TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Din ve ulus kimlikleriyle siyaset yapmanın biçim ve sınırları


HÜSEYiN ŞIMŞEK

“Etnik ve dinî kimliğe endeksli iktidar mücadelesi ‘sol’dan verilmez” başlıklı yazıyla başlatıp, “İnanç, soy, ulus kimlikleriyle siyaset yapmanın arkaplanı” başlıklı irdelemeyle sürdürdüğüm tartışmaya, yeni bir başlıkla devam etmek istiyorum. Ben kendimce bu irdelemeleri, yaşanmış sosyalizm deneyimlerinden beslenen ama yeni bir toplumsal, siyasal ve ekonomik yapılanmayı işaret eden “Komünal Demokratik Toplum” öngörüsü dolayısıyla önemsiyor ve gerekli buluyorum. 


Avusturya’da bir Alevi hareketinin gelişimini anlattığım toplantılardan birinde, sosyalist bir hareketin taraftarı bir arkadaşımız, Alevileri, “iktidara yönelik bir mücadele yürütmeme”lerinden dolayı eleştirdi. Bu cümleyi başka ezilen, baskı altında tutulan kimlikler için de kurabilirsiniz. Birkaçını sıralayalım: Kürtler, iktidara yönelik bir mücadele yürütmeli! Çerkezler, iktidara yönelik bir mücadele yürütmeli! Şiiler, iktidara yönelik bir mücadele yürütmeli! Kadınlar, iktidara yönelik bir mücadele yürütmeli! LGBT bireyler, iktidara yönelik bir mücadele yürütmeli! Avusturya’daki göçmenler, Türkiye kökenliler... Bu önermelerin hepsi, hem sosyolojik açıdan hem siyaset bilimi zemininde sorunludur.

Ulusal/etnik aidiyetler bazında şunu vurgulamak gerekiyor doğru anlaşılmak için: Bir toplumda azınlık, ezilen, baskı altında tutulan ulusal/etnik topluluk olmak ile ülkesi işgal ve ilhak edilmiş, sömürgeleştirilmiş bir ulus ya da uluslar topluluğu olmak farklı şeylerdir. Bu konumlar, farklı hak ve özgürlük taleplerine, farklı çözümlere denk gelir. Buradaki, “İnanç ve ulus kimlikleriyle siyaset yapmanın biçim ve sınırları” başlıklı irdeleme, yukarıdaki cümlenin ilk yarısındaki konumla ilgilidir. Dünya tarihine bakıldığında; işgal, ilhak, sömürgeleştirme durumlarında, hem “yabancı güç cephesi”nde hem de “yerli cephe”de çok etnisitelilik, çokinançlılık görülür illa ki! Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Anadolu’da yoğunlaşan anti-emperyalist mücadelede Türkler, Kürtler, Zazalar, Çerkezler, Lazlar, Romanlar birlikte mücadele etti.

Yukarıda sıralanan kimliklerden birinin, aynı şemsiye altında, bütün sınıf ve sosyal tabakaları seferber ederek bir iktidar mücadelesi yürütmesinin varacağı son ifade ne olacaktır? Türkiye’deki Kürtler örneğin, adını da açık ve net koyarak bir Kürt partisi kurup, “iktidara yönelik bir mücadele yürütüyoruz” dediklerinde bunun anlamı nedir? Kürtler, Türkiye’de ikinci büyük ulusal topluluk olduklarına göre; “çoğunluk olan Türkleri de diğerlerini de biz yöneteceğiz”, diyor olamazlar. Bunun tek bir anlamı var: Kendi kaderini tayin hakkını, ayrılarak ayrı bir devlet kurmak şeklinde kullanmak! Türkiye, Kürdistan, Irak, İran tarihinde bu temelde kurulmuş, mücadele yürütmüş birçok Kürt partisi yer alır. Bunlar, iktidara -burada ayrılıp ayrı bir devlet kurmaya- yönelik mücadele etmiş hareket örnekleriydi. Kendi içinde bir tutarlılığı vardır. Sonuçta, hiçbir ulus devlet sadece o ulusun burjuvazisi tarafından kurulmadı.

Fakat bir toplumda azınlıkta kalma konumu üzerinden ezilen, baskı altında tutulan ulusal/etnik, dinî,  toplumsal cinsiyet topluluklarının siyaset yapma biçim ve sınırları farklı olacaktır. Burada, bir anlamda “alana yönelik siyaset” söz konusu olacaktır. Hangi aidiyet adına olursa olsun, azınlıkta kalanlar, çoğunluğu oluşturanlarla eşit hak ve özgürlükler isteyeceklerdir. Siyaset yapma biçim ve sınırları buna ayarlıdır. Bunun, iktidara yönelik mücadeleyle ilişkisi ise önemli ama dolaylıdır. Ezilen, baskı altında tutulan kimlik, hak ve özgürlüklerine nasıl bir iktidar altında kavuşacağına inanıyorsa, kendi mücadelesinin de o iktidarın kurumlaşmasına hizmet etmesini ister. Ki bu, onun isteği dışında, bir yere kadar objektif bir durum olarak da yaşanır.

Madem ki ister ezen, ister ezilen konumda olsun, her ulus farklı sınıf ve sosyal tabakalardan oluşur; madem ki ister muktedir olsun, ister baskı altında tutulsun her din, her dinî aidiyet, “ulus” olma halinden daha geniş bir kapsayıcılığa sahiptir ve aynı ulusun farklı sınıf ve sosyal tabakalarına ek olarak, farklı ulusları da içine alır; madem ki LGBT bireylik bütün uluslarda, bütün inançlarda, bütün sınıf ve sosyal tabakalarda rastlanan bir kimlik, iktidara yönelik mücadele konusunda buradan varılacak sonuçlardan biri şudur: Bir yerde iktidar mücadelesi -ki temel aracı öncelikle siyasi partidir- yukarıda sıralanan (ulus, din, toplumsal cinsiyet) kimliklerinden birinin altında ve o kimliğe sahip bütün sınıf ve sosyal tabakalar tarafından sürdürülüyor, sürdürülmek isteniyorsa eğer, seferber olmuş sınıf ve sosyal tabakalardan bir bölümü kandırılıyor demektir.

Parti, siyasal iktidarı hedefleyen bir örgütlenmedir. Tıpa tıp aynı olmasa da, her bir ayrıntıda çakışmasa da en azından benzer siyasî görüşleri paylaşan kişiler, bir ülkenin (devletin) yönetiminde söz sahibi olmak üzere kurarlar. Merkezden sola doğru, partileşmenin başlıca siyasî hatları ya da aktörleri şöyle sıralanmakta: Sosyal demokratlar, sosyalist veya komünistler, anarşistler. (Her bir hattın türevleri, sıralamakla bitmez.) Bu ‘sol’ hatlardan biri, ezilen bir etnik veya dinî toplumun sorununun çözümüne, dönemsel bir çerçevede öncelik ya da ağırlık verebilir. Örneğin, Türkiye’deki bir dizi sosyalist ve komünist  hareketin, partinin ‘Kürt sorunu’na yaklaşımı böyledir. Ancak, ‘sol’da anılan o farklı hareketlerin, etnik/ulusal veya dinî/inançsal bir soruna, dönemsel bazda öncelik ya da ağırlık vermesi ile o sorunları nihai amaçları haline getirmeleri arasında büyük bir fark vardır ve bu fark çok önemlidir.

Sol’da anılan hareketlerin, ulusal veya dinî soruna ilgileri, o sorundan muzdarip toplumun/topluluğun hak ve özgürlükleri çiğnenen azınlık, mazlum ya da sömürge bir konumda tutulmasından dolayıdır. Ulusal veya dinî azınlıkların, hak ve özgürlük mücadelelerini destekler, omuz verir, hatta içinde yer alırlar. Onu, verdikleri iktidar mücadelesinin -daha çok müttefiklik temelinde- bir parçası görebilir, sayabilirler. Ancak, ne adına layık bir sosyal demokrat, ne sosyalist, ne de komünist hareket; ulusal, dinî veya gender (toplumsal cinsiyet bazlı) bir azınlığı iktidara taşımak gibi bir amaç güder. Ama kendi kuracağı iktidar koşullarında o ulusal veya dinî azınlıkların temel hak ve özgürlüklerinin tanınacağını, teminat altına alınacağını dile getirir, deklere eder.

Sosyal, sınıfsal, ekonomik, kültürel, inançsal temelde hal böyleyken; bir toplumda azınlık konumda olan bir aidiyet adına milliyet, din, cinsiyet tanımları ve perspektifleriyle partileşmek, iktidara yönelik mücadele yürüttüğünü vaazetmek, o her bir azınlığın iktidarına oynamaktan başka bir anlama gelmez. Toplumlardaki azınlıkları parsellemek, çitlerle etraflarını örmek, onları sosyal, sınıfsal, siyasal açıdan bağdaşabileceklerinden izole etmek; “ana iktidar” altında “yavru iktidar adacıkları” oluşturmaya götürür. Ezilen kimlikler adına mücadele edenler, en alt kurumlarından en üst kurumlarına kadar, uyguladıkları kurumsal demokrasiyi, kurum içi hak ve özgürlükleri, eşitlik ve adalet mekanizmasını kantara vurduklarında bu durum daha açıkça görülür.

.....................................................................
www.huseyin-simsek.com  
huseyin.simsek@gmx.at 

Şubat 2017


<-geriye: