TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Gezi eylemi fotografı: http://t24.com.tr

Siyasal şizofreni üstüne

Kendimi yalnızca çaresiz hissetmedim bu son yıllarda ben. “Yararlı enayi” yerine konmuş olmak bile o kadar yakmadı canımı. Neyi yanlış yaptığımı sorguluyorum aslında. Neden benim ya da benim gibi düşünüp yaşayan insanların haklarını bu kadar kolaylıkla ayaklar altına alabiliyor veya alınmasına seyirci kalabiliyor, hakları için savaştığımız bu insanlar? Siyasal şizofrenim, bu soruda kilitlenmiş durumda...

Mecaz; dili zenginleştirse de, bazen sakıncalar yaratabilen bir edebî şekil. En kötüsü de, hastalıkları tanımlayan kavramların mecaz olarak seçilmesi bence. Söz konusu hastalıktan muzdarip insanlara saygısızlık olacağını düşünürüm bunun. Maalesef tam da böyle bir mecazi kullanıma başvurmadan edemeyeceğim bu yazıda.

1980’li yıllardan itibaren defaten yaşadığım, bugün de yaşamakta olduğum “duruş çatlaması” deneyimini anlatabilecek tek bir ifade var bence, o da siyasal şizofreni. Pek bilimsel olmamakla birlikte, hastalığın “kişilik bölünmesi” denilen özelliğine vurgu yaparak kullanıyorum bu mecazi tabiri.

“İnsan hakları evrenseldir” diye bir ilkenin savunulduğunu duyarız sıkça.  Gerçekten de, bu ilkeye uyulmazsa, insan haklarının pek bir anlamı kalmaz. Bir ülke için geçerli olup, öbür ülkede hiçe sayılacak bir hakka, niye “insan hakkı” diyelim ki? Tam da ulusalcı/milliyetçi kafanın yaman çelişkisidir bu. Kendi vatandaşının başka ülkelerde bir ayrımcılığa uğradığını duyduğunda, mangalda kül bırakmaz milliyetçi takım. Kendi ülkesinde yabancı uyruklu insanların, azınlıkların ya da ötekileştirilmiş grupların –bırakın ayrımcılıkla karşılaşmalarını– yaşam güvenliği ellerinden alındığında ise, aynı zevatın gıkı bile çıkmaz. Tersine; eğer ezilen, ayrımcılığa ve tehditlere uğrayanlardan birileri kalkar da hakkını ararsa, hemen “terörist”, “bölücü”, “vatan haini” gibi beylik dil mermilerini kusuverir o insanların üstüne bu ulus muhafızları.

Ben; 36 yıldır yaşamakta olduğum Avusturya’da dinî inancı, başörtüsü, yaşayış tarzı, töreleri veya davranışları yüzünden aşağılanan ve hor görülen Müslümanların hak ve özgürlüklerini savunmakta bir an için bile tereddüt etmedim. Yazarak, anlatarak, sokaklarda sloganlar atarak, o başkalaştırılan ve ezilen insanların yanında durmaya çalıştım. Neden? Ben de o yaşam tarzını, dinî inancı, davranış ya da giyimi, o töreleri paylaştığım için mi? Tabii ki hayır! Onların önemli bir bölümüyle aynı ülkede doğup büyümüş olduğum için mi? Bana millet ve milliyetten daha uzak başka bir kimlik yoktur kesinlikle. Peki o halde neden? Onların tam da zıttı bir yaşam ve düşünce biçimini savunduğum ve kendi yaşamımda gerçekleştirdiğim halde... Ama bu çelişkiyi sorun da etmeden... Neden? Cevap basit: Hak ve özgürlüklerin evrenselliğine inandığım için.

Irkçılığın kol gezdiği koşullarda ve zamanlarda, benim neye inanıp inanmadığım değil, inananların inanma hakkının olup olmadığıdır asıl soru. “Sen başörtüsü konusunda ne düşünüyorsun?” diye soran Avusturyalı tanıdıklarıma az çıkışmadım ben. “O nasıl soru? Niye hep kadınların sırtından siyaset yapmaya uğraşıyoruz biz erkekler?” diye cevap verdim. “Senin ya da benim ne düşündüğüm mü belirleyecek o insanların kafalarına neyi takıp neyi takmama haklarının olmasını?” diye içerledim.

Bunlar ne “fedakârca” alınmış tavırlar, ne de uzun hesaplar sonucu verilmiş kararlar oldu benim için. Hak ve özgürlüklere sahip çıkmak, bir siyasal zorunluluk. Bir vicdan meselesi. Bir haysiyet meselesi.

Yine de bir dizi soru hep kafamın içinde dolaştı durdu tabii, bunca yıldır. Benzer düşünen bir sürü başka insanın da kafasını kurcalayan sorular: “Peki, bu arada kadın hakları güme gitmiyor mu? Ataerkil bir yaşam, düşünce ve davranış sistemini, burada da sürdürmeye çabalayan insanları desteklemek doğru mu? Kendi yaşam biçiminle taban tabana zıt bir zihniyeti savunman, kendine ve benzer düşünenlere yönelik bir haksızlık değil mi?” Bu saydıklarım, çoğumuzun yakından tanıdığı kuşku ve kaygılar... Bunlarla yaşamayı öğrendik bunca yıldır. Irkçı, İslam düşmanı, kibirli Avrupa merkezciliğin hüküm sürdüğü söylemlerin ortasında yaşarken “duyarlı” kalabilmenin bedeli ve ön koşulu oldu bu içsel bölünmüşlük, bu siyasal şizofreni.

İlk büyük çatlağı, Türkiye’deki Gezi eylemleri sırasında aldı bu zaten kırılgan siyasal psikolojik yapı. Gezi’deki protestoculara karşı buranın sokaklarına dökülüp, çirkeflik dolu sloganları atan, ırkçı, hoşgörüsüz, saldırgan bir üslupla o eylemcilere saldıranlar; bunca yıldır hak ve özgürlükleri için seferber olduğumuz insanlardan ve onların çocuklarından devşirme bir güruhtu sonuçta. Sokaklarda kendilerini Türk bayrağına sararak, ağızlarından köpükler saçarak, insan ve doğa haklarına sahip çıkmaya çalışan kişi ve grupları tehditleriyle yıldırmaya çalışan bir güruh. Ondan sonraki aylarda ve yıllarda, ne zaman Türkiye’de (özellikle de Kürdistan’da) hükümete karşı bir sivil eylem yapılsa, bu güruh burada sokaklara çıkıp, tehditlerinin ne kadar ciddi olduğunu göstermeye koyuldu. Seçimlerde de, darbe girişiminde de, ardından gelen karanlık dönemde de ve şimdi, referandum arifesinde de bunu sürdürmekte.

Kendimi yalnızca çaresiz hissetmedim bu son yıllarda ben. “Yararlı enayi” yerine konmuş olmak bile o kadar yakmadı canımı. Neyi yanlış yaptığımı sorguluyorum aslında. Neden benim ya da benim gibi düşünüp yaşayan insanların haklarını bu kadar kolaylıkla ayaklar altına alabiliyor veya alınmasına seyirci kalabiliyor, hakları için savaştığımız bu insanlar? Siyasal şizofrenim, bu soruda kilitlenmiş durumda...

 Ne sonuç çıkarayım bu bunalımdan? “Canınız cehenneme! Bundan sonra kendi haklarınızın peşinden kendiniz koşun! Madem ki benim haklarımı hiçe sayıyorsunuz, ben yokum yanınızda!” Böyle mi düşüneyim?

Aydınlanmacı filozof Voltaire’e atfedilen (ama aslında onun biyografisini de kaleme almış olan Evelyn Beatrice Hall adındaki İngiliz yazarın filozofa yakıştırdığı) ünlenmiş bir alıntı vardır: “Söylediklerinizi hiçbir şekilde onaylamıyorum ama, onları söyleyebilme hakkınızı ölene kadar savunurum!” Aslında hak ve özgürlükten yana olmanın belki de en önemli koşulu, bunu söyleyebilmek. Tabii ki, ben böyle düşünmeyi ve davranmayı sürdüreceğim. Bunun aksi, kendimi reddetmek olurdu.

Belki de, yaşadığım, yaşadığımız bu ikircikli duruma, bu içsel bölünmeye şizofreni demek zaten yanlış. Ya da ille de öyle denecekse, bu benim ya da bizlerin şizofrenisi değil. Tam tersine; kendi haklarından başka “insan hakkı” tanımayan, kendine yapılan zulme karşı çıkarken yanında durana, devir değişince düşman ya da yok edilebilecek bir zararlı gibi bakan zihniyet aslında, şizofreniden muzdarip olan...

Siz ne dersiniz?

..........................................................................
Mart 2017, www.hakanguerses.at



<-geriye: