TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

İtalya'da bir hafta


MURAT NAROĞLU

Taşınma sürecimiz başlamış olmasaydı tatil teklifini kabul ederken daha az düşünürdüm. Yapılacak pek bir şey yokmuş gibi duruyordu ancak sonuçta ev değiştirecektik. Birkaç görüşmenin ardından programı netleştirip farklı bir seçenekte karar kıldık. Taşınma işlemi tatilden sonra tamamlanacaktı.
 
Ağustos 2016'da Venedik sokaklarında doya doya gezmiş, gece yarısı Trieste'de şöyle bir dolanmıştım, lakin İtalya ile henüz tanışmadığımın farkındaydım. Venedik, turistlerin sabah gelip akşam döndükleri bir kentti. Trieste'de ise çok az vakit geçirmiştim. Bu nedenle ikinci yolculuğum ilki kadar merak uyandırıcıydı.

Güney Tirol

Planımıza sadık kalarak 29 Ekim 2016 Cumartesi sabahı Bolzano'ya vardık. İtalya'nın kuzey ucunda, Avusturya sınırında yer alan özerk Güney Tirol bölgesinin başkentinde hava güzeldi. Tahminlere göre önümüzdeki günlerde de böyle olacaktı. Tabii fırsatı kaçırmadık ve bu sıcak karşılamanın verdiği keyfi arkadaşlarda yapılan kahvaltıyla birleştirip gezmeye koyulduk.

1. Dünya Savaşı'nın bitimiyle Avusturya'dan alınıp İtalya'ya bağlanan Güney Tirol'deki hâkim dil hâlâ Almancaydı. Mussolini yönetimindeki faşist iktidarın tüm baskısına rağmen insanlar İtalyanlaştırma politikalarını reddetmişti. Avusturya'nın gözle görülür etkisi varlığını sürdürüyordu. Çift dilli tabelalar yeterince anlam yüklüydü zaten.

Kent merkezindeki turun ardından Renon'da doğa yürüyüşü yapmak amacıyla teleferiğe atladık ve Yukarı Bolzano'ya çıktık. Freud'un izinden gidip ünlü dağ grubu Dolomitleri görecektik. Freudpromenade isimli güzergâhta meşhur Viyanalıdan notlara rastladık. Örneğin C. G. Jung'a yazdığı 1 Eylül 1911 tarihli mektupta, Freud Renon'un güzelliğinden ve rahatlığından bahsediyordu. Büyük bir olasılıkla, o da soluklandığı anlarda Dolomitleri seyre dalmıştı.

Güney Tirol'deki diğer iki günümüzde de dağlardan uzak kalmadık. Bolzano'ya bağlı Merano'da bir araya gelen ekibimizin yeni adresi Ötztal Alpleri idi. Adını buradan alan, 5.250-5.300 yaşındaki meşhur Buz Adam Ötzi'nin* bulunduğu yeri değil belki ama Avrupa'nın en yüksek rakımlı (3.212 m) oteli Glacier Grawand'ı gördük. Gruptakiler dinlenirken bir arkadaşımla İtalya-Avusturya sınırındaki Grawandspitze'nin zirvesine (3.251 m) çıkıp tatilin doruk noktasına ulaştık. Gün batımında Merano'nun üzüm bağları arasında geziniyorduk.

Ayın son sabahında Bolzano'daki Firmian Kalesi'ne gittik. Güney Tirollü efsane dağcı Reinhold Messner tarafından kurulan özgün altı müzeden biri surlarla çevriliydi. Özenle hazırlanmış, çok zengin bir içeriğe sahipti müze.** Oradan ayrılmak gerçekten zor oldu ancak bir kez daha Renon'a uğrayacaktık. Karanlık çökmeden teleferiğe bindik ve hafif bir yürüyüşten sonra Dolomitlere hayranlıkla bakarak veda ettik Güney Tirol'e.

Lombardiya

Avusturya'nın etkisi geride kalmıştı. 1 Kasım'da, öğle vakti Lombardiya'nın başkenti Milano'da indik araçtan. Artık İtalya ile tanışma zamanıydı. Aramızda kendisini yorgun hisseden kimse olmadığı için soluğu merkezi meydanda aldık. Kilisenin ve meşhur İtalyan mağazalarının önü turistlerle doluydu. Kalabalığın az ilerisindeki Scala Tiyatrosu'nun çevresi ne kadar da sessizdi oysa. Tiyatro binasının tam karşısında Leonardo da Vinci'nin heykeli duruyordu. Gürültüden kaçanların dinlenebileceği, hoş bir yerdi Scala Meydanı.

Adımlarımızın sıradaki adresi, Milano dükü Francesco Sforza tarafından 15. Yüzyıl’da yaptırılan kale ve şato oldu. Sergiler, gösteriler ve etkinliklerle dolu geniş bir alandaydık. Kale Sempione Parkı ile buluşuyor ve adında "barış"ı barındıran, kentin tarihi kapılarından biri insanlara kucak açıyordu.
        
2 Kasım'da bu defa İsviçre sınırına doğru döndü tekerler. Como Gölü'nün güneybatı kıyısından başlayıp güneydoğu ucuna uzanan rotamız üç duraktan oluşuyordu: Como, Bellagio ve Lecco. Her ne kadar göle ismini veren Como turistler nezdinde daha popüler olsa da bizim için Lecco sahili en güzeliydi. Como'daki kötü yapılaşmanın aksine Lecco şirin, düzenli ve planlıydı. Como'yu özel kılan, Gianni Colombo'nun tasarladığı ve 1983 yılında tamamlanan bir anıttı. Avrupa'daki antifaşist mücadeleye adanmış anıtın etrafında, faşizme karşı kavgasını sürdürmüş farklı ülkelerden insanlara ait metinler yazılıydı. Örneğin SSCB'deki gençlik örgütünden Irina ölümden korkmadığını dile getirirken, Avusturyalı işçi Rudolf "biz" olabilmenin önemini vurgulamıştı. Her metnin yedi dilde yazılması mücadelenin uluslararası boyutunu göstermesi bakımından önemliydi.

Toskana

Kuzey İtalya'daki yoğun programımızı başarılı bir şekilde uygulamıştık. 3 Kasım'daki hedefimiz ülkenin orta kısımlarına, şaraplarıyla ünlü Toskana bölgesine gitmekti. Listemizde Pisa, Livorno ve Toskana'nın başkenti Floransa vardı.

Pisa Kulesi ile ilgili anlatımların doğruluğunu araştırmak zahmetli bir iştir. 1173'te başlayan inşaattaki bir hesaplama hatasının düzeltilemediği iddiası ciddiye alınabilir. Kulenin çevresinde toplanıp birbirinden ilginç pozlar vermeye çalışan insanlar, matematik ve mühendislikle elbette pek meşgul değildi. Özellikle gençler akıllı telefonlarıyla sıra dışı figürleri yakalama telaşındaydı.

Pisa'dan ayrılınca yağmur bulutlarını arkamızda bıraktık. Kavganın ve mücadelenin kenti Livorno'da gökyüzüne güneş hâkimdi.  Limanda sessizce dinlenen devasa gemiler uzun yolculuklara hazırlanıyordu. Bense sokaklarda bir iz arıyordum. Livorno futbol takımının eski kaptanı, komünist Cristiano Lucarelli'den veya politik duruşuyla öne çıkan kulübün devrimci taraftar grubu BAL'dan bir iz. İstediğimi buldum fakat zamanımızın kısıtlı olması nedeniyle hayallerimi ertelemek zorundaydım.  

Karanlık çökmeden Floransa'ya ulaşma şansını kaybetmiştik. Kentin iki simgesi, Eski Köprü (İt. Ponte Vecchio) ve Santa Maria Del Fiore Katedrali çoktan aydınlatılmıştı. 14. Yüzyıl’da inşa edilmiş kemerli sanat galerisindeki heykelleri Signoria Meydanı'ndan seçebiliyordum. Işıklar içindeki Floransa bir başka ziyarete çağırıyordu beni. Galileo Müzesi'nin önünden geçerken daveti geri çevirmeyeceğimi memnuniyetle bildirdim.

Şok

Bir haftalık tatilimiz bitmek üzereydi. Yorucu bir son gün yaşamamak adına seçimimizi Varese'ye bağlı Porto Ceresio'dan yana kullandık. İsviçre ile İtalya arasında ilginç bir sınır oluşturan Lugano Gölü'nün kıyısındaydı Porto Ceresio. Kısa bir doğa yürüyüşü yapıp sahilde dolaştık, oldukça güzel manzaralı bir kafede dinlenip kahvelerimizi yudumladık. Sokaklardaki sakinlik dalga dalga yayılıyordu.

Milano'daki akşam yemeğimizin bir hafta boyunca biriken anılarla zenginleşeceğini düşünüyordum. Yanıldığım da söylenemez. Kahkahalar eşliğinde sohbet ediyorduk, bu doğru fakat dışarıda yaşananlardan habersizdik. Aracın sol arka camı kırılmış, elektronik sistemler sökülüp parçalanmış ve birtakım değerli eşyalar çalınmıştı. İtalyan polisinin olay yerine gelmeyip bizi karakola çağırmasıysa işin bir diğer sinir bozucu tarafıydı. Anlaşılan mafyası bile taşeronlaşmış bir ülkede böylesi durumlar sıradanlaşmıştı.

Avusturya'daki sigorta şirketinin araya girmesiyle neyse ki araç kullanılabilir hâle getirildi de 5 Kasım'da Viyana'ya döndük. Yağmurlu bir cumartesiydi. İtalya'da bir haftaya ne çok şey sığdırmıştık öyle. Bir ucunda Dolomitler bir ucunda cam kırıkları...

* Ötzi'yle ilgili "Bilim dağlarda" başlıklı yazımı Bilim ve Gelecek Dergisinin Şubat 2017 tarihli 156. sayısında bulabilirsiniz.
** Firmian Kalesi'ndeki müzeyle ilgili yazımı yakında hallac.org adresinde okuyabilirsiniz.

.......................................................................................
20 Ocak 2017, murat.naroglu@gmail.co


<-geriye: