TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Şiir tarihinin paralel evreni


ERHAN ALTAN

Hiç merak ettiniz mi niçin bizde bir şiir antolojisi bolluğu vardır diye? Niçin bizde bu şair mi daha “büyük”, yoksa şu şair mi türünden usandırıcı ve yararsız tartışmaların olduğunu ve niçin şairlerin hayatlarının ilgimizi bu kadar çektiğini? Neden şiirimizin hep kırklı, ellili, seksenli yıllar gibi 10’un katları olan yıllarla anıldığını? Ve neden şairlerin teker teker şiirlerinin değil de, o şiirleri yazan şairin kendisinin ön plana geçtiğini?

Şiirden şairine, şairden onun hayatına ve diğer şairlerle olan ilişkisine, oradan dönemine, dönemden tarihe geçilir. Yani aslında şiirden şairin tarihine, oradan da şiir tarihine geçilir. Bu güzergah hiç de zorunlu bir parkur değildir ama biz bunu düşünmeyiz bile. “Büyük şahsiyetler”e olan düşkünlüğümüz bir yanda, tarihsel anlatılara düşkünlüğümüz diğer yanda. Ya kişiler (en iyisi de bir baba figürü) üzerinden anlarız şiiri ya da anlatılar üzerinden. Şiir hep bir büyük tarih anlatısının içinde durur; şiir tarihi anlatısı ya da tarih anlatısının bir parçası olur, parça olur. Şiirin algılanma modu ya da penceresi budur.

Ancak kişiler üzerinden bir tarihtir bu; nesnelere yönelik değil. Şiir bir düşünce alanı değildir bizde. Düşünce alanı olmak şöyle dursun, düşünceye eşlik eden bir alan olarak bile görülmez. Teker teker şiirlerin önayak oldukları dönüşüm merak edilmez, o şiirlerin özel oluşum koşulları bile araştırılmaz. Adeta hayal kırıklıklarımızı dindirdiğimiz bir masal kurgusudur şiir tarihimiz. “Play it again, Sam” der dururuz.

Türkiye’de şiiri sevmeye başladıktan biraz sonra şiir tarihimizi de sevmeye başlarsınız. Çünkü şiirimizde şiir tarihi görüngüsü çok güçlüdür. Ne yani başka ülke şiirlerinin şiir tarihleri yok mu diye soruyorsunuz içinizden. Var tabii, ama böyle bizdeki gibi parantez içine alınmış tarihler değildir bunlar. Örneğin, II. Dünya Savaşı sonrası Avusturya şiirinde Viyana Grubu’nu bir sıfır noktası olarak alsak ve buradan başlayan ulusal bir şiir kursak, bu da başlı başına bir tutarlılık çizgisi oluşturmazdı, çünkü Viyana Grubu’nun kazanımlarını anarşistler, Somutlar, Wittgenstein, analitik felsefe vs. olmadan açıklamak olanaksızdır. Batı şiirinde ulusal çizgiler sürekli birbiri içine geçer, şiirin hareketi ancak ulusallıktan kurtulup tüm düşünce hareketleriyle birlikte ele alınınca açıklanabilir hale gelebilir. Oysa Türk şiirinde dış etki çok kısıtlı olmakla kalmaz, bir de bundan gurur duyulur.

Üstelik Avusturya’nın bu yeni gelenek hattı da üçüncü kuşakla birlikte sonlanmışa benziyor. Genç deneysel şairlerden bir çeviri yapmaya kalkışsam beş dakika sonra bundan vazgeçmek zorunda kalırdım. Bu tarih kurgusu da burada bitiveriyor yani. Sonuç olarak Avusturya şiirini sadece Avusturya şiir tarihi üzerinden düşünmek pek bir işe yaramıyor. Ancak buna gereksinim duyan da yok zaten. Bu yanıyla Avusturya’nın değil, Türkiye’nin bir istisna oluşturduğunu düşünüyorum.

Antolojiler birer tarih öyküsü yazarlar, tabii hazırlayanın kendi damgasını vurmak istediği bir tarih öyküsü. Bir yanda hüzünlü-hoş bir aile albümüdür antolojiler, diğer yanda beynimize nakşettiğimiz bir tarihsel anlatının telkinli tekrarları. Hayat bizi yordukça o albümün resimlerinde, resimlerin anlatısında teselli ararız. O kadar çok gömülürüz ki bu anlatının içine, onun dışında bir şey görecek ne halimiz kalır ne de isteğimiz.

Ancak şiir tarihimize bu kadar düşkün olmamızın asıl nedeni sadece bu teselli değil. Onu çok seviyoruz, çünkü oraya neredeyse iltica ediyoruz. Orası kendimizden utanmayacağımız, yaratıcı bir macerası ve mecrası olan, çoğunluk despotizminin hiçbir zaman elimizden alamayacağı alternatif ve daha iyi bir Türkiye sunuyor bize. Bu bir gereksinim, bir tür ütopya yavrusu adeta. Kim bilir neler, neleri yansıttık oraya ve yansıtmaya da devam ediyoruz.

Peki bunları yazan ben kimim? Tam üç tane kitap yazdım Türk şiir tarihi üzerine. Üstelik biri bir şairin hayatına, diğer bir döneme dair iki de söyleşi kitabı. Yani sadece o paralel tarih evreninde kendim de ikamet etmekle kalmadım, onu başkaları için daha büyük bir iskana açmaya da çalıştım. Bana hep Türkiye’nin yarattığı en büyük güzellik gibi gelen şiir tarihi, teker teker şiirlerin içine girmemin de koşulu oldu. Sonrasında da bu koşuldan kurtulamadım. Şiirler tabii ki önceleri ve sonralarıyla birer süreçtirler, ancak sadece kendileri olarak da birer varlık oluştururlar. İşte tarih düşkünlüğümüz, varlıklarının bu kısmını görünmez kılar. Oysa asıl önemli olan budur, kolayca unutulan.

.........................................................................
11 Mart 2017, erhan.altan@chello.at


<-geriye: