TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Dersu Uzala


ERHAN ALTAN

İslam Devleti’nin iki Türk askerini nasıl yaktığını gösteren videoyu açmamayı kendini koruma içgüdüm sayesinde başardım, ama yine de açılış karesinin zihnime yerleşmesine engel olamadım. Hasar bırakacağı belli olan bir karşılaşmaydı. Kendime itiraf etmemeye çalıştım, bastırdım, ama ne yaptıysam o karenin ayarımı bozmasına engel olamadım. Dile gelmesini de istemiyordum, gelse beni de alıp götürecek bir erozyona dönüşebilirdi sanki. Dile gelmeyince geçermiş gibi. Böyle gittim yatağa.


Sabah uyandığımda Dersu Uzala duruyordu aklımda. Çizgi filmlerde aniden bir fikir ampulü yanar ya, onun gibi. Bir yanıt gibi. Yanıt dediysem sadece yanıt, çözüm falan değil.

İlkokuldan başlayarak insan yüceltilip durur derslerde, ama sadece okullarda mı, her yerde. Felsefe yapabiliyor veya aya gidebiliyor diye bir şeyleri gerçekten aştı sanıldı, sandırıldı. Felsefeyi kaç kişi yapıyor, aya kaç kişi gidiyor? İnsanın yapabildiklerinden ziyade yapamadıklarına, hatta bazen nasıl daha da geriye gidebildiğine bakmak lazım. Başarıyı sınıfın en iyi öğrencisinin değil en kötü öğrencisinin durumu ile değerlendirmek gibi.

Evrim ağacının dalları arasında ilerlerken bolca öldürmüş; sonra ama şimdi bunu da övünülecek bir şeymiş gibi pazarlayan, ambalajın üstüne de diğer hayvanlara üstünlüğünü yazan birisi. Hata buralardan geliyor. Gasp etmiş, köleleştirmiş ve kıyım yapmış biri. Her cinayetle, katliamla kendi içinin boşaldığını, kendi varlığının çözüldüğünü göremeyecek, bunu anlayamayacak kadar cahil biri. Belki de bu yüzden sürekli kendi yüceliği ile meşgul, ne olduğunu görmemesinin, kendinden gizlemesinin, erdemsizliğinden güç yaratmasının yolu. İşte kriz anlarında bu birinin çok da değişmediğini görüyoruz.

İnsanın korkunçluğu ve vahşiliği, gizlenmiş bir aile sırrı gibi çekiyor beni. Ancak bu korkunçluğu ve vahşiliği kuramsallaştırmaktan da korkuyorum, zira sonrasında, o her birinin ummadık bir korkunçluk geliştirebilecek olduğunu düşündüğüm insanların arasında yaşamımı sürdürmek zorunda kalacağım. Nitekim benim kaçındığımdan kaçamamış Auschwitz cehenneminden kurtulan Imre Kertész, “sürekli, her şeyin saniyeler içinde tersyüz olup insanların haykırarak birbirlerini öldürmeye başlayabileceğine dair bir duygu içinde” olduğundan bahsediyor, geçen yıl yayımlanan Der Betrachter (Gözlemci) adlı güncesinde. Burçin Gerçek’in Akıntıya Karşı adlı kitabında aktardığı Raffaele Gianghian ise, 1915 Anadolu Hristiyanları Soykırımı’nda sıradan insanların nasıl bir anda caniye dönüştüklerini, evlerine gidip gelen, babasının yakın arkadaşı olan memurların bir anda Ermenileri katledenler arasına katıldıklarını anlatarak Kertész’in bu duygusunu gerçekliyor.

Güven duygusunun yitimi kolaylıkla aklını kaçırtabilir insana, veya kısa sürelisi bile sağlam bir hasarla yoluna devam ettirir. İnsanın insanı öldürmesi, katliam yapması ise çok büyük bir eşiğin aşılması demek. Eşiğin öte tarafını, katliamcı öznelerin tarafını bilmiyoruz. İnsan yakanların akıllarını nasıl kaçırmadıkları anlayabileceğim bir şey değil, belki de kaçırıyorlardır. Onların daha sonraki hikayeleri gelmiyor bize. Eline silah ya da bomba verilerek ortalığa salınmış sosyopatların hissiyatlarına dair bir şey de bilmiyorum. Kim bilir belki de aklını kaçırmayacak, bunu fazlaca hissetmeyecek kadar körleşmiş hastalıklı ruhlar da vardır. Ve bu, onların başkalarını da hissizleştirme eylemidir.

İnanmak gereksinimini duyduğum ise, tüm tarihte bir kez olsun, dayanışmayı bir kavram olarak değil de farkına bile varmadığı bir yaşam biçimi olarak yaşayan birinin yaşamış olduğuydu sanırım. İyi insan korkutuyor beni, iyiyle kötünün birbirlerinin koşulu olmasalar bile aynı koşullardan üreyen sonuçlar olduklarını düşünüyorum. Bana iyi olduğunu bilmeyen, belki dışarıdan bile iyi denemeyecek kadar iyi, yani başka türlüsünü bilemediği için öyle davranan bir iyi lazım. Kısaca özetlersem dayanışmacı biri lazım. Evet, dayanışma! Hâlâ aklımda, Gezi sırasında bir daha beni hiç görmeyecek birilerinin beni nasıl koruduğu, ilk kez tanıştığım dayanışma duygusunun nasıl günlerce ayaklarımı yerden kestiği.

İşte sanırım gece uykumun gizli arayışlarının, tüm bunları bilinçdışımda bir araya getiren bir bileşke vektörünün oku bana Dersu Uzala’yı gösterdi. Akira Kurosawa’nın filimden biliyordum Dersu Uzala’yı ve sevmişim o küçük adamı. İnsan film kahramanını niye sevsin ki, ancak belki onda özlediğini bile bilmediği birini bulduğu için rahatlar da ondan sever. Film bir romanın, daha doğrusu bir seyahat güncesinin uyarlamasıydı ve bu güncenin yazarı Vladimir Arsenyev de çok sevmişti onu. Belki sadece sevdiği için yazmıştı, oysa bana sevmekten başka, bir tutunma fırsatı sunuyordu şimdi. Eğer tüm bunlar doğruysa, yani Dersu Uzala diye biri, bir tarihte, böyle biri bir kez var olduysa, o zaman mutlaklaştıramam ben insanın korkunçluğunu. İstatistiksel olarak yine de hiçbir şansımız yoksa da... İşte bu yüzden kitabı aldım ve okudum.

Uygulanacak bir model değil Dersu, her şeyden önce bir avcı-toplayıcı, sadece insanların değil, (cansız varlıklar da dahil) tüm varlıkların bir ruhu olduğuna inanan bir şaman. Doğanın çevrimlerine saygıyla gömülü bir varlık yaşıyor. Ama terk ettiği kulübeye daha sonra gelecek olanın hayatını kurtarır diye odun, kibrit, tuz ve pirinç bırakan biri. Hiç görmeyeceği, tanışmayacağı, hatta gelip gelmeyeceğini bile bilemeyeceği biri için… İyi bir insan olduğu için değil, başka türlüsünü bilemediği için böyle davranıyor. Biz dayanışmayı çoktan yitirdik, anımsamamız, daha doğrusu yeniden kurmamız en ideal koşulları sağlayabilsek bile kim bilir kaç kuşak alır. Ama bir tarihte bir Dersu yaşamış, onu da bize Arsenyev aktarmış, gitmesek de bilmesek de… Kim derdi ki, bu karanlıkta Dersu bana ışık tutacak; tabii sadece ışık, yol göstermek filan değil; sadece ışık, aklımı kaçırmamak için. Yoksa insan tüm korkunçluğuyla öylece duruyor karşımızda… içimizde…

* Yüzbinlerce Süryani, Rum ve diğer Hristiyan azınlıkların öldürüldüğü soykırımı, içlerinde en büyüğü de olsa öldürülenlerden sadece bir grupla anmak hâlâ netleşemediğimizin bir başka kanıtı.

....................................................................
31 Ocak 2017, erhan.altan@chello.at


<-geriye: