TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Bitmeyen travmalarımız ve Vank'ın Çocukları


ROHAT MİRAN

29 Mayıs'ta Viyana ÖGB Binası´nda, 1915 Ermeni soykırımından sağ kalan Dersim bölgesi Ermenilerinin, bu kez de 1937-38 Dersim Tertelesi’nde (katliamında) yeniden katledilmeleri ve katliamdan kurtulan çocukların dramını anlatan, Nezahat Gündoğan’ın yönetmeni, Kazım Gündoğan'ın yapımcısı oldukları ‘Vank’ın Çocukları’ adlı belgesel filmi izledim.


Beni Unutma Çiçeği“ denilen, Yunanca “Myosotis“ olarak bilinen beş taçyaprağı ve mavi, beyaz, lila renklerinden oluşan bir çiçek var. Birkaç farklı hikayesi anlatılan bu çiçeğin bir Alman efsanesine göre anlatımı da şöyledir; Tanrı tüm çiçeklere isim verdiğinde, kendisine isim verilmeyen bu çiçek bağırır; “Ey tanrım, unutma beni“ der.

Karamsar, hüzünlü ve buhranlı kış aylarının neredeyse geride kaldığı; günün, güneşin nazlı nazlı ruhumuzda yeniden ışıldadığı, rengarenk çiçeklerin umutla ve sevinçle açtığı Mayıs ayında, o bir saatlik belgesel film boyunca, kollektif ve bireysel travmalarımı-zı yeniden anımsadım ve bir kez daha hüzünlendim. Bu tür belgesel filmleri izlemek benim için hiç kolay olmuyor. Kurgu olmadığı için ve gerçek olaylar, gerçek hikayeler anlatıldığı ve her şeyden önce duygular doğrudan ve dolaysız aktarılabidiği için, bazen bu tür belgesel filmleri oturduğum koltukta rahat rahat izliyor olmak bile bana ızdırap veriyor. Bireysel ya da kollektif aidiyetlerinden dolayı insanların öldürülmelerini aklım, ruhum kabullenmiyor, bilgim kavramak için yetmiyor.

İzlediğim ve dinlediğim anlatımlar, bana bir kez daha dehşet verici bir hiçlik, boşluk ve sarsıcı bir sıradanlık duygulanımı verdi. “Neden oldu bunlar?“ sorusu, izlediğim belgeselden sonra ilkel bir cevaba tekabül etmekten başka bir anlatıma olanak vermedi, vermiyor. Kollektif ya da bireysel aidiyetlerimiz, varlığımız, siyasal ve kültürel cahilliklerin arasına sıkıştığında, birer kemik yığını olmaktan öteye geçmiyor olduklarını düşündüm.

Vank´ın Çocukları“ ama Tanrı tarafından unutulmamışlardı, tam tersine, onlar kendilerini unutturmak için bilerek susmuşlardı. Duygularını, yaşadıklarını, gördüklerini öyle hemen anlatamamışlardı, en az 70 veya 80 yıl kadar “unutmuşlardı“ kendilerini. Onlarca yıllık suskunluktan sonra konuştuklarında, “hatırladıklarında“ ise kendi belgesellerini bile izleyemeyemeden, ebedi suskunluğa gitmişlerdi. Bu belgesel film; yaşama şanslarını bulabilenler için, “evet biz öldürüldük, katledildik” dedirten bir “kanıt“. Fakat siyasal ve hukuksal anlamda hala imha edildikleri “bilinmiyor“.  Öldürüldüklerini, yok edildiklerini kanıtlayamamak veya bunun tartışmasını yapmak bile travmayı katman katman derinleştiren bir ruhsal yaralanma. Bu durum; yaşayan, yaşama şansı bulabilen nesiller için ağır bir dram. Film, başından sonuna kadar bu ağır dramı izlettiriyor.

Travmalar insan hafızasında ve ruhunda kaybolmazlar, bir kez travma yaşandı mı veya tanıklık edildi mi, o artık kişinin bir parçası olarak kalır. Hatta kişi, travma öncesi ve travma sonrası diye iki farklı hayat yaşar. Algısı, duygusu, tepkileri ve tavırları ile artık bambaşka birisi olur. Travmaya maruz kalmış aileler veya bireyler, çoğunlukla kendilerinden sonraki kuşakların hayata dair reflekslerini de belirlerler. Örneğin siyasal anlamı daha görünür olan “mücadele“ kavramını daha derinden irdelediğimizde, kollektif aidiyetinden dolayı travmatize olmuş generasyonlar üzerinden kendimize ulaşırsak hiç şaşırmayalım. Nesilden nesile aktarılan bozulmuş içsel istikrar da denebilir.

Travma”nın iki farklı tanımı var, biri hekimlikte “bedensel yara“ anlamına gelir; diğeri ise psikoloji biliminde, “ruhsal yaralanma“ olarak bilinir. Fiziksel yaralanmaların yanı sıra, insan ruhunun yaralanmasına, ruhsal ezikliklere sebep olurlar; deprem ve sel gibi doğal felaketler, savaşlar, soykırım, inkar ve imha, tehcir, katliama tanıklık etmek ve katliamdan kurtulmak, rehin alınmak, cinsel ya da fiziksel saldırıya uğramak, işkence, taciz, trafik kazaları, iş kazaları, ciddi sağlık bozulmaları, tehlikeli bir olaya tanıklık etmek gibi zorlayıcı ve kişinin başa çıkma yeteneğini aşan olaylar, travmaların ortaya çıkmasına sebep olurlar.

Bu yazıyı okuyabilenlerin doğdukları coğrafyada travma, içinde doğulan “sıradan“ bir ruhsal yaralanma. Şehirlerin veya dağların kökleri kazındığında, parmaklarınıza ilk olarak insan kemikleri değiyor. Yani kollektif aidiyeti veya kişisel aidiyetinden dolayı, ruhsal ve sosyal istikrarı bozulmayan aidiyet yok gibidir.

Ezilenlerin ezilenleri

Vank, Dersim bölgesinde bir Ermeni köyü. “Vank´ın Çocukları“, Ermenilerin yaşadıkları dramı bu kez de bir başka boyuttan veya katmanlı bir boyuttan aktardı.

Belgesel bittikten sonra düşündüm üzerine; etnik ve kültürel olarak farklı da olsak acılarımızın, hüznümüzün benzer olduğunu, birbirinden tek farkımızın ise acılarımızın derinliği olduğunu fark ettim. Acının derinliğini ne belirler peki? Beklenmedik ‘kimseden’ darbe alınırsa, acı fiziksel olmaktan çıkar, duygusal bir anlam kazanır. Fiziksel acı, duygusal acı ile birleştiğinde ortaya bir dram çıkar. Ermeni katliamı bu anlamda benim için aynı zamanda bir dramdır. Bir kısım Kürtlerin yaşattıkları bir Kürt dramıdır.
 
1915 yılında Ermenileri yok eden planlı ve sistematik katliamdan “sağ kurtulan“ Ermeni çocuğunun, bu defa 1938 Katliamı’ndan sonra hayatta kalabilmek için kendi etnik aidiyetini gizlemek zorunda kalarak, “unutarak“ o dönemlerde, görece daha az tehlikeli görülen ve ama uzun süredir ve ama hala şiddete ve imhaya maruz kalan bir başka etnik aidiyeti korunak, sığınak olarak tercih etmek zorunda kalması, üstelik o sığındığı aidiyetin, kendilerini katleden suçlu bir aidiyet olması, benim için tarifi zor bir “tanıklık“ oldu. Rahatsız oldum. Kollektif “acılarım“, bir anda sıralamadaki yerini kaybeder oldu. Tıkandım. Benim için bu nedenle çok zor bir yazı oldu bu.

Aidiyetlerinden dolayı insanların katledilme ilkelliği, insanlığın hala var olma basitliğini, var olma sıradanlığını, var olma mükemmelliğini idrak edemediklerini düşündürüyor bana.

Bilgisayarımda uzun süredir sadece bir tek CD bulunuyor. Bu düşüncelerimi Aram Dinkjian’nın udunu dinlerken yazıya aktardım. “Unutmayın bizi“, dedirtiyor ısrarla.


........................................................................................
Psikolojik Danışman
rohatmiran@hotmail.com




<-geriye: