TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Messner Dağ Müzesi-Firmian


MURAT NAROĞLU

Onu ilk kez afişlerde gördüm sanırım. Alnı çizgilerle kaplı, sert, çatık kaşlı bir adamdı. Duyurudan anladığım kadarıyla üniversitede bir konuşma yapacaktı. Yer, tarih, saat ve isim yazılıydı ancak bir başlık olmadığı için konuyu öğrenememiştim. Duraksamadan yoluma devam ettim her defasında.

Aylar sonra, arkadaşım ünlü bir dağcıdan bahsederken o afiş canlandı gözümde. Demek Reinhold Messner, yeni başladığım dağcılık serüveninde adını sıkça duyacağım, kelimenin tam anlamıyla yaşayan bir efsaneydi. Doğal olarak bu büyük ustayla ilgili daha fazla bilgi edinmeye karar verdim.

Doruklarda yaşamak

17 Eylül 1944'te, İtalya'nın özerk Güney Tirol bölgesindeki Brixen'de doğmuştu Messner. Gençliğinde, Dolomitlere çıkarak hedeflerini büyütmüştü. Hakkında çok çarpıcı iki haber vardı. 1978'de Avusturyalı Peter Habeler ile beraber oksijen desteği almadan Everest Dağı'nın zirvesine (8.848 m) ulaşmıştı. İnsanlık tarihinde bir ilki gerçekleştirmekle yetinmeyen Messner, 8.000 metrenin üzerindeki 14 dağa tırmanarak dağcılık maratonunu tamamlayan ilk insan olmayı da başarmıştı (1986).

Etkileyici, sıra dışı bir karakterle karşı karşıyaydım. Ayrıntılar bu nefes kesici hayata başka bir boyut katıyordu. Messner 1970'te, Nanga Parbat'ta (8.126 m) kardeşi Günther'i ve yedi ayak parmağını kaybetmişti. 1978'de buraya geri dönmüş ve 8.000 metrenin üzerinde irtifaya sahip bir dağa tek başına çıkan ilk insan unvanını kazanmıştı.

Gezegendeki yedi kıtanın en yüksek noktalarını ifade eden Yedi Zirveler projesini 1986'da tamamlayan Messner, bu alanda ikinciydi. 1989/1990'da Antarktika'yı (Arved Fuchs ile birlikte), 1992'de Taklamakan Çölü'nü, 1993'te Grönland'ı, 2004'te Gobi Çölü'nü geçmişti.

Doruklarda yaşamasına rağmen mütevazı bir adamdı Messner. Tarihin en iyi dağcısı olduğu iddiasını kibarca reddederken böyle bir sınıflandırmayı doğru bulmadığını belirtiyordu. Onlarca kitap yazıp dünyanın dört bir yanında sayısız konferansa katılarak dağcılığa dair görüşlerini ve deneyimlerini aktarmıştı. Tecrübelerinin toplamını 15. Sekiz Binliğim olarak adlandırıyordu.

Kale

Messner durmamış, yorulmamış, bir de dağ müzeleri projesini hayata geçirmişti. Kısaca MMM (Messner Mountain Museum) denilen ve her biri özgün bir mekâna kurulmuş altı farklı müze vardı: Corones, Firmian, Dolomites, Juval, Ripa ve Ortles. Ekim-Kasım 2016'daki İtalya tatilimizin Güney Tirol ayağı için hazırlık yaparken müzelerden birinin kalacağımız yerin yakınındaki Firmian Kalesi'nde bulunduğunu fark ettim. O tarihe kadar Messner hakkında yeterince bilgi toplamış, önemli dağcıları ve dağları araştırmış, 2.000 metrenin üzerindeki tırmanışlara alışmıştım. Tüm bunlardan dolayı 31 Ekim Pazartesi sabahı benim açımdan fazlasıyla özel bir gündü.

Firmian Kalesi (Alm. Schloss Sigmundskron) Bolzano'nun çıkışında, Adige Nehri'nin yanı başındaydı. Kale ile ilgili mevcut en eski kayıt 945 yılına uzanıyordu. Yüzlerce yıl içerisinde pek çok kez el değiştiren ve yenilenen Firmian Kalesi, 1957'de 30.000'den fazla kişinin katılımıyla eyalet tarihinin en büyük gösterisine ev sahipliği yapmıştı. 1. Dünya Savaşı'nın hemen ardından Avusturya'dan alınıp İtalya'ya bağlanan Güney Tirol'de halkın mücadelesi sonuç vermiş, 1971'de özerklik kazanılmıştı. Bölge için böylesine büyük bir önem taşıyan Firmian Kalesi, Reinhold Messner ve mimar Werner Tscholl tarafından benzersiz bir esere dönüştürülmüştü.  

Surların arasında

Park alanından müzeye giden patika zaten farklı bir şeylerin habercisiydi. MMM Firmian bizi Uzak Doğu'dan getirilmiş flamalarla karşıladı. Sekiz Binliklerin Nepal, Çin ve Pakistan dolaylarında konumlandığını, ayrıca Messner'in dağlık coğrafyalarda yaşayan halkların kültürüne özel bir ilgi gösterdiğini düşününce bu mesaj daha da güzel bir anlam kazanıyordu.

MMM Firmian'ın sekiz bölümü vardı. Sıralamayı bozmadan dağlar ve sanat kısmına yöneldik. Birinci bölümün duvarlarındaki tablolar büyüleyiciydi. Ressamların Avusturya, İsviçre, İtalya ve Fransa gibi ülkelerin dağlarını Rönesans'ın etkisiyle resmetmeye başladıklarını öğrendim. Goethe'den yapılan bir alıntı da unutulmazlar arasındaydı. Dağların dilsiz ustalar olduklarını ve suskun öğrenciler yetiştirdiklerini belirtiyordu Goethe.

Beyaz Kule adı verilen ikinci bölüm Firmian Kalesi'nin tarihine ayrılmıştı. Yukarıda kısaca değindiğim gelişmeleri Beyaz Kule'de detaylı bir şekilde inceleme fırsatı bulduk. Dağlar ve inanç konulu bir sonraki durağımızda, Messner sözü Uzak Doğululara bırakmıştı. Kale içerisindeki antik tiyatroya doğru, çimlerin üzerinde bir taş yığını duruyordu. Dağcıların trmanış öncesinde böylesi bir yığının etrafında toplanıp yerlilerin duaları eşliğinde düzenlenen törenlere katıldığını belgesellerde izlemiştim. Bölge halkları, Uzak Doğu'nun kendine özgü inançları doğrultusunda dağcıları korumak istiyordu.

Tarih

Mağaralar ve kristaller başlıklı dördüncü bölümün en dikkat çekici nesnesi Brezilya'dan getirilmiş, 150 milyon yıllık dağ kristaliydi. Tarihe dokunmak yasaklanmamıştı. Parmaklarımı beyaz kristalin üzerinde gezdirdim usulca. Bir nefeslik ömrümüz onun yanında hiçbir şeydi.

Merdivenleri kullanıp yukarı çıktıkça Bolzano'yu rahatlıkla görebilme imkânına kavuştuk. Beşinci bölüm (Palas) dağların oluşumunu ve 1768'den bugüne yükseklerdeki mücadelemizi anlatıyordu. Messner'e göre, ihtiyaç duymadığı müddetçe ağaçların çizdiği sınırı aşmayan insanlık 250 yıldan beri yeşilliğin ötesindeydi. Kuşkusuz zirveler bambaşka bir dünyaya kapı açıyor, kişiyi ciddi şekilde değiştiriyordu. Stephan Huber'in Brecht, Freud ve Nietzsche gibi isimlerin eserlerinden yararlanarak 2005-2006'da tasarladığı Messner haritasını ele alalım. Palas'ta sergilenen harita, coğrafyayı efsane dağcının düşünceleriyle birleştirmişti. Örneğin “Kimsenin Anlamadığı Kararlar Gölü” bir kemikle çevriliydi. Hemen sağdaki bir başka kemiğin üzerinde “Bilginler Cumhuriyeti” yazıyordu. Yükseltiler, eğriler, çizimlerle birlikte muazzam bir tasarıma imza atmıştı Huber.

Palas'taki ziyaretçi defterini doldurmayı da ihmal etmedik tabii. Sırada Eiger (3.970 m), Matterhorn (4.478 m) ve birkaç başka dağı konu edinen altıncı bölüm vardı. Messner'in zengin koleksiyonundan onlarca parça duvarlara asılmış, pencerelerin önüne yerleştirilmişti. İtalya-İsviçre sınırındaki Matterhorn'a ilk tırmanışı gerçekleştiren Edward Whymper'ın 1865'te ayakkabısının altına taktığı malzeme (Alm. Steigeisen) duvardaki bir gözdeydi. İsviçre'deki Eiger'in ölümcül kuzey yamacından zirveye çıkmayı başaran ilk insan olan Anderl Heckmair tarafından 1938'de kullanılan çadır sanki hiç toplanmamıştı.

Yedi Zirveler ve Sekiz Binlikler Batı Kulesi isimli yedinci bölümün gündemindeydi. Mallory ve Hillary rotalarını gösteren Everest kabartması bir an önce oraya gitme isteği uyandırıyordu. Kırmızı Everest kıyafeti ise bana Ferrari sürücüsü Michael Schumacher'i hatırlattı. Formula 1'in en başarılı pilotu şimdi yürüyemiyordu bile.

Dağlar ve çöller temalı son bölümde irtifayı düşürmüştü Messner. Çöl onun için ölümün temsili, yaşlı bir insanın zamanda ve mekânda sonsuzluğa gidişiydi. Buraya kadardı demek. Tablolarla başlayan turumuz kum deryasıyla noktalanıyordu.

Dinlenme

Yorgunluk kahvesini fazlasıyla hak etmiştik. MMM Firmian'ın girişindeki kafede, güneşe doya doya sohbetimizi sürdürdük. Hava güzel, insanlar neşeliydi. Bir saat kadar oturup dinlendikten sonra kalktık. Kitap ve hediyelik eşya alarak veda ettik Firmian Kalesi'ne.

Tatilin ardından Messner ile yapılmış birkaç yeni söyleşiyi okudum. Mülteci sorunu, tüketim, vergiler vb. pek çok konuda görüşlerini açıklıyordu Messner. Bolzano'ya bağlı Merano'da ve kimi zaman Juval'de sade bir hayat sürmekteydi. Müzelerin yönetimini büyük kızı Magdalena'nın devralacağını öğrendiğimde ustanın da dinlenme vaktinin geldiğini düşündüm. Tabii yanılıyor da olabilirim çünkü Messner oğluyla birlikte Dolomitlerdeki bazı zirvelere tırmanmaktan vazgeçmemiş. Dilerim daha uzun bir süre bizleri yalnız bırakmaz.

..............................................................
murat.naroglu@gmail.com
22 Şubat 2017

                                                   


<-geriye: