TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Soykırımı adlandırmak


ERHAN ALTAN

Ve Holokost (Auschwitz), ve Ruanda, ve Yugoslavya, Pontus… Dersim, Aşkale, Maraş… Şu satırları yazarken durmak istiyorum, duramıyorum, tarihimizin ve insanlığın katliamları dökülüyorlar dilimden. Ve ne kadar da çoklar ve daha da çoklar. Ve genelde yer adları ile ifade ediliyorlar, yapıldıkları yerlerle. Savaşlar gibi. Savaşlarda da bir vahşeti gizliyorlar. Mekân tabii az şey değil, geriye kalan izleri sürerek belleğe gidebileceğimiz yer, ama hepsi bu. 6-7 Eylül olaylarına verilen ad ise iki güne sığdırılan bir olay olduğunu söylüyor ama bu sefer de zaman, daha doğrusu süre bilgisi ile sınırlı kalınıyor. Yer adları da tarihler de küresel çapta bir zihinsel çaresizliğin ifadesi oluyor, ilişkilenme istek ve yetersizliğinin yarı bilinçli izleri de diyebilirsiniz. Yer adları ve tarihler çok az şeyi açımlıyorlar. Daha doğrusu ne açılabilen ne de kapatılabilen bir kapak gibi.

Ermeni Soykırımı dediğimizde soykırım, diğerlerinden farklı olarak öldürülen halkın adıyla anılması ve bu sayede neden öldürüldükleri sorusunu gündemde tutması itibariyle görece işlevli bir çözüm gibi görünüyor. Ancak tam da Ermeni Soykırımı dendiğinde olduğu gibi başka öldürülen halklar gizli kalıyor. Nasıl Yahudi soykırımı adlandırması öldürülen Çingene, eşcinsel ve zihinsel engellileri gizliyorsa, Ermeni soykırımı adı da öldürülen yüzbinlerce Süryani, Rum ve diğer Hristiyan azınlıkları gizliyor. En büyüğü de olsa öldürülenlerden sadece bir grupla adlandırmak hâlâ netleşemediğimizin bir başka kanıtı. Daha önce Anadolu Hristiyanları demeyi önerdim, ama bu da geçici bir çözüm sadece.

Bir iç tutarlılığa rastlanmıyor bu adlandırmalarda. Ortak bir bakış açısından ziyade bir dağınıklık fark ediliyor. Oturmuş bir düzeni olmayan bir ilgi belirlemiş onları, sahiplenici olamayan bir ilgisizlik veya ilgisiz bir sahiplenme. Soykırım veya katliamlar hep dışarıdan adlandırılmış gibi duruyorlar. Öyle ya, fail, bırakın adlandırmayı anımsanmasını bile istemez yaptıklarının, aksine unutulmasını ister. Kurbanın ise katliamla birlikte içine girdiği travmadan çıkıp adlandırabilmesi için uzun yıllar gerekiyor. Böyle olunca da olaylar karşısında muhtemelen kısmen yığılıp kalmış, zoraki, her durumda olayın merkezini gözden kaçıran bir adlandırma gerçekleşiyor. Peki olayın merkezi nedir?

Adlandırılamaz olanı adlandırma girişimi, adlandırılan nesneden ziyade adlandıranın bakış açısını gösteriyor. Neden Ermeni, Yahudi, Ruanda, Yugoslavya soykırımı diyoruz da (kurbanları veya siyasi düzenleri öne çıkarıyoruz da), faili öne çıkarmıyoruz? Ama o zaman da hangi faili diye sormak gerekirdi tabii? Siyasi rejim veya idareyle adlandırmak, örneğin Nasyonal sosyalist soykırım veya İttihat ve Terakki soykırımı demek, sorumluluğu rejime kaydırarak fail halkı suçtan kurtarmak olurdu. Peki o zaman neden Türk, Alman, Huti, Sırp soykırımı demiyoruz? Fail halkın adıyla anılması durumunda fail öne çıkarılmış, failin üzerindeki utanç yükü, baskısı artmış olurdu. İyi niyetle bakarsak, belki o adlandırmaların getireceği baskının failin kendisiyle yüzleşmesine bir engel oluşturacağı düşünülmüştür diyebiliriz. Kötü niyetle bakarsak, adlandıracak tarafların kendi geçmişinde de katliamlar olması nedeniyle kendileri de fail durumuna düşmesin diye böyle davrandıklarını düşünebiliriz. Ama fail öyle ya da böyle yüzleşmiyor. Ve tüm bu adlandırmalar vesileyi öne çıkarıp nedenini gizliyor.

“X soykırımı” biçimindeki adlandırma, dilsel bir araç olarak bakılırsa, henüz adlandırılmamış bir “şeyi” elde olan sözcüklerle adlandırma girişimidir. Tabii bu yapılırken sözcükler, ister istemez o “şeyin” bir yanını öne çıkarır. O yan da konuya dair ilginin sonucudur, izidir. Yukarıdaki adlandırmalar hep filin bir yanını gösteriyor ve o yandan da uzağa gidemiyor. Oysa o korkunç olaya çıkan sosyal ve antropolojik yolları bulmak, o yoldan gidip insanın insanlığından çıktığı yeri bulmak gerekiyor. İşte tam buraya odaklanmak gerekiyor. Keşke metonimiyi coğrafi yerlere, tarihlere, kurbanlara değil de öncelikle onu yapan insanlara, o insanların motivasyonlarına kaydırabilseydik. Böylece yalıtıp kendimizden uzak tutmamış, kendi içimizi gözetleyecek bir ilk istasyonu kurmuş olurduk.

Peki neden ancak bu kadar dile gelebiliyorlar? Bir vahşet ya da utanç ancak bu kadar adlandırılabildiği için mi? Tüm bu adları kimin hangi koşullarda koyduğuna bakmak lazım. Örneğin Elie Wiesel’in Eski Yunancada holókaustos “tamamen yanmış” anlamına gelen Holokost önerisi, kurban tarafının da meselenin özüne isabet etmekten kaçınabileceğini gösteriyor. İbranicede “büyük felaket” anlamını taşıyan Shoah da, yaşanan vahşetin aklın olanaklarının çok ötesinde kalması nedeniyle ilişkilendirici bir adlandırılmaya varılamadığını gösteriyor. İnsanlık olarak konuyla yüzleşemediğimiz, derinleşemediğimiz bir alanda, aralarında fark da olsa hiçbir grubun gerekli berraklığı sağlaması beklenemez elbette. Sonuçta bu kavramlar da dönemin tasavvur ve ilgisini yansıtıyor. Her iki kavramın da soykırıma ilk dönemde gösterilen tekilleştirici ve ilişkilendirilmeye mesafeli duran yaklaşımlarının izini taşıdıklarını söylemek istiyorum.

Olayın merkezi nedir diye sormuştum. Olayın merkezini bilmiyoruz; bildiğim kadarıyla bilmiyoruz. Esas sorun da bu. Benim gördüğüm o ki işin ucu maymun sürüleri halinde yaşadığımız günlere, o sert rekabetçi toplulukların acımasız ve vahşi ilişkilerine dayanıyor. İşin acı ironisi, maymundan geldiğimizi ders kitaplarından ve hayatlarımızdan çıkardıkça o maymun topluluklarının davranışlarına daha çok dönüyor olmamız. Orayı anlamadığımız ve adlandırmadığımız, katliamların motivasyonları, güdülenmeleri konusunda maalesef içinde bulunduğumuz kuramsal eksikliği gidermediğimiz durumda kendimize uzak (ya da maalesef yakın) kalıyoruz. Dile gelemiyoruz ve doğru bir adlandırmadan uzaktayız. Uzakta kaldığımız sürece de en korkunç yanımızın “insafına” kalacağa benziyoruz.

....................................................................
28 Şubat 2017, erhan.altan@chello.at


<-geriye: