TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Bağımsızlık veya limonun suyu


ROHAT MİRAN

Bağımsızlık, bağımlılık ilişkisinden kurtulmaktır. Bağımsızlığın, hem bağlayan ve hem de bağlanan için yaratıcı bir dinamizmi vardır. Hem siyasal alanda ve hem de ruhsal olarak sağlıklıdır.

Daha önceki yazılarımda insanın evrensel nitelikte altı temel duygusunu konu edinmiş, her birini kısa ve öz içerikleriyle yazmıştım. Duyguları eğer bir karşılaştırma yapmak uygun olursa şayet, insan ruhunun matematiği olduğunu ifade edebilirim. Duygu merkezli terapinin geçmişi daha yeni ve 80´li yıllara kadar uzanıyor. Demek istediğim, yol uzun, duygu merkezli yazılarım eksik olmayacak.

Duyguları; kahvenin, yemeğin, meyvelerin vs. suyuna benzetiyorum. Limonun ekşi suyu olmasaydı, limon olmanın ne önemi olabilirdi! Duygusu olmayan ya da dondurulmuş, işlenmemiş, geliştirilmemiş duygu yokluğunu da taş, odun, metal vs’ye benzetiyorum. Her iki kategori de hayatın farklı alanlarında muhteşem önemli kullanım özelliklerine sahipler. Gel gör ki sözkonusu canlılar arası ilişki ve iletişimi olduğunda, limonun bir önemi, bir maddi veya manevi değeri olmuyor. Örneğin sevgiliye, içinde odunun anlatıldığı bir şiir yazmanın ya da evlilik yıldönümünde bir odun hediye etmenin pek de hoş görülecek bir yönü, kesin söyliyeyim, olmayacaktır ama taş ve metalden oluşan bir ev veya araba da hediye edildiğinde elbette bu işlenmiş maddelerin sevgili nezdinde bir önemi kuşkusuz olacaktır.

Peki ya yemeğin, limonun, meyvenin suyu hediye edilebilir mi? “Bu nasıl bir soru şimdi?” dediğinizi duyar gibiyim. Benim baktığım ve değerlendirdiğim noktadan çok da aykırı bir soru gibi görünmüyor. Eğer dış çevrenin, insanların veya nesnelerin üzerinizdeki etkisi düşük ama iç- evreninizin çekiciliği ve keşfi çok daha önemli ise kendiniz için, sevgilinizin size bir limon hediye etmesini değersiz bulmayabilirsiniz. Limonu bir düşünün. Doğal ve kimyasal madde katılmamış, olağanüstü kendi kendinini oluşturan bir yaratım... Bir insanın kendi kendisini yaratamadığı, varedemediği düşünüldüğünde, kendi kendisini yaratan limonun gücü olaganüstü seviyede hayranlık duyulacak bir değer gibi de gelebilir insana. Sanırım, anlatmak istediğim biraz daha görünür, hissedilir oldu.

Değişim değeri olarak duygusal bağımlılık

Duyguları alınır veya satılır birer değişim değeri olarak hissetmiyor ve algılamıyorum. Nesneler ile “satın alınan” duyguların, bağımlılık ilişkisi yarattıklarını, hatta zorunlu duygusuz ilişkilerin oluşumuna, yaşanmasına kaynaklık ettiklerini ve kadın ya da erkek olsun, gerginliğe sebep olduklarını, şiddetli ruhsal çatışmalara neden olduklarını düşünüyorum.

Satın alınan ve aslında işlenmiş bir metal veya işlenmiş taş olmaktan başka bir maddi değeri olmayan nesneler ile –hadi ben erkek olduğum için örneğimi erkek üzerinden sürdüreyim- bir erkek bir kadını “sevmeye” ikna edebilir ama o erkeğin, o kadının gerçek duygusuna erişebileceği ya da kadının gerçek bağımsız ve doğal duygusunu, kendisine işlenmiş metal veya işlenmiş taş hediye eden erkeğe hissettirebileceği konusunda hiç de iyimser değilim. Erkek maddi değeri ile duygu satın almak istiyor. Kadın maddi değer ile satın alınmak istiyor, veya satın alıyor o da. İkisi de duygularına dokunamayan “sevgi” satın alıyorlar.

Minimalist olmak konusunda Yunan filozofu Diogenes kadar cüretkar ve kinist değilim ama saf ve doğal duygunun madde veya nesneler yoluyla basit bir sahtekarlığa dönüştürüldüğünü söyleyebilirim. Diogenes’in sarsıcı bir duygu ve erdem erkeği oluğu söylenenilir. Benim yaklaşık dört on yılım maddi ile ruhsal dünyam arasındaki bağlantıyı kuramamakla geçti. Maddi varlığın içinde yaşıyorum ama madde ile aramda hiçbir duygusal bağ yok, olmadı, kuramadım. Bunu zayıflık olarak algıladım yıllarca ya da bilinçli olarak öyle algılatıldı. Eğer erken yaşlarda Diagones’ten haberim olsaydı, ben bu yazıyı yazmıyor, sizler de en azından bu yazıyı okumuyor olabilirdiniz. Madem okudunuz, o halde ben devam edeyim.

Karakter özellikleri üzerinden duygusal bağımlılık

Şimdi gelelim duygusal bagımlılık konusuna. Fark ettiyeseniz yukarıda nesneler üzerinden duygusal bağımsızlığı konu edindim, şimdi ise, karekter üzerinden duygusal bağımlılığı anlatacağım.

Duygusal bağımlılığın üç ana karakter başlığı var; öz-değer, kendini beğenmemek ve sevgi blokajı.

Öz-değer: Bir nevi kendi kendisiyle barışık olma hali bu. Kendini olduğu gibi kabul etmiş olmak yani. “Ben, şundan, şundan değerliyim” şeklinde bir kıyasla değil de, “ben her ne isem, bu halimle kendimden memnunum” diyebilen nedensiz, sebepsiz bir iç ses, bir iç-değer. Kendisini yetersiz hisseden, öz-değeri düşük olan ruhsal hallerde ise, değersizlik bagımlılığı oluşuyor. Bu tür bir karakteri, sürekli dışarıdan birilerinin değerini tasdik etmesi, onaylaması gerekiyor. Eş, dost, arkadaş, uzak-yakın çevrede bulunanların bu “olağanüstü öz-değersiz varlığı” onaylamaları ve övmeleri gerekiyor ki “mutlu”, “değerli” olabilsin. Aksi takdirde, sürekli dışsal veya maddesel değerler yaratarak değerli olmaya çalışır. Bu anlamda, çok para harcayan kadınlara, çok lüks araba ev vs. alan erkeklere dikkat etmenizi isterim. Kendi kişisel özellikleri ile çatışmalı bir birey ile karşı karşıya olduğunuzu fark edebilirsiniz. Hatta o kişi, kendi kişisel değerinin bile farkında olmayabilir. Dışarıdan değer ithal eder. Zor ve kaotik bir içsel yolculuktur bu.
 
Kendini beğenmemek: Her şeyden önce yukarıdaki duruma benzer şekilde, bir kıyaslamanın olmaması gerekiyor. Yani bir limon kendisini nasıl ki, avakado ile kıyaslamıyorsa, bir insan da, kadın veya erkek, kendisini hiç kimse ile kıyaslamadan sevebiliyorsa ya da diyelim ki bir erkek kendisini George Clooney ile bir kadın kendisini Julia Roberts ile ya da komşusu, arkadaşı, yandaşı, öndeşı ile kıyaslamadan olduğu gibi kabul edip, beğenip sevebiliyorsa, kendisini seviyor, kıyaslama yapmıyor denebilir. Kendini seviyorsa, kendinde bir değer bulabilmiştir. Bu kısmı, narsistce bencil olmamaya dikkat çekerek bitireyim. Ama eğer kendisini beğenmiyor, yetersiz buluyorsa, işte o zaman bağımlılık oluşuyor. Birinin onu sevmesi, beğenmesi, değer vermesi gerekiyor ki o da kendisini sevebilsin. Böyelece bağımlılık sarmalında döner durur. İlginç olan ise, kişinin bundan haz alması olacaktır.

Sevgi blokajı: Bu karakter, anne ve babaların, çocuklarının oyuncak ve arkadaş tercihlerine karar vermeleri, yani çocukluk döneminde, kişinin kendi oyuncak ve arkadaşlarına kendisinin karar vermemiş olması ile başlatılabilir. Burada sözkonusu olan, duygusal bağımlılık ile bağımsızlık arasındaki ilişkiyi, dengeyi anne ve babanın kuramamış olmasıdır. Yeterli düzeyde özgüven kazandırılmamış, sürekli kontrol altında tutulmuş kişilik, belki de yaşamının sonuna kadar sürebilecek bir sevgi blokajına hapsedilmiştir. Bu erkek ya da kız çocuğu olabilir, fark etmez. Anne ve babanın çocuğunun ergen ve yetişkin olduğunu fark edememeleri, çocuklarda, gençlerde, sevgi blokajının oluşmasını ve karşı cins söz konusu olduğunda, doğrudan ve otomatikman kontrol refleksini harekete geçirmelerine sebep oluyor. Böylece eş olduklarında ise, sevgiyi derinleştirmek yerine, kontrol derinleştiriliyor ve sevgi bloke edilmiş olarak, deyim yerindeyse, “sandıkta” bekletiliyor. Ve böylece bir gün sandıkta olanı çıkarabilemek umuduyla, eşlere beklentili duygusal bağımlılık refleksi geliştiriliyor.

Son cümleyi sevdiğim Analitik Psikolog C. Gustav Jung'un şu sözü ile bitirmek istiyorum: “Dışarıya bakan kişi, rüya görür; içeriye bakan ise uyanır.“


..................................................................
Ekim 2017, rohatmiran@hotmail.com
Psikolojik Danışman


<-geriye: