TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Avusturya’nın, “Alman” kimliğiyle imtihanı

Avusturya’da sadece geleneksel değil, bugünkü güncel ırkçılığın çekirdeğinde de “Alman-Avusturyalı azınlığın üstünlüğü”ne dair kuram yer alır. Neyse ki bugüne kadar tutmadı! Peki, yeniden hortlatılır mı? Zira kökü derinlerde; daha monarşi dönemlerinden beri, bir “başat ulusal kimlik” sorunu yaşadı bu topraklar.

HÜSEYİN ŞİMŞEK

Viyana
- Bu ülkeye yerleşip yavaş yavaş tanımaya başladığım günden beri, Avusturya Federal Cumhuriyeti ile Türkiye Cumhuriyeti’ni sürekli karşılaştırmaktan kendimi alamaz oldum. Bence, “üniter” bir devlet ile “federal” bir devlet söz konusu edildiğinde, iki ilginç örnektir bunlar. Arkaplanlarında yer alan imparatorluklar, kuruluş dönemleri, inşa yılları ve günümüze kadar geliş maceraları açısından!

Avusturya ile Türkiye’deki dinî başat kimliklerin tarihsel sürecine bakıldığında, bir yere kadar bir “benzerlik” bulunur. Örneğin, “Türkiye Müslüman bir ülkedir”; “Avusturya, Katolik Hıristiyan bir ülke” denilegelmiştir bu yüzden. Oranlar, Türkiye’de “yüzde 99” şeklinde ifade edilir; Avusturya’da ise, 2012 resmî verilerine göre, nüfusun yüzde 63,5’i Katolik idi. Fakat bu “başatlık” hali, şu konuda yanıltmamalı: İki ülkedeki din-devlet, laiklik anlayış ve uygulamaları bir hayli farklı. Asıl irdeleme konum “ulusal başat kimlik” olduğundan, dinî başat kimlik konusunu burada noktalıyorum.

Alman-Avusturyalı kimliği, monarşiden kalma

Avusturya da daha monarşi dönemlerinden beri, bir “başat ulusal kimlik” sorunu, süreci yaşadı. “Türkiye Türktür” ya da “Türkiye Türklerindir” tanımlamalarının Avusturya’daki ifadesi, “Avusturya Almandır” idi. İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna, 1945’e kadar, Avusturya’nın tarihi, “Alman-Avusturyalı azınlığın üstünlüğü”ne dair kuram ve uygulamalarla doluydu. Hatta kimi araştırmacılar, monarşinin çöküşünde bu “temelsiz” kuram ve uygulamaların önemli rol oynadığı görüşündeydi.

Örneğin Friedrich Heer, hanedanlıklar döneminden imparatorluklar döneminin sonuna, 1918’deki Alman-Avusturya Cumhuriyeti’nden 1938-45 arasındaki Almanya’nın bir eyaleti oluşuna kadarki süreci kapsayan “Avusturya’nın Kimlik Savaşı“ adlı kitabında; kralların ve yönetici sınıfların, daima “eşit haklara sahip çok halklı bir devlet” olunması seçeneğine karşı savaştıklarını, “Alman-Avusturyalı azınlığın üstün” kimliği için, Prusya ile sürekli ittifak halinde olduklarını anlatır.

Dahası var, bu tez sadece Avusturya soysaldemokrasi, hıristiyan muhafazakar ya da “Büyük Alman” milliyetçi hareketi tarafından kabul görmedi; “Alman-Avusturyalı kimlik”in başatlığı, dönemin Rus komünist devrimcileri tarafından da savunuldu. Avusturya’nın hanedan ailesi Habsburgların “Cermen” (German) olmasına atıfta bulunarak, imparatorluktaki halklar arasında Almanların başrol oynayacağı varsayılıyordu. “Avusturya’da Almanların politik bakımdan en fazla gelişmiş oldukları görüldü ve Avusturya milliyetlerinin bir devlet biçiminde birleştirilmeleri görevini de bunlar üstlendiler...” (Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu-6. Defter, İnter Yayınları, İstanbul, 1990, s. 25.)

Görüldüğü üzere, bu topraklarda da bir “ulusal başat kimlik” süreci yaşanmıştı. Fakat, ne zamanki bir “federal cumhuriyet” kanalına girildi, “Alman-Avusturyalı başat kimliği” tezi sarsılmaya başladı. Etkin olmaktan çıkarılması ise, cumhuriyetin ilk 25 yılının geride bırakılmasından sonra mümkün oldu.

Cumhuriyetin ve Alman-Avusturyalı kimliği

Avusturya’da cumhuriyetin ilk 25 yılında, bütün gel-gitlerine rağmen, “Alman-Avusturyalı başat kimliği” tezi etkin bir konumda oldu. Bu tezin önemini yitirip esasen gereksiz bulunu oluşu, 1945’ten itibarendir. Cumhuriyetin ilk 25 yılına bakıldığında, bu çok kolayca anlaşılır.

Bir kere daha monarşi yıllarına döneceğiz kısacık. Avrupa’nın Batı ve Doğu bölgelerinde uluslaşma süreci, vakti zamanında farklı yaşandı. Batı’da (İrlanda istisna), feodalizm tasfiye edilip kapitalizm geliştikçe İngilizler, Fransızlar, Almanlar, İtalyanlar, İspanyollar birer ulus olmaya doğru evrildi. Doğu Avrupa’da sayılan Avusturya’da ise, uluslaşma süreci hem daha geç, hem “çok”lu, hem de daha sorunlu oldu. Çarlık Rusyası ve Osmanlı’ya benzer bir şekilde, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu da “çok uluslu devlet” olarak sahnedeydi.

İmparatorluktan bir cumhuriyetin çıkış sürecine girildiğinde, (örneğin Türkiye’yle göre) Avusturya’nın önemli bir özelliği şu idi: Sosyaldemokrat ve komünist hareket çok etkin bir roldeydi. İmparatorluk ayakta olduğu sürece, bu iki hareketin önerisi, (altını çok farklı doldursalar da) “çok uluslu bir cumhuriyet” idi. Sosyaldemokrasinin temel tezine göre, “çok uluslu bir cumhuriyet”e dönüşen imparatorluğun “kültürel özerklik” atmosferinde her bir ulus eşit ve özgür yaşayacaktı. Rudolf Springer ve Otto Bauer, bu tezin teorisyenleri olarak öne çıkıyorlardı.

Fakat, “çok uluslu bir cumhuriyet”e dönüşmesi öngörülen Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, 1918’de dağıldı. Geleceğin devlet yapısına yönelik tartışma ve öneriler de yön değiştirecekti. Biraz da o dönemde revaçta olan “üniter devlet” seçeneğinden dolayı, “Alman-Avusturyalı başat kimliği” tezi güç kazandı. Avusturyalılar, “Almanların bir kolu”ydu. İmparatorluk tarihe karıştığına göre, Avusturya ya Almanya’ya katılacak ya da “ikinci bir Alman devleti” (“Almanlık misyonuna sahip ikinci bir devlet”) olacaktı. Bu çerçevede, dönemin ilk üç büyük partisi olan Sosyal Demokrat İşçi Partisi, Hıristiyan Sosyaller ve Büyük Alman Halk Partisi, bir “Alman-Avusturya Cumhuriyeti”ni savundu. Sadece Avusturya Komünist Partisi, bir “sosyalist cumhuriyet” kurulmasından yanaydı.

Ki ilk 21 Ekim 1918’de biraraya gelip “Geçici Ulusal Meclis”, 30 Ekim’de “geçici cumhuriyet hükümeti” oluşturduktan sonra, 12 Kasım 1918 günü de “Alman-Avusturya Cumhuriyeti”ni ilan ettiler. Kurulan cumhuriyetin ilk üç önemli özelliği şöyleydi: Habsburg hanedanı topraklarının “Almanca konuşulan kesimleri”ni içine alıyordu; Alman Cumhuriyeti’nin “tamamlayıcı parçası”ydı ve “demokratik” olacaktı.

Önünü, St. Germain Antlaşması kesti

St. Germain Antlaşması, 10 Eylül 1919’da imzalandığında, Avusturya’nın cumhuriyet yapısını da yeni bir yönelime soktu. Anlaşmayı, 21 Ekim 1919’da onaylayan Alman-Avusturya Cumhuriyeti Ulusal Meclisi, devletin adını “Avusturya (Federal) Cumhuriyeti” olarak değiştirdi. Avusturya artık, Alman Cumhuriyeti’nin “tamamlayıcı parçası” değil, “bağımsız bir cumhuriyet” idi. Milletler Cemiyeti’nin onayı olmaksızın, Almanya ile birleşme yönelimi içine bile giremezdi.

Üç büyük parti, Alman-Avusturya Cumhuriyeti’nden mecburen vazgeçti. Anlaşmanın, Avusturya-Almanya ilişkileriyle ilgili maddelerini mecburen kabul etti. Ki, Almanya’nın “tamamlayıcı parçası” veya Almanya ile “birleşme”nin kitle temeli de vardı o yıllarda. Özellikle Batı eyaletlerinde yapılan resmi olmayan halkoylamalarında, çoğunluk “birleşme”den yana görüş bildirmişti örneğin. Zamanın Dışişleri Bakanı Otto Bauer de, koalisyon hükümetinin Almanya ile birleşme (Anschluss) konusunda ısrarlı olduğunu, o koşullarda açıkça dillendirmişti.

Avusturyalı sosyaldemokratların, Hıristiyan muhafazakarlar ve “Büyük Alman”cılarla, “Alman-Avusturya Cumhuriyeti” konusunda yollarını ayırmaları, faşizmin iktidar yıllarından itibarendir. 1934’ten itibaren Austro-faşizmi, 1938’den itibaren ise Alman faşizmi ülkede iktidar oldu. Denilebilir ki, İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna, yani 1945’e kadar her türlü faşist yapılanmanın yıkılmasına kadar, Avusturya’nın tarihi “Alman-Avusturyalı azınlığın üstünlüğü”ne dair kuram ve uygulamalara sahne olmayı sürdürdü.

“Alman-Avusturyalı başat kimliği”nin sönümlenmesi

1945’ten sonraki ilgili kamuoyu araştırmalarına kısaca değinelim. Fessel-Institut’un, “Sizce biz Almanların bir kolu muyuz, yoksa ayrı bir halk mıyız?” sorusunu merkezine koyduğu 1956 tarihli araştırmaya katılanların yüzde 49’u, Avusturyalıların kendi başlarına ayrı bir ulus; yüzde 46’sı Almanların bir parçası olduğuna inandığını ve yüzde 5’i ise bu konuda kararsızlık dile getirdi. Benzer bir araştırma, 1964-65 yıllarında “Sosyalbilimler Araştırma Topluluğu” tarafından, “Avusturyalılar kendine özgü bir ulus mu?” sorusu temelinde gerçekleştirildi. Katılanların yüzde 47.4’ü, bu soruya “evet” cevabı verdi. “Hayır” diyenler, yüzde 15.3; kararsızlık belirtenler ise yüzde 15 idi. 1979’daki bir araştırmada, Avusturyalıları ayrı bir ulus olarak görenlerin oranı, yüzde 68’i buldu. (Kaynak: Ernst Bruckmüller, Nation Österreich, 1996, Wien)

Sıradaki tartışmaya bir başlık açarak, tamamlayayım yazımı: Avusturya’da sadece geleneksel değil, bugünkü güncel ırkçılığın çekirdeğinde de “Alman-Avusturyalı azınlığın üstünlüğü”ne dair kuram yer alır. Neyse ki bugüne kadar tutmadı! Peki, yeniden hortlatılır mı?

 

.....................................................................
www.huseyin-simsek.com  
huseyin.simsek@gmx.at 

Mart 2017


<-geriye: