve geleceği üstüne akıl yürütmesi, politika. Bu nedenle de; gerek devlet, gerek vatandaşları, gerekse bu birlikte düşünüp konuşma eylemi, hep polis kökeninden türetilmiş kavramlarla adlandırılmış Eski Yunan’da.

Bugün bildiğimiz anlamda bir demokrasi değil bu. Bir kere devlet-toplum ayrımı yok, ikincisi, polis’i oluşturan insanların çok küçük bir kesimi politikaya katılabiliyor. Kadınlar, köleler ve adlarına metök (metoikos) denilen, Yunan kökenli olsalar da, yurttaşlık hakları bulunmayan kesim, bu gruba dâhil değiller. Yani demos adı verilen (demokrasi kavramının kelime kökünde de bulunan) yurttaş halk, sadece özgür erkeklerden oluşuyor Antik Yunan’da.

Bu yalnızca bir hukuki statü değil ama. Politikaya katılmak, dolayısıyla da agora denilen pazar meydanındaki toplantıya katılıp söz alabilmek için, ev işlerinden feragat etmek gerekiyor örneğin. Ev, yani Yunanca oikos (bugünkü ekoloji, ekonomi gibi kavramların kökünü oluşturuyor bu söz), kölelerin ve kadınların bir iktidar ve hiyerarşi ilişkisi içinde işlerini yürüttükleri yaşam alanı. Özgür erkek, gerçi o alanın da yöneticisi ama genelde ev işlerine karışmıyor. Özgürlüğün bir anlamı da bu, Antik Yunan’da. Özel-kamusal ayrımına benzer bir sınır sözkonusu. Kendi işlerini ön plana çıkarıp, devletin işlerine katılmayan, dolayısıyla evini politikaya tercih eden erkeklere idiotos (ya da idiotes) deniyor. Bir çok Avrupa dilinde “budala” anlamına gelen idiot kelimesinin kökeninde de, işte böyle bir “özel kişi” eleştirisi yatmakta.

Bu anlamda politika, modern demokrasilere model olmuş bir devlet biçiminin parçası Antik çağda. Alman kökenli ABD’li siyaset felsefecisi Hannah Arendt, o pratikten genel sonuçlar çıkartıyor. Bir kere, politikanın anlam ve hedefinin özgürlük olduğunu söylüyor. Siyaset yapabilmenin ön koşulu da özgür olmak çünkü... Öte yandan; siyasetin bizlere hep yeniden, hep bir sıfır noktasından yola çıkarak, eylemlerimizle çevremizi ve kendimizi dönüştürme fırsatını sunabileceğini vurguluyor. Politika, sürekli bir yeni başlangıç kurma imkanı vermeli bize; nereye doğru evrimleşeceğini bilemesek de, yeni bir süreci “doğurabilmeliyiz” politik ilişkiler çerçevesinde. Öteki bireylerle birlikteliğimizde özgürlüğü mümkün kılan tek eylem biçimi aslında politika. Bunun ön koşulu ise, çoğulculuk.

Bugün çoğu insana olumsuz gelen politika kavramı, kurumsallaşmış, ideolojik ve dogmatik bir nitelik taşıyan, otoriter, kapalı düşünce ve eylemlerle bağlantılı. Bu anlamda politika, bir yeni başlangıç imkanı sunmuyor bireylere; tersine, gidilmiş yolları tekrar tekrar adımlamak gerektiğini empoze ediyor. Emin yolları göstererek, özgürlükleri kısıtlıyor politika. Arendt; bu anlamdaki politikanın karşısına, andığım gibi çoğulcu, özgürlükçü ve sürekli yeni bir başlangıç sunan siyaset kavramını koyuyor.

Arendt’den (ve Carl Schmitt adlı Alman hukukçudan) yola çıkan birçok yazar, son otuz yıl içerisinde benzer kuramlar oluşturdular siyaset felsefesinde. Bu kuramların çoğunda bir kavramsal ayrım yapılıyor. Almancada “die Politik/das Politische”, Fransızcada “la politique/le politique” İngilizcede ise “the politics/the political” kelimeleriyle yapılan ayrımı, politika/siyasal diye Türkçeye çevirebiliriz. Hannah Arendt’in siyasal kavramı, demokrasiyi de sorgulayabilen, iktidarın kötüye kullanılmasını değil, bizzat kendisini eleştiren bir perspektif sunuyor.

Demokrasi, siyasalın tarihsel bir şekillenişi sadece. Geldiğimiz “son durak” değil. Tabii Türkiye gibi demokrasiden çok uzakta duran devletler için biraz tuhaf tınlayabilir bu sözlerim. Diğer yandan Avrupa devletlerinin hâldeki otoriterleşme tehlikesine bakınca da, demokrasiyi savunma zorunluluğu tartışmasız gibi geliyor. Ama eğer bu bağlamda demokrasinin krizinden söz ediyorsak ve Türkiye ya da Avrupa’da –farklı boyutlarda da gelişse– “otoriter demokrasi” ve “temsili diktatörlük” eğilimlerini tespit ediyorsak, bu gelişmelerin en önemli nedeni politikanın demokrasiye saplanıp, kurumsallaşmasında yatıyor...

Siyasalın sunduğu perspektif, bizi bu çıkmaz sokaktan çıkarabilir.

..............................................................................................
Aralık 2017ö www.hakanguerses.at



<-geriye: