TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Kuralsız bir öykü


RESMİYE ASLAN

Yıllar önce, Art und Presse’in başlattığı “Gazetecilik Atölyesi”ne katılmam için çağrı aldığımda, “düşünmem lazım”, diye cevaplamıştım. Verdiğim cevap, kapıyı açık bıraktığımı gösteriyor idiyse  de aslında kararım kesindi: Katılmayacaktım!

Atölye çalışmasının başlamasına dört gün kalmıştı ve günlerden Cuma idi. Diğer günlerden farksız bir gün! İş dönüşü, oturduğum apartmanın karşısındaki markete uğradım. Meyve bölümünde ne almam gerektiğine karar vermeye çalışırken, geriden bir ses yükseldi:

-Hallo!

Sesin geldiği yöne, geriye döndüm. Karşımda Pablo duruyordu. Saçları biraz beyazlamış olsa da hâlâ güleryüzlü, hâlâ cana yakındı. Şaşırmıştım! Şaşkınlığımı gizleyemedim. Toparlanıp sordum:

-Burda ne yapıyorsun?

-İş yerim gönderdi. Birkaç günlük yardıma ihtiyaç varmış.

Bunda anlaşılmayacak bir şey yoktu; bağlı olduğu iş yerinden, birkaç günlüğüne “kiralık işci” olarak gönderilmişti. Konuyu değiştirdim hemen:

-Çocuklar nasıl? Kızın büyüdü mü?

-Kızım ilkokula başladı. Oğlum dördüncü sınıfta. Kamboçya’daki oğlumsa üniversiteye başlayacak...

Kamboçya’daki oğlundan söz ederken ses tonu düştü, yüzündeki tebessüm de kaygıya bıraktı yerini.

-Onu çok özledim. On üç yıldır görmüyorum. İnternette görüşüyorum ama yetmiyor. Her defasında, “baba ne zaman geleceksin”, diye soruyor. Ara sıra para gönderiyorum. Annemi de kaybettim.

Konuşurken gözleri dolmuştu çoktan, ama ağlamdı. Kasadaki yeşil salataları hızlı bir şekilde rafa dizerken kaçamak sorular yöneltti:

-Sen nasılsın? Çalışıyor musun?

Verdiğim yanıtlar umurunda olmadı aslında. Yüzü al al olmuştu. Boşalan kasayı alıp “tekrar görüşmek üzere, hoşcakal”, dedi ve hızlı bir şekilde ayrıldı oradan. 

Pablo’yu yedi yıl önce katıldığım bir Almanca kursunda tanımıştım. Üç ay süren kurstan sonra da hiç karşılaşmadım.

Markette işimi bitirdim ve evin yoluna düştüm. Aklım hâlâ Pablo’daydı. Almanca öğretmeni “Avusturya’ya niçin geldiniz”, diye sorunca anlatıvermişti bütün öyküsünü. Onu, bana bu kadar çabuk hatırlatan da buydu galiba! Ülkesi Kamboçya’da üniversite eğitimini tamamlamış, fakat kendi alanı olan mimarlıkta iş bulamamıştı. İlk evliliği ayrılıkla sonuçlanınca, bunalıma girmiş daha beş yaşında olan oğlunu annesine bırakıp Avusturya’ya gelmişti.

Pablo anlatmaya başladığında, öğretmen görevi gereği araya giriyor onun sözünü kesiyor, yanlış kurduğu tümceleri düzeltiyordu. Ama öykü ilerdikçe öğretmenlik görevini bir kenara bırakıp, o da hepimiz gibi sadece dinlemeye başlamıştı. 

-Bütün uğraşlarıma rağmen burada da iş bulamadım. Bir arkadaşımın yanında kalıyordum. Birkaç günlük kaçak işlerde kazandığım para da bitmek üzereydi. Aylardan Mayıs’tı. Käntnerstrasse’de yürüyordum; çok  üzgündüm, bu şehirde kalma umutlarımı yitirmiştim, vizemin bitmesine az bir zaman kalmıştı... Fakat geri dönmek istemiyordum! Bir telefon kulübesine girdim son paramla annemi aradım. Onunla konuşurken ağlıyordum. Yakında döneceğimi söyledim...

Telefonu kapatıp kulübeden çıkmıştı Pablo. Bu sırada, sıra bekleyen sarışın, mavi gözlü bir kadınla göz göze gelmişti. Kadının yanında bir bebek arabası duruyordu. Pablo ağladığını fark edecek endişesiyle hızla uzaklaşmıştı oradan. Biraz ilerideki bir banka oturup boş boş bakınmaya başlamıştı etrafına. 

Çok geçmeden, az önce telefon için sırada bekleyen kadın, yanına gelmez mi! Bebek arabasını kenara almış, frenlerini kilitlemiş, sonra da Pablo’nun yanına oturmuştu.

Pablo’nun yüzüne dikkatlice bakan kadın, onunla aynı dili konuşmaya başlamıştı. 

-İstersen sana yardım edebilirim.

Pablo inanamamıştı bütün bu olup bitenlere! Kadın İspanyolca konuşuyordu! Belli ki Pablo’nun annesi ile konuşmasını dinlemişti ve oldukca etkilenmişti. Sorularla başlayan diyalog, uzun bir sohbete dönüşmüştü. Hepimiz, öykünün gerisini merak içinde bekliyorduk. Pablo, anlatmaya devam etmişti:

-O kadınla evlendik. İki oğlum oldu; biri eşimin birinci evliliğinden, diğeri benim. O Kamboçya’da. Şimdi sekiz aylık bir de kızım var. 

Bir tesadüf müydü bu? Başka bir dili bilmenin getirdiği güç mü? Pablo’nun öyküsünü dinlediğim gün, tesadüflere inanmayan biri olarak, ikincisini mantıklı bulmuştum.

Eve gelir gelmez, elimdeki çantayı alel acele mutfağa bıraktım ve oturma odasındaki masada duran defterin boş bir sayfasına şunları yazdım: “Kurallarını paranın belirlediği hayatlardan, kuralsız öyküler!”

Yıllar önce ülkesine geri döneceği için üzgün olan Pablo, şimdi ülkesine gidemediği için üzgündü. Pablo’nun öyküsünün, beni üzen tarafı ise  mimarlık gibi bir mesleğe sahip birinin, yanlış yerde olmasıydı.

Mesajlarıma bakmak için bilgisayarı açtım. Yeni bir şey yoktu. Eski bir mesaja baktım. Avusturya’dan sonra Kanada’ya gidip yerleşen bir arkadaşımdan gelmişti: “Selam! Nasılsın? Dileğim iyisindir? Seni çok özledim. Seni Kanada’ya bekliyorum, mutlaka gel! Özlemek hayatımızın bir parçası da olsa buraları da güzel...”

Kanada’ya gidip arkadaşımı görme şansım olacak mı bilinmez, ama artık sınırlar ötesi ortak bir dili konuşuyoruz. Fark etmiyor; Kanadalısı, Kamboçyalısı, Afganistanlısı... Özlemenin kuralı, rengi, sınırı yok, her yürekte aynı. Öyleyse yazmak da sınırsız, hem de kuralsız olmalıydı! Ben de yazmalıyım kuralsız sınırsız. Kuralsız yaşamayı beceremesem de kuralsız yazabilirim.

Haftasonunun geçmesini bekledim. Pazartesi saat dokuz da, “Gazetecilik Atölyesi”ni yönetecek olan arkadaşa, cep telefonumdan şu mesajı gönderdim: “Kursa katılmaya karar verdim. Yerimi ayırır mısın?”

resmiye.aslan1511@gmail.com  


<-geriye: