TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Fotograf: https://tedmem.org/mem-notlari

Misafir işçilikten vatandaşlığa geçişte gelinen yol

“Göç” sözcüğü her zaman beni biraz hüzünlendirir. Göç, göç edilen yerde nelerin beklediğini bilmeden, bazen uzun bazen de dönüşü olmayan bir yolculuktur. Göç kelimesinin içinde, nedeni ne olursa olsun, doğup büyüdüğü topraklardan gitmek zorunda kalmış, geldikleri yeni ükelerde yeniden yaşam kavgası veren insanların hikâyeleri saklıdır.

RESMİYE ASLAN

Viyana
- Avusturya genel seçimleri yaklaşırken, siyasi partilerin söylem ve programlarında her seçimde olduğu gibi, bu seçimde de “yabancılar” ülkenin önemli sorunlarından biri olarak görülüyor. Fakat bu seçimde, öncekilerden farklı olarak Türkiyeli seçmenler daha önplanda. Türkiye’de geçen Nisan ayında yapılan referandum sürecinde, Türkiye siyasetinin Avusturya’ya taşınmasıyla Türkiyeliler arasında zaten var olan siyasi ve dini kurumlar arasındaki gerginlik sokağa da taşmıştı. Gerginlik, iki devlet arasındaki ilişkilere yansırken, dananın kuyruğu “çifte vatandaşlık” konusunda koptu. Referandum sürecinde, bilerek ya da bilmeyerek Avusturya vatandaşlığına geçen Türkiyelilerin önemlice bir kısmının aynı zamanda Türkiye vatandaşı oluşları gündeme oturtuldu.

“Çifte vatandaşlık”, Avusturya yasalarına göre suçtu. Avusturya’nın vatandaşlıkla ilgili yasası, Avusturya vatandaşlığına geçenlerin geldikleri ülke vatandaşlığından tamamen çıkmış olmalarını şart koşar. Dolayısıyla, Avusturya’da “çifte vatandaşlık” gayri resmi, yasadışı bir durumdu. Bunun gündeme oturması, sağcı ve ırkcı partilerin ekmeğine yağ sürdü, Türkiyeli göçmenlere karşı söylemlerini daha da sertleştirdiler. Önümüzdeki seçimde oylarını artıracakları kesin görünüyor. Tüm bu gelişmeler, aynı zamanda Avusturya’nın “yerli halkı”nın Türkiyelilere bakışını da olumsuz yönde etkiledi. Seçim öncesi çok fazla dile getirilmese de bu durum seçim sonrası tekrar gündeme gelecek ve Türkiyeli göçmenlerin başını ağrıtacak gibi görünüyor.  

“Göç” sözcüğü her zaman beni biraz hüzünlendirir. Göç, göç edilen yerde nelerin beklediğini bilmeden, bazen uzun bazen de dönüşü olmayan bir yolculuktur. Göç kelimesinin içinde, nedeni ne olursa olsun, doğup büyüdüğü topraklardan gitmek zorunda kalmış, geldikleri yeni ükelerde yeniden yaşam kavgası veren insanların hikâyeleri saklıdır. 1960’larda, İstanbul Sirkeci Garı’ndan binip Avusturya’ya gelen tahta bavullu, tezek kokulu adamlarla başlayan göç hikâyelerini bilmeyenimiz var mı? O adamlar (kadınlar istisnaydı), geldiler ve bir daha dönmediler. Düşük ücret karşılığı vasıfsız, en ağır işlerde çalıştılar. Dil bilmiyorlardı. Almancayı el ve göz hareketleriyle konuştular. Vatan kırk metrekareydi. Bir odası ve bir mutfağı, bazılarının da sadece bir odası vardı. Çoğunun pencerelerinden içeriye güneş girmeyen evler, vatanlarıydı. Duvarlarında siyah beyaz fotoğraflar asılı olurdu. Aşık Mahzuni, Neşet Ertaş, Yüksel Özkasap dinlenilirdi. Gülüşlerini, ağıtlarını, acılarını, türkülerini, kırk metrekareye sığdırmışlardı. İşte onlar, Türkiyeli misafir işçilerdi.

Türkiyeli göçmenler 1970’lere kadar misafir işçilerdi, geri döneceklerdi; dönmediler, kalmaya karar verdiler. Ne oldu da geri dönmeleri beklenirken burda kalmaya karar verdiler? Biraz gerilere giderek kısaca bakmak gerekirse, en önemli neden, Türkiye’deki siyasi istikrarsızlık ve ekonominin kötüye gidişi oldu. Dönmekten vazgeçildiği gibi ailerini de getirdiler. 1980’lerde siyasi mültecilerin gelmesi, 1990’lara kadar yoğun olarak sürdü. Bundan sonrasında artık “misafirlik” bitmiş, kalıcı “Türkiyeli göçmen” olunmuştu. 1989 yılında Yugoslavya’da patlak veren savaşla birlikte, oradan da mülteciler gelmeye başladı. Diğer ülkelerden gelen göçmenlerle birlikte, göçmen nüfüs sayısı sürekli yükseldi.  

Bu arada, Avusturya göçmenlerin haklarını kısıtlayan ve devam eden göçü engelleyecek yeni uygulamalara geçti. Bu uygulamalar, kalmaya karar veren Türkiyeli göçmenleri de olumsuz yönde etkiledi, sorunlar büyüdü. İş bulmada zorluklar yaşanmaya başladı. İş başvurularında Avusturya vatandaşı olanlara öncelik tanınırken, işten çıkarmalarda öncelik “yabancılar”a veriliyordu. Küçük evlerde, kalabalık aile olarak yaşamakta zorlanıyorlardı. Oysa göçmenler de çalıştıkları işlerde kalabilme, kolay iş bulabilme, iyi işlerde çalışabilme, uygun konutlarda oturabilme olanaklarına sahip olmak istiyorlardı. Bu nedenle, 1990’larda az sayıda, esas olarak ise 2000‘li yılların başından itibaren Avusturya vadandaşlığına geçmeye başladılar. Artık, “Türkiye kökenli Avusturya vadandaşı”ydılar. Bu durum Türkiye’ye döviz akışını ve yatırımları engelledi. Artık Türkiye’ye gönderilen ve Türkiye’de harcanan paralar Avusturya’da kalıyordu.

Avusturya vatandaşı olmaları yaşamlarını kolaylaştırsa da tam anlamıyla Avusturya yeli halkı ve kültürüyle bütünleşemediler. Türkiye siyasetinin de etkisiyle, daha çok etnik ve dini kimliklerine sarıldılar. Göçmenlik sorunları etrafında birleşemedikleri gibi, siyasette de yeterli etkiyi gösteremediler. Bu sırada, Avuturya’da sosyal haklar kısıtlanmaya başlandı. Bunlardan bazıları şunlardı: Kıdem tazminatında yapılan değişiklik, neden göstermeksizin işten çıkarma, işe alınma ve çıkarılmada yapılan sözleşmelerin patronların inisiyatifine bırakılması. Taşoren firmaların kurulmasıyla, çalışanların iş güvencesi iyiden iyiye ortadan kalktı. Sendikalar devre dışı bırakılarak, çalışanlara verebilecekleri destek azaltıldı. Bundan en çok (yerli ve göçmen) işçiler ve emekçiler zarar görüyor.

Göçmenler her ne kadar ekonomik nedenlerden dolayı Avusturya vatandaşlığına geçmiş olsalar da ülkelerinden ve kimliklerinden vazgeçmediler. Bu durumda, “çifte vatandaşlık” bir insan hakkıdır. Öncelikle Türkiye kökenli kurum ve kuruluşlar, sivil toplum örgütleri ve siyasetciler, bu durumu gündeme getirmeli, tartışmaya açmalılar.
                         
............................................................
resmiye.aslan1511@gmail.com


<-geriye: