TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Foto: Dietrich Sattmann.

Freud, Kogler ve kişiliğimizin en dibe gömülü en büyük kısmı!

Multi medya sanatçısı Peter Kogler’in, Freud’un yanına sokulup, ondan aldığı süflelerle yapmak istediklerinden biri -ki en önemlisi-, bizi o zor ve tehlikeli yolculuk için ayartmaktır. Dikkatimizi, bilincimizin suyun üstündeki, suyun hemen altındaki ve suyun en dibindeki en geniş sürecine çekmektir. “Bilinçdışı”na yolculuk zor ve tehlikelidir ama, kişiliğimizin en geniş alanının suyun altında gömülü olduğu bilgisi de bir o kadar ayartıcıdır.

Viyana – Mümkünse evden erken çıkar, gideceğim yere yürüyerek ulaşmayı yeğlerim. Michael Haneke’nin yeni filmi “Mutlu Son” (Happy End) düşmüş sinemalara. Diğer sinema salonlarına nazaran oldukça sakin ve orta uzunlukta bir akşam yürüyüşü yapabileceğim mesafedeki Votiv Kino’yu kestirdim gözüme. Yürüyüş için, Viyana’nın en sevdiğim ve tercih ettiğim güzergâhlarından biri. Uzun bir süre Tuna Kanalı’na paralel yürüyüp, bir yaya köprüsünden karşı tarafa geçip Währing belediyesinin tarihî dokusu yoğun, trafiği tenha yapıları arasındaki -kimi taştan- sokaklarından her defasında farklı, yeni bir labirent çizerim. Birçok labirentin uğrak noktalarından biri -bazen uzaktan ama bir şekilde- Sigmund Freud Müzesi olur.

O akşam, Votiv Kino’nun yoluna düştüğümde en kestirme yolu tercih edecektim. Sinema fuayelerinde oyalanmak, vizyonda olan diğer filmlerin afişlerine bakmak, yakında gelecek filmlerden haberdar olmak, her zaman heyecan verir bana. Uygun yer bulmak açısından da mümkünse erken gitmeyi yeğlerim. Planda “kestirme yol” olunca, Berggasse’nin girişine yakın bir yerde yer alan Sigmund Freud Müzesi’nin önünden geçmek farz olmuştu. Viyana çoktan -binbir ışıklandırma eşliğinde de olsa- akşam karanlığı içindeydi. Freud’un müze haline getirilen evinin önünden hızla geçip gidemedim bu kez. Hayır, o saatte müzenin kendisi açık bile değildi. Yolumu kesen, müzenin hemen yanında, yapışık duram küçümencik bir mekândı! Biri çıkmış, o küçümencik mekânı çok ilginç bir şekilde, ilginç bir gösteri merkezine çevirmişti. Meramını anlamadan geçip gitmek mümkün değil.

Yola erken çıkmanın hesapta olmayan bir avantajını kullanmak üzere durakladım; elim cep telefonuma uzandı, zamanı öğrenmeliydim öncelikle; eh, böyle bir gösterinin birkaç kare fotografını çekeceğim de kesindi. O küçümencik odada serginenen marifetin sahibi, Peter Kogler: Tirol eyaletinin başkenti Innsbruck doğumlu, Avusturyalı bir multi medya sanatçısı. O da, birçok “güzel sanatlar düşkünü” gibi Viyana Güzel Sanatlar Akademisi’nden mezun. Kogler, Sigmund Freud Müzesi ve Ergo Sigorta AG’nin desteğiyle o küçümencik, kapısı sokağa açılan giriş kat odacığını, ilginç bir manipülasyonla bir gösteri mekânına dönüştürmüş.

İçeri ile dışarı’nın sınırlarını yok etmek

Kogler’nın derdi ya da meramı, bizi, dışarısı ve içeri arasındaki sınırları yok ederek oldukça dinamik bir hal sergileyen “zihinsel süreçler”de bir yolculuğa çıkarmak. Böyle bir şeye kalkışırken iki temel araçla çıkıyor karşımızda. Araçlarının ilki ve esas olanı, mekânı -kelimenin gerçek anlamında- bir bütün olarak tek bir görselin tuvali olarak kullanmak; dört duvar, tavan ve taban o aynı tuvalin parçası haline getirmek. İkinci adım, elde edilen o görüntüyü 300 vatlık bir ampulle aydınlatmak! Sonuç ne peki? Sonuç, bir mekânın dışarısı ve içerisi arasındaki sınırları yok etmek!
Yaratılan görüntüyle karşı karşıya kaldığınızda, gerçekten de ani bir çarpılma yaşıyorsunuz; şaşırıyor, fikir olarak inanılmaz buluyorsunuz, ürperip titreyenler de olabilir. Gündüzden serpiştiren güz yağmurundan sonra, serin bir havada ilerleyen akşam vakti sokaktasınız; “dışarısı ve içerisi arasındaki sınırları yok edildiği” bir görüntü, sımsıcak evi özletebilir zira. Bu da ansızın yüz yüze geliniverilen gösterinin, seyircisine saldığı korku sayılabilir.

Neden başka bir yer değil de, Sigmund Freud Müzesi’ne yapışık o küçücük oda peki? Hem bu seçimin, hem de mekânı manipüle etmede tercih edilen yolun (çizimin ya da formun) Freud’la bir ilgisi mi var? Elbette! Peter Kogler’nın bu çalışmasında, Freud’un “topografik kişilik kuramı”yla çakışan, ona işaret eden bir görsel girişime tanık oluyoruz.

“Bilinçdışı”na yolculuk zor ve tehlikelidir

Bilen biliyordur; “topografik kişilik kuramı”, Freud’da bilincin düzeylerini ifade eder. Bilinç, bir buzdağına benzetilir. Bizim “bilinç” dediğimiz, sadece suyun üstünde kalan kısımdır. Suyun hemen altında, “önbilinç” (bilinçöncesi) yer alır. Hem en altta hem de en geniş alanı kaplayan kısım ise “bilinçdışı”dır. Çoğu zaman sadece bilinci -yani suyun üzerindeki kısmı- varsayar ve kabul ederiz; zira, olup biten her şeyin farkında olduğumuza inanmak iyi gelir hepimize. Oysa, farkında olduklarımız, ruhsal yaşamımızın sadece çok küçük bir kısmını oluşturur. Biraz daha gözükara olanlarımız, “farkında olamadıklarımız”la aramızda bir köprü gibi duran “önbilinc”e kement atar arada bir ya da kimi sık sık belki! Suyun hemen altında -yüzeye oldukça yakın- kimi yaşantı ve bilgileri küçük bir çaba ya da dikkat yoğunlaştırmasıyla suyun yüzüne -“bilinc”e- taşıyabilenlerin kimi bununla yetinmez, “bilinçdışı”na doğru bir yolculuğa çıkmak üzere cesaret biriktirmeye başlarlar.

Bilinçdışı”na yolculuk zor ve tehlikelidir. Düşünsenize, kişiliğinizin farkında olmadığınız en büyük bölümüne el atacaksınız! Verili toplumsal sistemlerin “yasal düzlemi”nde, farklı ama kendi içinde oldukça bütüncül olan ahlakî disiplinlerin tartısında “kabul görebilemez” kişilik özellikleri! Yasadışı, mantık dışı, ahlak dışı... Bu haliyle “bilinçdışı”mız, “bilincimiz”in üzerinde sallanan bir demokles kılıcıdır aynı zamanda. Hayatta olduğumuz sürece her an özel tekniklerle galebe çalabilir; rüyalar, espriler ve dil sürçmeleriyle ortalığa saçılabilir çünkü. Yani, biz bunun da farkında değilizdir ama “bilinçdışı”mız sürekli “bilincimiz”i tehdit eder, suyun üzerine çıkmaya çalışır.

“Bilinçdışı”na yolculuk zor ve tehlikelidir ama, kişiliğimizin en geniş alanının suyun altında gömülü olduğu bilgisi de bir o kadar ayartıcıdır.

Kogler, bizi zor ve tehlikeli bir yolculuk için ayartmak ister

Multi medya sanatçısı Kogler’in, Freud’un yanına sokulup, ondan aldığı süflelerle yapmak istediklerinden biri -ki en önemlisi-, bizi o zor ve tehlikeli yolculuk için ayartmaktır. Dikkatimizi, hem bilincimizin suyun üstündeki, hem suyun hemen altındaki ve hem de -ki asıl önemlisi- suyun en dibindeki en geniş sürecine çekiyor. Yolculuğun ilk aşaması, “önbilinc”in sınırlarına dayanmaktır. İkinci ve son etapta işaret edilen ise, bilincin dışında kalan (“bilinçaltı”nın en dipteki) kısmıdır.

Peki, Kogler’nın ortaya koyduğu biyomorfik -geometrik halleri dışlayıp eğrisel uzanıp bükülen çizgilerle örülen- form, bizi bu yolculuğa nasıl çıkarmayı umuyor?

Dört duvarı, tavanı ve tabanı aynı tualin parçası haline getirerek, öncelikle -bize göre “gerçek” olan-  mekânı öteliyor, manipüle ediyor. İçeriyle dışarısı arasındaki sınırları kaybediyor, aralarındaki mesafeyi kapatıyor. Dibe dalmaya ikna olmamızın zeminini hazırlıyor böylece. Mekânı sarıp sarmalayan eğrisel çizgilerden oluşturulmuş ağın, dış görünümü iç mekana dönüştürmesi bu hazırlığın bir kısmı. Ortaya çıkarılan bu yeni, farklı, bize yabancı frekansla bir hayli dinamik bir hal sergileyen “zihinsel süreçler”imizin içine itiliriz; farklı bir deyişle, “bilinçdışı”na doğru yolculuğumuz başlasın istenir. Dolayısıyla, bütün bir mekânın eğrisel çizgilerle tek bir tuvale çevrilmesi, anahtar bir roldedir; zihinsel süreçlerin o (Freudî) dinamik anlayışına eşdeğer bir görsel olanaktır.

İçeri ile dışarı arasındaki sınırın yok edilmesi, “bilinçaltın”daki bir dizi şeyi dışa doğru (yüzeye) sürükleyecektir ya da biz “dib”e ineceğizdir. Ki bunu sağlayabiliyorsa bir görsel ya da bir tasarım dili, iç dünyamızdaki hayal gücünün karmaşık yapısına tutulan ayna olabilmiş demektir o. Öyle bir mekân manipülasyonun gerçekleştiği öyle bir an gelsin istenir ki, “bilinçaltı”nın en dipteki parçasına kadar inebilelim; tersinden söylersek, en dipteki en büyük parçayı, yüzeye taşıyacak konuma gelebilelim!

Olur mu? Olmaz mı? Olmaz öyle şey! Olur mu olur!.. Viyana’da yaşayanlar, bu kente yolu düşecek olanlar, bence gidip Kogler'nın "Schauraum Berggasse 19" adlı çalışmasını kendiniz görün.


....................................................................
28 Ekim 2017, huseyin.simsek@gmx.at 


<-geriye: