TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Foto: Hüseyin Şimşek

Erhan Altan’la, şiirin nazımdan “boşanma hakkı“ üzerine

Bir eleştirmen, yazar ve çevirmen: Erhan Altan. Avusturya’da yaşıyor, ama Türkiye’ye gidiş, kalış trafiği de hayli yoğun. Çıkan kitaplarının tamamı İstanbul’da basıldı. Bu, onun sadece “şiir tarihi” üzerine yazdıklarından yola çıkılarak gerçekleştirilen bir görüşme. Görüşmeye vesile olanlar, beş kitabından üçü. Bunlar arasında, son çalışması “Garip Üzerine Yepyeni Tezler“ daha belirleyici oldu yine de. Bu kitap, görüşmemizin ağırlık noktasına da damgasını vurdu: Genel şiir tarihini ya da her yönüyle şiiri değil, “şiir ve nazım”ı konuştuk..

HÜSEYİN ŞİMŞEK

Viyana
– Erhan Altan, uzun yıllardan beridir Viyana’da yaşayan bir eleştirmen, yazar ve çevirmen. Hem kişisel yaşam, hem edebiyatla ilgili uğraşları dolayısıyla Türkiye’ye gidiş, kalış trafiği de hayli yoğun. Ki bugüne kadar çıkan kitaplarının tamamı İstanbul’daki farklı yayınevleri tarafından yayımlandı. Bu, Altan’ın bütün çalışmalarına dönük değil, onun sadece “şiir tarihi” üzerine yazdıklarından yola çıkılarak gerçekleştirilen bir görüşmedir. Ölçü Kaçarken, Sıfırlı Yıllarda Şiirimizde Deney/im ve son olarak da Temmuz 2016’da yayımlanan Garip Üzerine Yepyeni Tezler. Görüşmeye vesile olarak üç kitabın ismini sıraladım, ama Altan’ın son çalışması daha belirleyici oldu yine de. Söz konusu belirleyicilik, görüşmemizin ağırlık noktasına da damgasını vurdu: Genel şiir tarihini ya da her yönüyle şiiri değil, “şiir ve nazım”ı konuştuk.

İnsanlık tarihindeki ilk edebi ifade ediş tarzının “nesir” mi, “nazım” mı olduğu, bitmiş bir tartışma değil. Kimileri, “önce düz ve doğal anlatıma dayalı edebi eserler doğdu” tezini mantıklı bulur. Fakat, “duygusal bir dil”in, “düşünsel bir dil”den önce ortaya çıktığını dayanak gösteren başka bir tez; “nazım, nesir’den önce varoldu”, “ilk edebiyat eserleri nazım halinde doğdu” şeklinde koyar tanısını. Hal böyle olunca, Erhan Altan’la bu görüşmemizde, “nazım”ı önce bütünsel olarak mercek altına almak, iyi bir fikirmiş gibi geldi bana.

“Nazım” dediğimiz anlatım tarzı, geniş ve dar anlamlarıyla nedir? İnsanî yaratıcılığın bir parçası haline ne zaman ve nasıl gelmiştir?

Erhan Altan: Nasıl başladığını bilmeye olanak yok, ancak sorunun sorulması düşünmeye yönlendiriyor insanı. Günümüzden çok eski çağlara doğru bakınca hemen akla gelen, nazmın insanlık mirasını günümüze taşıyan araç olduğu. Bu taşıyıcılık işlevi tabii hem o çağın içindeki dönemler arasında hem de mesafeler arasında geçerli. Bilginin kayıt edilip korunmasına yönelik araçların ya hiç olmadığı ya da kısıtlı olduğu çağlarda nazım, insan belleğinin, deneyimleri uzun süre ve en az kayıpla aktarmasının koşulu olarak belirmiş olsa gerek. Bu koşul, her dil ve kültürde farklı biçimde gelişmiş olsa da ses benzerlikleri üzerinden gelen tekrarlar hepsinde ortak olmuş. Bu tekrar eden sesler çeşitli biçimler almış: nazımda olduğu gibi sözcük dizilerinde tekrar eden ses kalıplarıyla, uyakta olduğu gibi bu sözcük dizilerinin sonunu işaretleyen seslerle veya başını veya ortasını işaretleyen aliterasyonlar daha başka yapılarla. Belleğin bir başka koşulu da uzun sözcük dizilerini tutamıyor olması. Dolayısıyla bu kalıplar görece kısa (bir dize uzunluğunda) tutulmuş. İşte, uzun olmayan ve yinelenen ses kalıplarından oluşan sözcük dizilerine, daha doğrusu bu kalıbın kendisine nazım diyoruz.

Aktarılacak deneyimler bu kalıpların içine yerleştirilmiş. Ve bu nazım yapısı modern çağlara kadar da görevini görmüş. Ancak bellek işlevini yerine getirecek araçlar arttıkça ve bizzat bu kalıbın kendisinin taşıdığı deneyime müdahalesi (sadece bazılarının aktarılmasına izin veriyor olması) fark edilip rahatsız edici bulunmaya başlandıkça bu sık dokulu ses yapısından uzaklaşılmış. Uzaklaşılmasıyla birlikte de bu nazım yapısının daha önce gizli kalmış ama buna mukabil ‘olmazsa olmaz’lığı da giderek fark edilen öğesi belirmiş: artlama (enjambement). Artlama, yani dizenin sonlanıp bir alttaki dizenin başına sıçradığı yer veya an. İşte bu an, aslında nazmı nazım yapan ve nesirden farklı kılan an. Dar anlamına indirgenen bir nazım, sadece bu artlama anı ile yetinebilir ve biz bu özel duruma serbest nazım diyoruz.

“Nazım = Şiir” denildiği de olmuştur. Ama günümüzde, bunun yanlış bir eşitleme olduğu, genel bir kabul görür. Öte yandan nazmın, şiirle uzun bir yolculuğu var. Bu yolculuğun temel eşiklerini, şiir tarihiyle ilgili kitaplarında sen de ayrıntılı anlatıyorsun. Kısaca özetler misin? 

Erhan Altan: Bu yolculuk şiirin bildiğimiz başlangıçlarından 20. Yüzyıla kadar uzanan bir yolculuk. Nazım, söylediğim gibi kalıpların, yani bilinen yapıların tekrarı ise, bu aynı zamanda şiirin hareketinin tahmin edilebilir, öngörülebilir, dolayısıyla kontrol edilebilir olması demek. Hem sadece bazılarının nazmın filtresinden geçebiliyor ve kalemin hareketinin daha baştan bir kısıtlamaya uğruyor olması hem de şairlerin hamileriyle aralarındaki ortak dili oluşturan nazım üzerinden hamilerinin müdahalelerine açık olmaları demek. Bu haliyle otoriter yönetimlerin tercih edeceği bir yapı ve öyle de olmuş zaten. Bu tür statik ve katı bir düzen içerisindeki bir toplumda toplumsal harmoni öncelikli değer olur, poetik harmoni de bu düzeni simgelemek, temsil etmek durumunda kalır, bir kristal yapı oluşturur. Ayrıca hızın yaptırımlar altında olduğu bir dünyaya, hareketten ziyade mekanı algılamaya yatkın olması nedeniyle de uygundu.


Nazım, serbest nazım ve ötesi... Şiir, nazımla birlikteliğinde ne tür sorunlar yaşar oldu ki nazım, papucu dama atılma durumuyla karşı karşıya kaldı? “Serbest”le başlayan “uzatma aşaması” da yeterli rahatlığı sağlamaya yetmeyip, “boşanma”ya kadar vardı bu sorunlu ilişki?

Erhan Altan: Nazım da bir parça değişti belki, ancak şiiri yazan el, içinde durduğu hayattaki değişimlerin etkisi altında şiirini iyiden iyiye değiştirmeye başladı. Neydi hayatta değişenler? Biraz akademik olacak ama seçeneklerin ve değişim hızının giderek artması sonucu: yaşam temposunun artması, geleneğin kristal yapılarının çözülerek akıcılaşması, kararların olumsallaşması, bağımsızlaşma ve bireyselleşme arzularına giderek daha az karşı konulması gibi olgularla tanımlanan bir modernitenin etkisi altına giriyordu. Bu bir çırpıda sayıverdiğim olguların her birinin ardında ayrı bir modernite kuramcısının fenomeni kavramlaştırma çabası yatıyor. Bu çok güçlü dinamiklerin nazmın dar korsesinde kalmalarına olanak yoktu ve bazen radikal çıkışlarla bazen de şiirimizde olduğu gibi küçük adımlarla kopuldu nazımdan.

Nazım çıkarıldıktan sonra, şiirden geriye ne kalıyor? Ya da şöyle sorayım aynı soruyu: Şiirin, nazımdan tamamen kopuşu, bu ifade biçiminin ölümü anlamına mı gelir?

Erhan Altan: Evet, ama şimdilik. İleride ne olacağını bilemeyiz. Modernitenin oku hep ayrışma yönünde ilerlemiş ve safralar atmış. Ama böyle deyince de bir tuhaf oluyor, çünkü eğer bu mutlak anlamda doğru olsaydı ayrışa ayrışa şimdi bir heceler yığını ile karşı karşıya olmamız gerekirdi. Oysa öyle değil. Kendime bolca bir istisna rezervi ayırdıktan sonra şöyle bir iddiada bulunmak istiyorum: şiirlerdeki doku yoğunluğu tüm zamanlarda aynı kalmıştır bence. Yani terk edilen birleşimler (nazım), ayrıştırmalar var, ancak öte yanda yeni birleşimler oluşuyor. Bazı birleşim türlerini terk etmek özgürlük duygusu veriyor, çünkü özgürlük böyle bir şey, yani hep bir şeyden kurtulup bir diğerine giden bir şey. Ama gelinen yerde de yeni bir dünya kurulmak isteniyorsa ister istemez yeni hatlar, yani bağlantılar atılacak, dolayısıyla yeni, farklı düzenler kurulacak. Ancak bir farkla: nazım gibi herkesin uymak zorunda olduğu düzenler biçiminde olmayacak bu. Garip üzerine son çıkan Bu Gece Neden Uyuyamıyorum adlı kitabımın ilk iki bölümü giden nazmın yerine hangi ikame araçlarının geldiğini, üçüncü bölüm de bunlara hangi keyfi araçların eklendiğini anlatıyor. Garip şiiri gibi “serbest” tasavvur edilen bir şiirde bile ne kadar da çok yapı bulunduğunu görmek sanırım şaşırtıcı gelecektir. Ve de bu Orhan Veli hayranlarının muhtemelen hiç hoşuna gitmeyecektir.

Ne nazım, ne serbest nazım; nazım adına ne varsa hepsinden kopmuş şiiri nasıl tanımlayıp örnekleyebilirsin?

Erhan Altan: Nazım ve uyak çekildikten sonra şiirden geriye kalan çıplaklıkta yine de bir başı ve bir sonu olan bir satır, yani bir dize duruyor. Bir satır sonu ve ardından yeniden bir satır başı varsa burada bir artlama vardır, daha önce söylediğim gibi. İşte o sıçrama anı o kadar çok olanak içeriyor ki başka yardımcı araçlar olmasa dahi çok şiiri tek başına kaldırır. Daha başka şiiri şiir yapabilecek araçlar da var, ancak artlama, düzyazıda olmaması, şiire özgü olması nedeniyle biricik. Ve o hep olacak.

Son kitabında, Nazım Hikmet ile Garip şiirini, nazmın "serbest" döneminin iki ayrı ve birbirini tamamlayan aşamaları olarak belirliyorsun. İkinci Yeni ile nazmın ilişkisini nasıl değerlendirirsin?

Erhan Altan: İkinci Yeni çoğu şiirinde serbest nazım nitelikleri taşıyor, ancak bazı şiirlerinde serbest nazımda görmeyeceğimiz kopuşlar gösteriyor. Ben bunlara fragmanlaşma diyorum. Bazen bir dize ortasından bölünüyor, yani anlam bambaşka bir yere sıçrıyor, yarım kalıyor, bazen bir dize tek bir sözcükten ibaret kalıyor, yani bir düşünce öbeği oluşturmaya varamıyor. Serbest nazımda cümle, dizelere bölünse de esastır, bölündüğü yerler hep anlam öbeklerinin sonlarında olur. Oysa İkinci Yeni’de cümle herhangi bir yerden bölünebilir. İşte bu çatlaklardan anlam türer, İkinci Yeni şiiri bu olanağı da bünyesine katar.

Son soru: Şiirle, şiir tarihiyle ilgili yeni çalışmaların olacak mı? En azından fikir bazında netleşmiş, tasarı aşamasında olan yeni bir kitap!

Erhan Altan: Artık şiir tarihi üzerine düşünmek istemiyorum, en azından bilinçli, planlı bir biçimde. Resmi tarihlerimiz kadar olmasa da bir sürü yanlışları, önyargıları ve kutsal inekleri olan bir tarih şiir tarihimiz ve bu yüzden de bir tarih çalışmasına aslında yeterince ezber bozuculuk, provokasyon ve yaratıcılık olanağı tanıyor. Ancak şiirle ilişki tarihle ilişkiden geçmek zorunda değil. Hatta diyebilirim ki şiirle şiir tarihi üzerinden ilişkilenmek oldukça “türk” bir gelenek. Benim için daha da önemlisi, çıkardığım kitapların yeterince ilgi görmediğini düşünüyor olmam, ilgiyle kastım düşünce, yani üzerlerine düşünülmesi, üzerlerine yeterince düşünülmediği kanısındayım. Eh ben bu kitapları kendime yapıyorsam o zaman beni daha ilgilendiren alanlarda yaparım. Bu da şu an bilişsel alan gibi görünüyor. Bundan sonra şiiri yapan ve algılayan insan zihni üzerine düşünmek istiyorum. Türk şiiri bir örneklem alanı olarak kalacak tabii, ama diğerlerinin yanında bir tanesi olarak. Şimdilik netleşmiş tek kitap, Viyanalı şairler üzerine bu yıl çıkarmayı planladığım kitap. Hem çeviri hem de denemelerden oluşan farklı bir formatı deniyorum.

info@hallac.org


<-geriye: