TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Avusturya’da “Türkiye kökenli” bir toplum nasıl oluştu?


HÜSEYiN ŞIMŞEK

Türkiye’de, “partili cumhurbaşkanı”na göre dizayn edilmiş “18 maddelik anayasa değişikliği” için 16 Nisan günü yapılan referandum dolayısıyla, Avusturya’daki “Türkiye kökenli” toplum da tartışmaların odağına alınmış durumda. Peki veriler, belgeler, tanıklar eşliğinde incelendiğinde, ne çıkıyor karşımıza? Avusturya’da nasıl bir “Türkiye kökenli” toplum var? Bu soruların cevapları, “Türkiye’den Avusturya’ya Göçün 50 Yılı” adlı 472 sayfalık inceleme kitabımda, ayrıntılı olarak irdeleniyor. O hacimli çalışmadan, güncel gelişmelerle bağı temelinde bir aktarma yapmak istiyorum burada.

Avusturya’nın 8 milyon küsur nüfusu içinde, 1 miyon 500 bin küsur göçmen kökenli vatandaş ve yabancı statüsünde insan var. Bunun 515 bin küsuru, “İslam dairesi” içinde sayılır. 2015 resmî verilerine göre, Türkiye kökenli nüfus 274 bin 700 kişiden oluşuyor. Sayıları, 4-5 bin olarak tahmin edilen Türkiye çıkışlı Hıristiyan Ermeniler ve Asurîler dışarıda tutulduğunda, 270 bin kadar Türkiye kökenli kitle, “İslam dairesi” içinde hesaplanageldi.

“Misafir işçiler”den doğan bir toplum

Türkiye kökenli nüfus, 15 Mayıs 1964 günü başlayan “misafir işçi” alımıyla oluştu. Öncesinde, Avusturya’da “Türkiyeli bir toplum”dan söz etmek mümkün değildi. 1950’lilerin ikinci yarısı ve 1960’ların ilk birkaç yılında, bütün Avrupa çapındaki Türkiye kökenli işçi sayısı 3 bini bulmuyordu. 1960’ta, Avrupa çapındaki Türkiyeli işçi sayısı, 2 bin 700 kişiydi. Devletler, hükümetler değil de tek tek kurum ve firmalar bazında bir işgücü-eleman alışverişi dolayısıylaydı bu. Bu çerçevede, Avrupa ülkelerindeki Türkiyeli işçi sayısı, 1961’de 6 bin 700 kişiye yükseldi. Avusturya’da ise, 1960’tan önce, “yok“ denecek kadar azdı Türkiye kökenliler. Ülkedeki yabancılar arasında Türkiye’den gelenlerin sayısı, 1951’de sadece 112 kişiden ibaretti. 1961’de, 217 kişiye yükseldi sayıları. Yabancılar arasındaki oranları, sadece yüzde 0.2 idi.

Her şey, devletler arası resmî bir organizasyonla “misafir işçi” alımıyla başladı. İlk sırada, Almanya yer aldı. Konuyla ilglili Almanya ile Türkiye arasındaki anlaşma 1 Eylül 1961’de yürürlüğe kondu ve daha 1963’te, bu ülkedeki Türkiye kökenli işçilerin nüfusu, 27 bin 500 kişiye yükseldi. Avusturya da misafir işçi çağırma çalışmalarına 1961’de başladı. Ama o, işe İtalya ve İspanya’dan başlamak istedi. Bu temelde, 28 Aralık 1961’de, Avusturya Sendikalar Birliği (ÖGB) ile Avusturya Ekonomi Odası (WKÖ) arasında, “Olah-Raab Anlaşması” adıyla anılacak olan bir anlaşma imzalandı. Bu ilk düzenleme, “sezonluk işçi” alımına dairdi.

İlk kafile, 1962 içinde İtalya’dan geldi. Gelen işgücü, istenilen sayıda olamamıştı. Aynı anlaşma İspanya’yla yapıldı ama, İspanya Anayasa Mahkemesi’nden onay çıkmadı ve anlaşma suya düştü. İşte Avusturya tam da noktada, komşu Almanya’ya kitleler halinde işçi göndermeye başlamış Türkiye’ye çevirdi yönünü. İlk adım olarak, 1962’de İstanbul’da Avusturya Ticaret Ofisi açıldı. Türkiye’yi ise, Çalışma Bakanlığı ile İş ve İşçi Bulma Kurumu (İİBK) temsil ediyordu. Anılam kurumlar aracılığıyla, işçi transferi ucundan ucundan başlamış oldu. Ama bu henüz, ama kelimenin gerçek anlamında bir işçi akını sayılmazdı. 15 Mayıs 1964’ü beklemek gerekecekti. Zira Avusturya-Türkiye arasında, “Avusturya‘ya Türk İşgücü Celbi ve Türk İşçilerinin Avusturya‘da İstihdamına Dair Anlaşma” adını taşıyan metin, bu tarihte imzalandı. Almanya’dan 2,5 yıl kadar sonra.

Sözü geçen anlaşma, toplam 17 maddeden oluşuyordu. Avusturya adına Federal Sosyal İdare Bakanlığı, Türkiye adına ise İİBK Genel Müdürü imza attı. Anlaşma gereği, İstanbul‘da yeni bir kurum oluşturdu Avusturya: Türkiye‘de Görevli İşçi Alma Komisyonu! Transfer edilecek iş gücünü ülke içinden toplama görevini, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti Çalışma Bakanlığı ve bağlı kurumu İİBK üstlendi. İİBK, elindeki “bekleme listesi”ne göre ülkenin dört bir yanından ülke dışına gönderilecek işçileri “ismen davet” etti. Gelenler, Narmanlı Han’daki komisyona başvuruyor; meslekleri belirlenip sağlık kontrolünden geçiriliyorlardı. Engeli olmayanlar, gruplar halinde Avusturya’ya ulaştırılıyordu.

İlk toplu kafile 15 Mayıs 1964 günü, trenle Avusturya’ya ulaştı. 1965’te gelenlerin sayısı, 5 bin 986 kişiyi buldu. 1970’de 16 bin 816, 1974’te 29.999 kişiye ulaştı. Bu ilk on yılda, “turist” ya da “kaçak” olarak, kendi bireysel inisiyatifiyle gelip kalmanın bir yolunu bulanlar da az sayılmazdı. Turist ya da kaçak gelip kalma, “davetli işçi” olarak gelmeyle yaşıt sayılır. Yanı sıra, işçi göçünde “tekil” (“tek tabanca”) bir tarz egemendi. Ailece bir geliş söz konusu değildi. Çok az sayıda işçi, kendisi yerleştikten sonra eşini de istek etmişti. 1974’en önce de “karı-koca” misafir işçilere rastlamak mümkündü ama, bu hal istisna sayılırdı.

Temel uygulama şuydu: “Davet” edilerek getirilen her bir işçinin, hangi eyaletin, hangi kentindeki, hangi firmada çalışacağı, işçinin adresine davet mektubu gittiğinde belirlenmiş oluyordu. “Davetler”in süresi, özellikle de ilk yıllar “sezon” ya da “işbitimi” temel alınarak veriliyordu. Sezon sonunda, işbitiminde işçi geri gönderiliyor; ama o alanda yeniden işçi alımı gerekli olduğunda, daha önce gelmişlere bir öncelik de tanınıyordu. Zamanla işçilerin kendileri, yılın bütün sezonlarında çalışmanın yol ve yöntemlerini bulacak; ya da bir iş bittiğinde, kendisi başka bir iş bulur hale gelecekti.

“Göçmen işçi”nin yerini “göçmen aile” alıyor

Yapılan anlaşma gereği, Türkiye’den Avusturya’ya işçi transferi on yıl aksamadan sürdü. Bilindiği gibi, 1973’ün sonbaharında yaşanır olan “Petrol Krizi”, Avrupa ekonomilerini sarsan bir etki yaptı. Ki krizin bir sonuca bağlanması, Aralık 1974’ü bulacaktı. Ama hayatın farklı alanlarındaki etkileri, çok daha uzun yıllara yayılarak devam etti. Diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, Avusturya da bu krizi gerekçe göstererek, esasen 1974’ten itibaren Türkiye’den işçi almama yönelimi için girdi. Türkiye kökenli işçilerin önemli bir bölümü işini, çalışma ve oturum hakkını kaybetmişti. Sadece işini kaybedip, çalışma ve oturum hakkına sahip olanlar, burada kalmanın farklı yollarını aradılar. Kendi kendilerine iş alanı yarattılar. İlk dükkanlarını açtılar, pazarcı tezgahlarını kurdular. İlk kahvehaneler, lokantalar görünmeye başladı. 1974’te 30 bin olan Türkiye kökenli işçi sayısı, 1975’te 27.026 geriledi.

Bu yeni dönemin (ikinci on yılın) en önemli gelişmelerden bir diğeri, Türkiye kökenli nüfusu hızla çoğaltan yeni bir kanalın açılması oldu: “Aile birleşimi!” 1975’te düşen Türkiye kökenli nüfus, 1976’da tekrar yükselmeye başladı. Resmî temelde işçi transferi ise, ara ara gündeme gelecekti artık. İİKB, 1978’de yaptığı resmî bir açıklamada, 1964-78 arasında Avusturya’ya gönderilen işçi sayısını 38 bin olarak bildirmişti. 1980’de resmî organizasyonla getirilmiş küçük kafilereden örnek vermemiz de mümkün. İşçi sayısı, 1990’da 50 bin 555, 1991’de 56 bin 563 oldu.

Türkiye kökenlilerin sayısı, 1980’de 63 bin 94 kişiyi bulduğunda, bu sayının içinde, 28 bin küsur kişi “işçi” statüsündeydi. İşçi eşi, anne ve babalarından oluşan yakınlarının sayısı, 17 bin 311; çocuklarının sayısı ise 17 bin 539 kadardı. 1975’ten sonraki nüfus artışı, farklı yol ve yöntemlerle sürmüştü: Aile birleşimi, uluslararası evlilikler, iltica akını. Ana kanal, “aile birleşimi”ydi. Zira, her bir işçi sadece eşini değil, çocuklarını da yanına aldırıyordu, dolayısıyla bu, buradaki Türkiye kaynaklı nüfusu en az üç katına çıkarabildi. Kelimenin gerçek anlamında (yasal bir prosüdüre bağlanan) aile birleşimleri, esasen 1974’ten itibaren yoğunlaşmıştı. 1970’lerin başında tek tük yaşanır olan “eşini ve çocuklarını getirme”, 1974’ten itibaren bir dalga halinde sürdü. İkinci on yıl 1980’lere doğru akarken, burada artık “tekil işçiler”den ibaret bir topluluk yoktu. Kelimenin gerçek anlamında, “7’den 70’e” bir toplum oluşmaya başlamıştı.

Nüfusu artıran diğer göç kanalları

“Misafir işçi” de işçi “davet” etti: Avusturya’ya yerleştiniz ve çalışmaya başladınız; oturum ve çalışma izni sorunu yaşamıyorsunuz, çalıştığınız yerde ya da bildiğiniz başka bir yerde yeni işçilere ihtiyaç duyulduğu bilgisine sahipsiniz, ilgili firmayla konuşup bir yakınınızı “istek” yapabiliyordunuz. İşgücüne duyulan ihtiyaç, kendisi “misafir” olan işçinin işçi “davet” etmesini, harıl harıl işleyen başka bir kanal haline getirmişti.

Turist gelip kalanlar: Turist ya da kaçak gelip kalmanın bir yolunu bulanlara, yukarıda geçerken değinmiştik. Avusturya’ya “turist” vizesiyle giriş yapıp, buradaki tanıdıklarının desteğiyle oturum ve çalışma hakkı elde edenlerin sayısı az değil. Bunların önemli bir kesimi, bu ülkede uzak-yakın ama mutlaka bir akrabası ya da tanıdığı olanlardı. “Güvencesiz bir yola, yolun sonunda güvenilen birilerinin bulunmasının verdiği cesaretle çıkmak”, denilebilirdi buna.

“Kaçak” gelip işçi olanlar: Bir firmanın çağrılısı olarak gelenler, direk bir işe başlarken, ülkeye “kaçak” giriş yapanlar, kendisi iş aramak ve bulmak zorundaydı. Bu durumda da yakın akrabası, tanıdığı olanlar şanslıydı.

İltica akını: Aile birleşiminin yoğunlaştığı 1975-80 yılları arası, Türkiye’de “fiili bir içsavaş” ortamına girildiği bir süreçti de. Türkiye’den Avrupa’ya düzenli iltica akınının başladığı dönem! Avusturya’da durum neydi, iltica akını açısından? Kayıtlara göre, Türkiye’den Avusturya’ya ilk kez 1961’de bir kişi ilticacı olarak gelmişti. 1962’de, bu sayı iki kişiye çıktı. 1969’a kadar gelen ilticacı yokken, bu yıl içinde iki kişi daha eklendi öncekilere. 1970’li yılların ilk yarısında, ilticacı kaydına rastlamadık. İlticacıların, Türkiye kökenli nüfus içindeki oranı, 1970’li yılların ikinci yarısında artmaya başladı. 1979’da 100, 1980’de 120 Türkiyeli sığınmacı geldi. Asıl akın ise, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra gerçekleşti. Siyasal, inançsal, etnik ve ulusal sığınma sebeplerine dayalı, yeni ve farklı bir göç dalgasıydı bu. 1989’da, Avusturya’daki Türkiye kökenli ilticacıların sayısı 3.263 kişiyi buldu.

“Kalıcı” olunduğu anlaşılıyor

Petrol Krizi’ne rağmen burada kalabilenler, “yurt dışı”nda sürdürdükleri yaşamın veya bu “uluslararası göç”ün belirli bir süreyle sınırlı kalacak bir “gurbet hayatı” olmadığını, kesin olarak anlamaya başladı. “Tek tabanca” çıkıp gelenler, artık bu ülkeye “ailece yerleşme”ye yönelmişti. Bu dönüşümün başlıca belirtileri şunlardı:

  • Petrol Krizi sonra, kalanlar ailelerini getirmeye başlayınca, normal işçi alımının yapıldığı önceki yıllara göre nüfusta daha hızlı bir artış yaşandı.
  • Aile birleşimi süreci, aynı zamanda işçilerin buradaki oturum ve çalışma statülerinin geçici olmaktan çıkıp kalıcı hale gelmesi dönemi oldu.
  • 1964-1974 arasındaki; “sezonluk işçi”, “misafir işçi”, “yabancı işçi” gibi tanımlamalar artık eskimişti.
  • İlk on yılda, yüzde yüz değilse de ağırlıkla türdeşti nüfus ve işçilerin çoğunluğu erkeklerden oluşuyordu. Eşlerin getirilmesi, nüfustaki kadın-erkek oranında büyük değişimlere yol açtı.
  • Nüfusun türdeşliği, yaş bakımından da bozuldu. Nüfus artık sadece karı-kocadan değil; bebek, çocuk, genç ve yaşlılardan oluşuyordu.
  • Türkiye’de başladığı eğitimini Avusturya’da sürdüren ve tamamlayan bir “İkinci Kuşak” vardı artık. Bu kuşak, nüfus içinde yeni bir çehreydi.
  • İlticacılar üzerinden, Türkiye kökenli nüfusta artık neredeyse her meslekten, her eğitim düzeyinden insan bulmak mümkün oldu. Nüfusa, “sosyal aktif bir kitle” kazandırdılar

Bütün bu değişimler, nüfusun kurumlaşma ve genel örgütlenmesine de yansıdı.
Bütün bunlar, Avusturya’daki Türkiye kökenli toplumun demografik yapısında, önemli bir dönüşümlere tekabül ediyordu. Türkiye kökenliler, “göçmen bir toplum” olma sürecine adım atmıştı.*

* Ayrıntılı bilgi için bkz.: Hüseyin Şimşek, Türkiye’den Avusturya’ya Göçün 50 Yılı, Belge Yayınları, İstanbul - 2014

<-geriye: