TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Boşları almak


ERHAN ALTAN

Eskiden de böyle miydi anımsayamıyorum. Nereye gitsem çayımı, kahvemi içer içmez bir garson gelip boşları alıyor. Daha içerken göz ucuyla bakışlarını masamda dolaştırdıklarını hissediyorum. Adeta bir atmaca gibi bekliyorlar bunun için. Derken, boşalır boşalmaz pike yapıp fincanımı veya bardağımı almalarıyla birlikte masam bomboş kalıyor. O masada geçirdiğim zamanımın, kısacık tarihimin izlerini siliveriyorlar. Halbuki ben o masayı, üzerinde duran bu keyif artıklarımla, yaşantı izlerimle benim yapmış, bir süreliğine oturma odama çevirmiştim. Şimdi dımdızlak. Peki niye bu yıkım? Çünkü: pahalı veya işlek cadde kenarlarındaki mekanlarda müşteriyi ikinci bir siparişe ya da mekanı terk etmeye zorlamak düşüncesinin; kenar sokakların müşteri tutmaya çalışan mekanlarında ise garsonun patrona hamarat görünme çabasının sonucu toplanıyor boşlar.

Masayı tekrar kendimin yapabilmek için yeniden sipariş vermem gerekiyor ki bu yeni tutunma çabasının akıbetinin ne olacağı da baştan belli. Parasından vaz geçtim, stresi cabası. Bir sisifos uğraşına girmeden terk ediyorum o mekanı, bir daha dönmemek üzere. Kendi boşluğumu bırakıyorum arkamda, tabii hiç kimsenin fark etmeyeceğini bilerek. Masa şimdi gerçekten bomboş, istedikleri oldu. Mekan sahipleri ve garsonlar, masaları ya dolu ya da boş görmek istiyorlar, bu iki halin arasındaki, doludan boşa (benim içinse boştan doluya) geçiş süresini mümkün olduğunca kısaltmak, mümkünse yok bilmek istiyorlar. Benim içinse kafe ya da çay bahçesi, tam o dolulukla boşluğun arasında var olan bir yer, daha doğrusu ben orada bu iki sınır arasındaki bölgede var oluyorum. Öncesinde yoktum, sonrasında ise siliniyorum, yani gene yokum. Eh o mekandaki kısacık varoluşuma düşman bir yere ben bir daha niye gideyim ki, bir daha gitmiyorum.

Tabii boşaltılmadan da boş mekanlar da var, ben o mekanlarda da ben olamıyorum: örneğin otobüs terminallerinin kafelerinde, büyük hanların çay ocaklarında… Olamıyorum çünkü o her türlü yaşam kıpırtısını emen vakum mekanlarda çözülmeye başlıyor, oralarda kendisi bir boş olarak alınmak üzere bekleyen bir ben oluyorum. Öte yandan boşluk gibi doluluğun fazlasına da gelemiyorum. Ne doluluk istiyorum ne de boşluk. Dolulukla boşluk arasında benim zamanım. Gözü alan dekoru ve duyguları harekete geçiren müziği ile “dolu dolu”; geveze ve “sevimli” garsonu ile “yoğun”; sağdan soldan laf atan, sürekli ilişki kurmak isteyen müşterileri ile “yapışkan”; kısaca beni kendisi gibi olmaya zorlayan mekanlarda da ben ben olamıyorum.

Dolulukla boşluk arasında, gittikçe geri çekilen bir doluluk istiyorum. O dolu boşluk üzerinden kuruyorum kendimi: içilmiş fincanımdan, kahvemi verdikten sonra çekilen garsondan; sandalyeme oturduktan sonra üstüme gelmeyi bırakan mekandan; beynimi ele geçirmeyen müzikten; yan masaların dünyalarında uzaktan gezindikten sonra çok gelince kaçmaktan, işte hep boş kalan yerlere büyüyerek kuruyorum geçici varlığımı. Geçici, çünkü kendi varlığımla dolmuş bir mekana dahi tahammülüm yok, kendimden de kurtulmaya geldim oraya, kendim de kendime fazlayım. Önce içime, boşluğuma alıyorum onları, sonra boşaltıp kendime yer açıyorum.

Orada bir vaha bulacağımı ummamıştım, üstelik bir süre sonra silinmeyi ben de istiyorum. Ancak silinmek istiyorum dediysem bu hem herhangi bir silinme değil hem de tamamen değil. Tamamen silinme düşüncesine kim tahammül edebilir ki? Gittiğim yabancı kentlerin bir daha asla göremeyeceğim kafelerinde bile benden bir şeyler kalsın istiyorum. Evet, silinmek istiyorum, ama bana dair bir artık kalacağını gizliden umarak. Hep böyle değil midir zaten?

Aradığım, bir başka varlıkla kendi varlığım arasında, her ikisinin de doluluk ve boşluk halleri arasında, ikisini de var eden bir karşılaşma… Benim orayı birazcık değiştirdiğim, orasının da beni. Arkadaşlık gibi. Birbirimize özel, tekrar edilemeyen spontan süreçlerin bir buluşma sevinci olarak. Spontanlığını hafifçe azaltıp yerine bir miktar süreklilik koyulan bir buluşma olarak kafeler… Doluyla boş arasında…


..............................................................
Temmuz 2017,
erhan.altan@chello.at 


<-geriye: