TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

İnanç, soy, ulus kimlikleriyle siyaset yapmanın arkaplanı


HÜSEYiN ŞIMŞEK

Geride bıraktığımız 2016’da bu köşede yayımlanan yazılarımın sondan ikincisinin başlığı, “Etnik ve dinî kimliğe endeksli iktidar mücadelesi ‘sol’dan verilmez” idi. Bu yazıda ise; “inanç, soy, ulus kimlikleriyle siyaset yapmanın arkaplanı”nı tartışmak, irdelemek istiyorum. ‘Geçmiş’, hiçbir toplumda ve hiçbir zaman tamamen ‘geçmiş’ olamıyor. Dahası, toplumların ‘geçmiş’i ne yazık ki ‘bugün’leri ve ‘gelecek’leri üzerinde tahakküm bile kurabiliyor. Dünyanın, son otuz yıldır çok belirgin olarak içine yuvarlandığı hal ve gidişat, hele hele bugün yaşadıklarımız, ‘geçmiş’in geri geldiğini bile düşündürmüyor değil insana. Hal böyle olunca, kendimce irdelemeye koyulduğum bu güncel konuya, tarihsel kökleri bir kere daha anımsayıp anımsatarak devam etmek istiyorum. “Güncel bir konu” dedim, zira bu ne sadece Avusturyalının, Almanın, İngilizin, Türkün, Kürdün, Arabın; ne de sadece Katolik ya da Ortodoks Hıristiyanın, Sünni ya da Şii Müslümanın, Alevinin, Musevinin, Ezidinin, ateistlerin sorunu olmaktan (ne yazık ki) çıkmış durumda.


Her devirde siyaset yapmanın farklı düzlemleri olageldi. Soy, inanç, ulus, uluslararası, ulus-üstü ya da ulus-ötesi gibi. Birey, sınıf, sosyal tabaka, alt-grup gibi. Bu düzlemler, her bir dönemin belirli toplumsal, siyasal ve ekonomik örgütlenmelerince belirlendi hep: Kölecilik, feodalizm, kapitalizm, sosyalizm. Bu temel örgütlenmelere uygun sosyal ve sınıfsal statüler oluştu: Köle, kul, serf, reaya, işçi. Faklı dönemlerin yönetilen ve ezilen sınıflarıydı bunlar. Siyasî ve hukukî statüler de oluştu: Teba, ümmet, vatandaş/yurttaş. Bireyin (örneğin soy, inanç, ulus disiplinine dayalı) toplumsal yapıdaki yerini, hak ve özgürlüklerinin ‘sınır’ını veya ‘sınırsız’lığını ifade eden tanımlamalar!

Dolayısıyla, bu konuda unutulmaması gereken temel bir gerçeklik var: Her siyaset, hukuk, kültür, sanat; belirli bir ekonomik temel üzerinde ve belli bir siyasal yapı çerçevesinde varolur, hayat bulur. Ya da bu sıralananların her biri, belirli bir toplumsal, siyasal ve ekonomik örgütleniş biçimiyle ilintilidir. Örneğin “köle hukuku”, köleci bir ekonomik ve siyasal sisteme dayanıyordu. Roma İmparatorluğu, yaşadığımız Avrupa kıtasından bunun en tartışmasız örneğidir. İnanç dünyasında “kul” olmak, “Allah'ın yarattığı mahluk”u, “Tanrı'ya nazaran insan”ı tanımlar. Toplumsal düzlemde padişaha, şaha, imparatora, krala “kul” olmak; ‘köle olmak’lığın sadece farklı tarifi ve ifade edilişidir. Kul da köle gibi, çıplak bir şekilde ve doğrudan bir kişi ya da tüzel kişiliğe bağlıdır, esirdir ona.

Konuyu, feodalitenin toplumsal, siyasal ve ekonomik örgütleniş biçimiyle irdeleyelim. Yine önce Avrupa’dan örneklersek, bu dönemde ana üretici güç ‘serf’ idi. Serf, toprak sahibinin kendisine tahsis ettiği topraklardan ayrılmama koşuluyla ‘azat edilmiş köle’ idi. Bu dönemin siyasi yapısı, bir piramit gibiydi. En üstte kral/ imparator, altında ise ona bağlı “en soylular”; “en soylular”a bağlı başka “soylular“! Ünvanlara dökersek: Kral/ imparator, dük, marki, kont, vikont, baron, şövalyeler... Ve elbette, büyük bir güce ve nüfuza sahip olan “ruhban sınıfı”. Yani, Avrupa’da dinî alanda kesin bir hakimiyet sağlamış Katolik kilisesine bağlı papazlar, rahipler/rahibeler, diyakozlar vs.

Aynı dönemlerde (Osmanlı İmparatorluğu’nu da katarak) “Doğu”da yaşananlara bakalım. Avrupa’daki “yerel yapılaşma”dan farklı, ama sonuç itibariyle “feodal” olarak tanımlayanlar da var; “Asya tipi üretim tarzı” diyerek, “Doğu”ya özgü ayrı bir toplumsal, siyasal ve ekonomik örgütlenme sayanlar da. Biz burada, hem Osmanlı’da bu deyimin zamanla özelleşerek “Müslüman olmayan tebaa”ya tahis edilmesini dışarıda tutalım, hem de fiili durumdan yola çıkalım: Ekonominin temel üretici gücü ‘reaya’ denilen köylülerdi. Sonra zanaatçılar gelirdi. Ülke topraklarının, her türlü yeraltı ve yerüstü kaynaklarının mülkiyeti imparatora/padişaha/şaha aitti. Reaya, toprağı işleme karşılığında ağır vergiler vermek zorundaydı. Osmanlı’ya dair bir ekleme yapalım: Yönetenler ‘beraya’, yönetilenler ‘reaya’ şeklinde tanımlanırdı. Yönetenlerin tepesinde padişah; ona bağlı “ulema” ve “akerî sınıf”lar. Yönetilenler hiyerarşisi: Lonca esnafı, tüccarlar, sarraflar, reayalar (köylüler), göçebeler. Yönetilenler için, fiili olarak ‘kul hukuku’ yürürlükteydi. Şeriata dayalı bir yapı benimsendiğinde, “müslimler” ve “gayrı-müslimler” için de iki ayrı “hukukî statü”, açıktan ve resmen uygulanır oldu.

Buraya kadar anımsattığım ‘geçmiş’, aşağıda değineceğim sürece rağmen geri mi gelmekte?

Özellikle, “burjuva devrimleri çağı”na girildiği konusunda hemfikir olunan günlerden beri, hayatın başka alanlarında olup bitenlerin yanı sıra, devletlerin sınırları içinde kalan insanlar için geliştirilen bir dizi yeni “hukuk” tanımı da çıktı ortaya. 20. Yüzyıl’a girildiğinde soy, klan ya da aşiret temelinde tanımlanan, şekillenen “hukuk” anlayış ve uygulamaları yok olmasa da bir hayli geriletilmişti. Bu “hukuk” tarzlarının önemlice bir kesiminde, bugün “evrensel” diye de tanımlanan “hukuk”un ilk ipuçlarının, köklerinin bulunabildiği bir başka gerçek idiyse de (güya) tarihe havale edileceklerdi.

“Burjuva devrimleri çağı”nı önceleyen “hukukî statüler”de, yönetilenler ve ezilenler için revaçta olan adlandırmalar köle, kul, serf, reaya şeklinde sıralanırdı ama, bu yönetilenlerin hepsinin, yerine ve zamanına göre değişen “hak” ve “hukuk”ları olduğu, o eski çağlarda da en azından vazedilirdi. Fakat o dönemler, yöneten ile yönetilenler için ayrı/farklı “hak” ve “hukuk” uygulanmalarının açıktan ve “yasal düzey”de de savunulabildiği dönemlerdi. “Burjuva devrimleri çağı” ise -en azından teorik olarak- yöneten ile yönetilenler için, ayrı/farklı “hak” ve “hukuk” öngörülmesi ve uygulanmasına son veriyordu. “Çağdaş hukuk”, “evensel hukuk”, “vatandaşlık hukuku”, “herkes için temel hak ve hürriyetler” olacaktı artık!..

“Burjuva devrimleri çağı”yla, hem yönetilen-yöneten, hem toplum-birey ilişkilerinde önemli değişimler yaşandı. Soy, klan, aşiret, inanç üzerinden “kan bağı”na ya da “dindaşlık”a dayalı toplumsal ve devletsel örgütlenmeler, yerini “ulus” temelli örgütlenmelere bıraktı. “Ulus” denilen toplulukta “birey”e getirilen tamın, “vatandaş/yurttaş” oldu. Soydaş, kandaş, aşiretten, dindaş olmak hızla alt-kimlik derekesine itildi. En azından köleci ve feodal dönemlerdeki anlamda; köle, kul, serf, reaya, ‘gayrı’ olma hallerine son verilmişti.

Elbette “batı”da, “doğu”da, her bir somut burjuva devlet yapılanmasında  uluslaşma süreci faklı yaşandı. Hattı zatında, her bir devlet, her bir uluslaşma süreci kendine özgüdür, biriciktir. Biz, ifade etme yöntemi olarak başvurduğumuz soyutlamalar, genellemelerle gruplandırmalar yaparız, biraraya toplar ya da bölümlere ayırırız. Bütün bunlar, bizim “gerçek”e yaklaşma/yakınlaşma çabalarımızdan ibarettir aslında. Bunun da altını çizelim bir kere daha ve “devam etmek umuduyla” diyerek şimdilik noktalayalım.

 

www.huseyin-simsek.com
huseyin.simsek@gmx.at


<-geriye: