TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Yiten dayanışma

Derdim futbol değil, birtakım sevinçlerin tadını kaçırmak da değil. Yitip giden dayanışmanın izlerini arıyorum el yordamıyla. Çok fazla ilerlenmiyor, çığır açıcı bir tanıya da varılamıyor. Yakalayamadığım, yakalamaya çalıştığım bir şeyler var orada. Travmalarımızın gizli yerçekimiyle düşüyoruz bu çıplak rekabetin içine ve ötekini düşmanlaştıran izolasyonuna.

Sporlar hep en iyinin seçildiği yarışlardan oluşuyor. Biz de bu en iyinin seçilişini heyecanla izliyor, onun başarı ve sevincini adeta kendi başarı ve sevincimizmiş gibi yaşıyoruz. Hele hele kazanan bizim tuttuğumuz bir takım ya da kişi olursa işte o an kendimizden geçiyoruz. Ancak o an sadece kendimizden geçmiyoruz, biraz da kendimizden vazgeçiyoruz. Şimdi bu da nerden çıktı değil mi? Ne var bunda, tutuğu takımın başarısına sevinmekte ne var diyeceksiniz. Böyle yazdığıma bakmayın, ben de aynı durumdayım. Ama işte orada kendimizi, kaybeden tarafla birlikte bir parçamızdan koparmıyor muyuz? Kaybedenlerin üzüntüsünü bilmek istemiyoruz; hele hele karşı takıma karşıysak, seviniyoruz bile üzülmelerine. Onların üzüntüsüyle bizim sevincimiz arasındaki tercihin kimden yana yapılacağı çok belli.

Babam futbol maçlarında zayıf olanı tutardı, anlayamazdım. Bunun tam tersine “iyi olan taraf kazansın”ın ardına sığınır, güçlüyü tutardım. Hatta bazen zayıf olan takım öne geçerdi, babam bu sefer de zayıf duruma düşen takımı tutardı. Bense babamın eski takımına geçerdim o zaman. Gençtim, enerji doluydum, anlamazdım. Eh nihayet evrim kuramı da bir yarıştan, mücadeleden bahsediyordu ki bu da genlerimizde duruyordu herhalde. Doğamızın “en temel özelliği” yani. Dolayısıyla bu en temel özelliğin sporlarda karşılığını bulması kadar “doğal” ne olabilir? En iyi olan aradan sıyrılıp kazanmalı. Kazanmalı mı? Aradan sıyrılmalı mı?

Tabii ki acıtıyor yenilmek, ama yenince de başkasının acısına körleşiyorum. Her maç aynı zamanda ne olduklarını kestiremediğimiz travmalarımızın sahne aldığı bir oyun. Evet travma, çünkü yenmenin sevinci hemen dağılıyor ama yenilgi bir hayalet gibi yapışıyor nedense. Yenmek istiyoruz, bilmediğimiz travmalarımızın özgürleşme provası olarak, ama yendiğimizde unutuyoruz ötekinin acısını ve belki ötekinin travmasını depreştirdiğimizi. Bunun böyle olmak zorunda olmadığını, nasıl da köşeye sıkış(tırıl)mış bir halde kaldığımızı yıllar önce Helmut Neundlinger’in götürdüğü Wiener Sportclub’ün First Vienna ile oynadığı küçük derbi maçta görmek şansına sahip oldum. Rapid Wien taraftarlarındaki başat grubun ırkçı ve ayrımcılıklarından bıkmış bir taraftar kitlesi, Sportclub’ü desteklemeye karar vermiş yıllar önce. Benzeri bir gelişme de punkların desteklediği First Vienna’da yaşanmış. Helmut’un beni neye götürdüğünü bilmeden gittim ve bu iki takımın küçük derbisine ve küçük bir ütopyanın içine düştüm. Yuhalama diye bir şey yoktu, herkes sadece kendi takımını destekliyordu ama o da son derece ölçülü. Sportclub kalesinin arkasındaki tribündeydim ve First Vienna’nın bize karşı kullanacağı serbest vuruşta taraftarlar sadece ceplerinden çıkardıkları anahtarlarını sallayarak karşı takım oyuncularının dikkatini dağıtmaya çalıştılar. Hepsi bu. Dikkat falan dağıttığı yoktu tabii, karşı taraf düşman değildi ve hep birlikte eğleniyorduk sadece. En güçlü ritüel ise devre arasında gerçekleşti. First Vienna tarafından bir taraftar sahaya atladı, koşa koşa bizim tribüne gelip aramıza iltica etti. Hepimiz alkışladık. Bu her derbide tekrarlanan bir gelenekmiş. Bir sonraki derbide de bu sefer bir Sportclub taraftarı Vienna’ya iltica edermiş. Ayrı gayrı olmadığını, aslında hepimizin aynı olduğumuzu bundan daha iyi ne ifade edebilir? Bilemiyorum travmasını taraftarlık üzerinden çözmüş biri var mıdır? Bana daha ziyade deşelemekle kalan bir ilişkilenme gibi geliyor.

Tam bu yazıyı yazarken çıktı karşıma Murat Naroğlu’nun yazısı. Murat’ın sevincine gölge düşürmek istemem, üstelik ben de Beşiktaşlıyım. Birbirinden güzel cümlelerle ifade etmiş duygularını. Ancak bu cümleler bana “tutulan” takımın nasıl da gerçekliğinden soyutlaşmış bir gövde halini aldığını gösteriyorlar. Bir filme, tamamen bir kurgu olduğunu bildiğimiz halde inanmak gibi. Çünkü bize travmalarımızın, saklı özlemlerimizin, gizli arzularımızın sahne alıp vücuda geldiği bir gövde sunuyor bir takım tutmak. Oysa o gövdenin altından çok sular akmış. Ses çıkarmıyoruz örneğin özdeşleştiğimiz oyuncunun satılıvermesine, başkanın koruma alanındaki araziye otel dikivermesine, futbolcuların birbirlerinin veya teknik direktörün kuyusunu kazmalarına, hakemi aldatmalarına, bazen göz göre göre şike yapılmasına vs. vs. Alıyoruz hepsini içeri, tüm hücrelerimize yayıyoruz. “Şerefli ikincilikler” yaşamış bir takımın taraftarı olduğum için mazlumluk alıştığım bir durum. Ama bakıyorum da hepsi mazlum görüyor kendini. Sonuçta da yapılanlar da hep mazlumluk adına yapılıyor.
 
Bir takımı tutmak devasa bir soyutlama iradesi demek, çünkü o takım, o yapı yok aslında, dolayısıyla artık tutulamayacak bir şey kendisi. Rekabetçi bir şirket duruyor orada, dahası içine daha başka şirketlerin yuvalandığı bir şirket duruyor. Futbolu algılayışımız da, dayanışmayı anımsamayışımız da serbest piyasa ekonomisinin istediği filtrelere ne kadar çok benziyor değil mi? Ama fazla da atıp tutmamam lazım. Ne zaman Fener’in Beşiktaş’ı yendiği bir maçtan sonra gidip karşı tarafı içtenlikle kutlarsam o zaman belki aştığımı anlayacağım bunları. Bu olgunluğa ne zaman varırım, varır mıyım bilemiyorum, ama uzak olduğumu biliyorum. Maça daha en baştan yenik başlıyoruz.

Derdim futbol değil, birtakım sevinçlerin tadını kaçırmak da değil. Yitip giden dayanışmanın izlerini arıyorum el yordamıyla. Çok fazla ilerlenmiyor, çığır açıcı bir tanıya da varılamıyor.

Yakalayamadığım, yakalamaya çalıştığım bir şeyler var orada. Travmalarımızın gizli yerçekimiyle düşüyoruz bu çıplak rekabetin içine ve ötekini düşmanlaştıran izolasyonuna. Bunun kendisi bir travma, ve çağırıyor o eski travmayı, dayanışmanın yitimi travmasını.


.........................................................................
02 Mayıs 2017, erhan.altan@chello.at
 


<-geriye: