TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Fotograf: Hallac Medien / Hüseyin Şimşek.

50 yıl öncenin “el kapıları”nda değiller artık!

50 yıl öncesinin “el kapıları”, artık “yeni vatan” olarak tanımlanıp görülüyor. Geride kalan 53 yıl içinde, Tükiye kökenli “misafir işçiler”den birden fazla “ulusal azınlık” ortaya çıkmış durumda. Türkiye’den gelenlerin Avusturya’ya kazandırdığı azınlıklarla ilgili ilk tanınmalar, dinî temelde oldu. Bugün artık, “ulusal topluluk” ya da “dil azınlıkları” çerçevesindeki hak ve özgürlüklerin, bunlar için de resmî olarak gündeme alınması gerekiyor.

HÜSEYİN ŞİMŞEK

Viyana
- Türkiye’den Avusturya’ya resmî anlaşmalar çerçevesinde planlı ve kitleler halinde işçi göçü, 1964 yılında başladı. Ondan önce, içinde işçilik de olmak üzere çok farklı nedenlerden dolayı ve kendi bireysel çabalarıyla Avusturya’ya gelmiş Türkiye kökenli bireylerden oluşan küçük bir grup vardı sadece. Yani işçi göçünden önce, kelimenin gerçek anlamında bir “Türkiye kökenli bir toplum”dan söz edilemezdi. İlk göçten 53 yıl sonra, 2017’de Avusturya’daki Türkiye kökenli nüfusun toplamı 275 binin üzerinde. Bu nüfusun üçte ikisi, “ikinci vatan” ya da “yeni vatan” olarak tanımladığı bu ülkenin vatandaşı. Önceki yazılarımda, bu nüfusun ulusal, dinî, poltik temelde yekpare olmadığını; Avusturya’ya yeni ulusal ve dinî azınlıklar kazandırdığını ele almıştım.

Bu yazıda, 50 yıl öncesinin “el kapıları”nın artık “yeni vatan” olarak tanımlanıp görüldüğünü irdelemektir amacım. Türkiye’den gelenlerin Avusturya’ya kazandırdığı azınlıklarda ilk tanınmalar, dinî temelde elde edilmiş durumda. Fakat bugün artık, hem aynı hem de farklı ülkelerden getirilen “misafir işçiler”den ulusal temelde de burada birden fazla azınlık doğduğuna göre; “ulusal topluluk” ya da “dil azınlıkları” çercevesindeki hak ve özgürlüklerin, bunlar için de resmî olarak gündeme alınması gerekiyor. Konuyu, sadece Avusturya’nın Tükiye kökenli yeni ulusal/dil azınlıkları açısından ayrıntılandıralım şimdi.

Geride kalan 53 yıl içinde, Tükiye kökenli “misafir işçiler”den birden fazla azınlık ortaya çıkmış durumda. Kalabalık olma sırasına göre ilk dördü şöyle: Türkler, Kürtler, Zazalar, Asurlar. Başka ülkelerden gelenleri de var, ama bu azınlıkların nüfusunun çoğunluğu Türkiye’den gelmedir. Örneğin, Türkiye’den gelen Ermeniler de var, fakat Avusturya’daki Ermeni azınlığının ezici çoğunluğunun Türkiye’den geldiğini söyleyecek durumda değiliz. Ya da Arapların, Rumların vs.

Şimdi, eğer 53 yıl içinde oluşan bu Tükiye kökenli yeni ulusal azınlıkların, topluca eski devletlerine kesin dönüş yapma; Avusturya devleti ve hükümetinin de bunları topluca sınırdışı etme gibi bir planı yoksa gündemde; artık içlerinde dört kuşağı barındıran bu azınlıklar için Avusturya, onlarca yıl öncesinde olduğu haliyle “el kapısı” değil, “yeni vatan”dır, kendileri de “misafir”, “sezonluk”, “yabancı işçi”, “göçmen işçi” vs değil, “yeni Avusturyalılar”dır. İşgücü transferi çerçevesinde Avusturya’ya Türkiye’den gönderilen insanların, “misafir” ya da “sezonluk” olmadıklarını anlamaları, yakın zamanda ya da bugün varılmış bir sonuç da değil zaten. Türkiyeli işçiler, 1970’ten başlayarak ama kitlesel bazda esasen 1974-75’ten itibaren, eş ve çocuklarını da yanlarına aldılar.

Misafirlikten çıkış, aşama aşama oldu

“Misafir” ya da “sezonluk” işçi  konumundan çıkış, iki aşamada gerçekleşti. İlk Aşama, 1970-74 arasını kapsar. İşçi/iş gücü transferi, sezonluk ya da verili işin bitimine kadarlık süreler çerçevesinde başlatılmıştı. Sezon sonunda ya da iş bittiğinde, önemli oranda dönüldü gerçekten de. Bu Türkiye’ye dönenlerim kimi, tekrar “davet” alıp Avusturya’ya geldi. Bir daha davet almayanlar, davet aldıysa da “misafir işçiliği” cazip görmeyip davete icabet etmeyenler de oldu.

Öte yandan bir kesim de vardı ki, sezon ya da verili iş bitti diye, Türkiye’ye dönmedi; kendine başka bir iş buldu, kışın randıman alınamayan inşaat sektörünün dışında bir yerde çalıştı. Ki bu sezon ya da verili işin bitimi durumu, fabrika işçiliğinde değil, daha çok ilk işçi göçünün yaşandığı ikinci temel alan olan inşaat sektöründe söz konusuydu. Yani fabrika işçiliği ya da hizmet sektörü, ilk yıllarda da daha stabil alanlardı. 1970-74 döneminde, sadece yaz-bahar aylarında değil, dört mevsim çalışmanın, yani Avusturya’da kalmanın yolunu bulanlar çoğaldıkça, bu kitle, “misafir işçi” değil de “yabancı işçi” şeklinde tanımlanır oldu. “Misafir işçi”  konumundan çıkışın ilk, aşaması böyle gerçekleşti. İşçi hâlâ yabancı, hâlâ tek tabanca, hâlâ “gurbet”te olduğu havasındaydı; ama, işinin daimi bir düzene girmiş olması önemli bir gelişmeydi.

İkinci aşamaya, 1974-75’ten itibaren geçildi. Ki “misafir işçi” tanımı, statüsü ve dolayısıyla zihniyeti, 1974-75’ten itibaren artık kelimenin gerçek anlamında gerilerde kalacaktı. Bu dönemden sonra, Türkiye kökenli işçi nüfusun yapısında çok daha önemli değişiklik ve çeşitlenmeler gündeme geldi. Sezon ya da verili bir işin bitiminde dönmeyen, düzenli çalışan insanlar artık baraka, işçi lojmanı ya da işçi yurdundan çıkarak, yavaş yavaş evler kiralamaya başlamışlardı. Bunun çok önemli bir sebebi vardı; eşlerini ve çocuklarını getirecekler, “aile birleşimi” sürecine gireceklerdi. Sadece, tekil ve çoğunlukla “erkek” işçilerden oluşan bir toplum kalmayacaktı ortada. Eşlerin getirilmesiyle nüfustaki kadınlar çoğalmış; gençler ve çocuklar, buradaki Türkiye kökenli azınlıklara şen şakrak, dinamik bir görünüm kazandırmıştı.

 “Misafir işçiler”, 1970’lerle netleşip yaygınlaşan kendi düzenli kalışlarına, 1974-75’lerle birlikte eş ve çocuklarını yanlarına almayı da eklediklerinde, “misafirlik”lerine artık noktayı koymuş oldular. Avusturya’daki konumlarının yeni anlamlar yüklenmesine neden oldular, kendileriyle ilgili yeni sosyolojik tanımlamaların zeminini hazırladılar. Hâlâ doğdukları ülkenin vatandaşı kaldıkları için, yeni dönemde “yabancı işçi” ya da “göçmen işçi” sayılacaklardı. 1980’lerden itibaren Avusturya devletinin vatandaşlığını almaya başlayanlar, “göçmen vatandaş” şeklinde tanımlanacaktı yavaş yavaş.

Yaşadıkça Avusturyalı, ölünce Türkiyeli

Hâlâ Tükiye vatandaşı olanların çoğunluğu, Avusturya vatandaşı olanların neredeyse tamamı, artık burada. Emekli olanların, yaz-bahar aylarını Türkiye’de geçirmeleri bu durumu değiştirmiyor. Ezici bir çoğunluğun, “ölene kadar” kesin dönüş yaptığı yok. Yıllar önce, çocuklarının geleceklerini de bu ülkede inşa etmeye karar vermeleri, bunun temel nedenlerinden biri. 53 yıl sonra, artık dört kuşağı barındırıyor bu azıklıklar. İlk iki kuşak Türkiye, son ikisi Avusturya doğumlu. Yıllar öncesinin, tekil bir çalışma dünyası olan “gurbet”inden, “el kapısı”ndan söz edilemezdi. “Sıla”da bırakılanların -eşlerin ve çocukların- da “gurbet”e varmalarının üzerinden bile 30 küsür yıl geçmişti; gelinen yer çoktan “gurbet” olmaktan çıkmış, “yeni vatan” ya da “ikinci vatan” olmuştu. Kendileri de dört kuşaklık bir azınlık olarak, artık “yabancı” da  değil, “Yeni Avusturyalılar” idi.

Ki Türkiye kökenli “Yeni Avusturyalılar” için, değişen sadece “gurbet” olmamıştı; “sıla” da o eski “sıla” olmaktan çıkmıştı. Önemli bir kesimi için, yıllar önce yola çıktıkları komlar, köyler ya tamamen boşalmış ya da dönülmeye müsait değildi. Büyük kentlere yerleşen eş, dost, akrabaları çil yavruları gibi darma dağınıktı. İzin sezonunda, hepsini aynı kentte görebilme imkânı, çoktan beridir tarihe karışmıştı. Tümü ziyaret edilmek istendiğnde, izin süresinin önemli bir kısmı yollarda geçer, ama yine de yetmezdi.

Sebepler bu kadarla sınırlı değil elbette, ama sonuç itibariyle; “biraz para biriktirip” dönme hesabı tutmadı. Ne çok para biriktirenler, ne yıllardır sürünenler yaşadıkları sürece dönmeye yeltenmiyor. Sadece Avusturya’da doğup, büyüyüp, hayata atılanlar değil; Birinci Kuşak’tan hayatta olanlar da “dönmüyoruz buradayız” diyor. Dönemediği için çoluğunu çocuğunu getirme mecburiyeti yaşayan Birinci Kuşak, aradan yıllar geçip emekli olduktan sonra, bu kez çoluğu çocuğu burada olduğu için dönemiyor. Bu emekli kuşaktan olanların yapabildiği en “kallavi dönüş” tarzı, yaz-bahar aylarını “memlekette geçirmek”, yani bir anlamda “mevsimlik dönüş”le sınırlıydı. Yani, “mevsimlik işçi” olarak gelenler, 53 yıl sonra bu kez “mevsimlik emekli dönüşü” yapıyor sadece.

Kesin dönüş yapanlar, çok çok düşük sayılarda. Dönüşlerin ağırlıklı bölümü, hayattan göç ettikten sonra mümkün oluyor. Ne de olsa bu artık son göçtü ve “ölümden öte köy yok” idi! Şimdi, “hayatta kaldıkça burdayız” diyen ve çoğunluğu Avusturya vatandaşı olmuş bu insanlar, öldükten sonra ekseriyeti hâlâ Türkiye’de “gömülmek” istiyor diye, “Avusturyalı” sayılmayacak mı? Kaldı ki Avusturya’da defnedilenler bugün azınlıkta, ama sayıları günden güne artıyor. Birinci Kuşak’tan olup da Avusturya’da toprağa verilmek isteyenler bile var. Burada defnedilmek isteyen bu insanlar açısından en belirleyici ve ortak gerekçe şu: Ailenin kendisinden sonraki üç kuşağı burada; çocuklarının, torunlarının ve torunlarının çocuklarının “kabir ziyareti”nden mahrum kalmamak, onlara “daha yakın olmak”!

............................................................
huseyin.simsek@gmx.at  
www.huseyin-simsek.com  




<-geriye: