TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Tablo: Eugène Delacroix’e ait. 1830’da yapıldı ve aynı yıl Kral 10. Charles'in devrilmesiyle sonuçlanan halk devrimini anlatır.

İki ara bir derede kalmak: Avusturya'da Türkiye kökenli olmak

Avusturya'daki tarihleri yarım asrı geride bırakmış Türkiyeli göçmenlerin çok azı biliyorsa da bu ülkenin başka bir tarihi var. Ki yasal hak ve özgürlükler alanındaki kazanımlar da o tarihin içindedir. "Avusturya tarihi" denilince, birçoğumuzun aklına ilk gelenin Osmanlı İmparatorluğu’nun başarısızlıkla sonuçlanan fetihleri ve 1960’lı yıllarda başlayan iş gücü göçü olması bir paradoks.

RESMİYE ASLAN

Avusturya tarihi denilince birçoğumuzun ilk aklına gelen Osmanlı İmparatorluğu’nun başarısızlıkla sonuçlanan fetihleri ve 1960’lı yıllarda başlayan iş gücü göçü oluyor. Oysa, Türkiyeli göçmenlerin çok azı biliyorsa da bu ülkenin başka bir tarihi var. Ki yasal hak ve özgürlükler alanındaki kazanımlar da o tarihin içindedir.

Bugünlerde sokaktaki vadandaştan devlet yöneticilerine kadar, hemen herkesin işine geldiği gibi sıkça kullandığı “demokrasi ve insan hakları”, bir tarihi olan kazanımlardır. Bütün Avrupa baz alındığında, İngiltere’deki sanayi devrimine kadar uzanır bu tarih. Sınıflar arası, sosyal adaletsizliğe karşı ezilen işci ve emekçilerin mücadele tarihi!

1789’da Fransız Devrimi’yle yoksuluk, baskı ve yasaklara karşı eşitlik, özgürlük ve kardeşlik (temel insan hak ve özgürlükleri) bayrağı açılıp cumhuriyet rejiminin kurulmasının temelleri atıldığında, Fransa'da meydana gelen bu özgürlük  hareketini Avrupa'nın diğer monarşileri  kabullenmemiş, kendilerine bulaşmasını engellemek istemişlerdi. Başta Avusturya olmak üzere Prusya, Rusya ve İngiltere gibi büyük devletler, Fransız Devrimi’ne cephe almış, Fransa’yla 1792’den 1815'e kadar süren savaşlar yürütmüşlerdir.

Fakat o uzun savaşlar bile, “hak ve özgürlü” düşüncesinin Avrupa’da yayılmasını engelleyememiştir. Özellikle 1848 yılı, tüm Avrupa’da olduğu gibi Avusturya’daki Habsburg monarşisinde de işçi ve öğrencilerin isyanlarına tanık olmuştu. Binlerce isyancı, hak ve özgürlük istediği için öldürüldü. Yani, bugüne kalan hak ve özgürlükler, öyle altın tabakta sunulmadı. Aksine, uzun ve zor mücadeleler sonucu kazanıldı. Bizim de bir parçası olduğumuz göç tarihini de içine alan bugünkü parlementer sistemin kurulmasının temeli ve ilham kaynağıdır o mücadeleler.

Osmanlı İmparatorluğu’nun başarısız fetihleri ‘ah’larla ‘vah’larla hatırlanadursun, hiç kuşkusuz, 1960’larda başlayan göç tarihi biz Türkiye kökenliler için de önemlidir. Yarım yüzyıldan fazla bir zaman içinde, Avusturya toplumundaki yerimiz değişti. Sadece, yardımcı iş gücü olma konumundan çıktık. Parlementoda milletvekili, işveren, sendikacı, memur, doktor, avukat, yazar, şair, müzisyen, tiyatrocu olanlarımız var artık. İbadet  yerlerimiz, çok sayıda sivil toplum kuruluşlarımız, Türkçe yayınlarımız var. Hatta, parlamentoya giremese de Türkiye’de iktidardaki partiye yakın bir siyasi parti de kuruldu. Sosyal güvenlik uygulamaları, sosyal sigorta, sosyal bakım ve sosyal yardımlardan yararlanabiliyoruz. Barınma, eğitim, aile yardımı... Daha birçok sosyal hizmet ve olanak, Türkiye kökenliler için de geçerli.

Avusturya’daki Türkiye kökenliler, siyasi düşünce, inanç ve etnik köken etrafında biraraya geldi, çok sayıda dernek kurdular. Bu üç “fark”a, özellikle inanç ve etnik köken ayrılığına göre örgütlenme tarzı, Türkiye kökenlilerin kendi içlerine kapanması sonucunu doğurdu. Farklılıklarını, demokratik hak ve özgürlükler çerçevesinde toplumun geneline katmaları gerekirken, gettolaştılar ve “paralel topluluklar” oluşturdular. Daha açık ifade etmek gerekirse, bu ülkede elli yılı geride bırakmışken bile, “kendimiz çalıp kendimiz oynuyoruz”. Ortada, derin bir paradoks var. Türkiye kökenliler, uzun ve zor mücadeleler sonucu kazanılmış demokratik hak ve özgürlüklerden faydalanıyor, fakat bu ülke insanını “öteki”leştirebiliyorlar. Avusturya’da göçmenleri savunan sol partileri, Türkiye’de ise sağcı, milliyetçi partileri desteklemenin yaygınlığı da bu çerçevede gerçekleşiyor. “İki ara bir derede kalmak”, dedikleri tam da bu olsa gerek!

Bu durumdan yararlanan ise, hem Avusturya hem de Türkiyeli siyasetçiler oluyor. Ötekileştirilen ve ötekileştiren kitleleri, işlerine geldiği gibi kullanmak için çabalıyorlar. Bir taraf, “bana dokunma ne halin varsa gör”, diyor. Diğer taraf, “döviz ve yatırım” bekliyor. Seçimden seçime, her iki taraf için “oy deposu” muamelesi görüyor.

Türkiye kökenliler de içinde olmak üzere bütün göçmenler, göçmen kökenliler; evrensel değerler,  evrensel insan hak ve özgürlükleri etrafında, bu ülkenin “yerli” insanıyla biraraya gelmedikce, iki ara bir derede kalınmaya da devam edilecek gibi görünüyor.


.................................................................
resmiye.aslan1511@gmail.com
23 Mart 2017



<-geriye: