TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Sevgi


ROHAT MİRAN


Bu yazımda sıkıcı tanımlamalar yapmayacağım. Biraz hatıra ve biraz da şimdiki zaman ile içiçe geçen bir sevgi yazısı olacak. Çünkü, sevginin tanımının yapılamayacağını ve ancak etkileri, yansımaları üzerine yazılıp konuşulabileceğini düşünüyorum ve bu yüzden de bu kişisel özelliklerimizin temel duygusu olağanüstü çok sayıda farklılık, güzellik içeriyor. 

Şunu hemen ifade etmek istiyorum; sevginin önemli oluşum kanallarından biri kendini sevmek, diğeri de kendi sevgisini, karşılık beklemekten verebilmektir. Ve ama sürekli kendi sevgisini bir başkasına, bir şeye vermektir. Sevgi çünkü, verdikçe çoğalan, artan hemen hemen tek duygudur. 

Gençlik dönemimde severek dinlediğim Livaneli’ye ait bir şarkının bir kesiti, zihnime kişiliğiminin bir parçası gibi kazındı hep; ”dünyayı güzellik kurtaracak bir insan değil, sevmekle başlayacak her şey!“ diyordu. Yine gençlik dönemimde, hızlı ve enerjik yönlerimi kontrol altına almamı sağlayan, beni asla partizan yapmayan bir metafor oldu. Siyasetle ilişkimin sınırlarını çizen bir cümle oldu bu, desem abartmış olmam. O dönemler -ve belki de şimdi hala- her siyasetin bir ideologu vardı ve benim de hiç istemediğim bir şeydi bu. Ondan sonra hep kişilere değil, sevginin gücüne inandım. Hala de öyleyim ve şimdi ’sevgi’ üzerine okuduğunuz bu yazıyı yazıyorum. Aynı dönemlerde, E. Fromm'un ”Sevme Sanatı“ kitabıyla karşılaştım. ”Sevgi“ diyordu Fromm; “emektir“. Alaa, mükemmel ama nasıl verilecek bu emek? Bulaşık yıkayarak, temizlik yaparak, hediye alarak, sevdiği için ağır yükleri taşıyarak!!??… Neydi ki bu emek? 

Son dönemlerde Almanca üzerinden Psikolog ve Antropolog Peter Lauster´in okuduğum yine sevgi ile ilgili kitabından bir alıntı yapmak istiyorum buraya. ”Sevgi mantığın değil, duyguların alanıdır. Sevgi üzerine çok okunup, çok düşünülebilir ancak sonuçta içi boş kalacak ve hala ne olduğu anlaşılamayacaktır.“ (s.20)

Eğer bir şeyin tanımı aranıyorsa, o şey bilinmiyor demektir. Öyle mi? Öyle.

Başta ifade ettiğim şekilde sevgi de tanımlanamayacağına göre, yazarın net olarak ifade ettiği gibi, başka bir algı ile yani yapılandırılmış bir sevgi algısı ile yoğunlaşmak gerekiyor. Nedir o?

His. 

Gerçekten de sevginin tanımını yapmaya çalışmak, beyhude bir çaba olarak kalmaya devam edecektir. Sevgi çünkü diğer tüm duygular gibi, insanın kişilik özelliklerinin pozitif bir parçası olarak, kişiden kişiye, objeden objeye, nesneden nesneye değişen, farklılıklar gösteren duygu ve his alanıdır. Bu nedenle, tanımdan daha çok, etkileri üzerine konuşulup, yazılabilir. 

Sevgi duygusunun fiziksel emek ile olgunlaşacağını ve ama hisler ile de yaşanacağını buraya not edip geçeyim. 

Psikoanalist Freud, sevgi duygusuna; ”cinsel içgüdü“ ile açıklık getirmişti. İnsanın kendiliğinden üreyen bir şey değil de, cinsel birleşme yoluyla üreyen bir varlık olduğu göz önüne alındığında, sevgi ile ilgili bu tanımlama oldukça mantıklı. Ama az yukarıda ne denmişti? ”Sevgi mantık ile kavranacak bir şey değil.“ Freud ile karşı karşıya gelecek değilim elbette ama bu konuda Analitikpsikolog C. G. Jung’u yardıma çağırabilirim ve onun Freud ile ayrışma nedenini kendim için destek olarak alabilirim. Jung, Freud´un ”reflekte etmek“, “iç-gözlem yapmak“ konusunda yetersiz  olduğunu veya bilinçli olarak bunu dışladığını yazmıştı ”Hatıralar, Rüyalar, Düşünceler” adlı kitabında. Freud´un sevgi ile ilgili tanımı, objektif ve varlıksal (ontolojik) bir tanımlama. ”Yaprak, bitkilerde olur“ gibi. Cinsel birleşme yoluyla oluşan bir varlıkta, sevginin ”cinsel ihtiyacın dışavurumu“ olduğu tanımını yapmak, bindokuzyüzlerin ortasında bir devrimdi, ama şimdilerde ‘sevgi´yi hissetmeye yetmiyor oluşu da kayda değer. Oldukça soğuk ve ‘teknik’ bir tanımlama. 

Sevgi, sadece sevişmek de değildir.  

Viyana´ya geldiğim ilk yıllarda, Viyana´yı tanımak, Viyana’yı hissetmek epey zamanımı aldı. Şimdi neredeyse, her karesini avucumun içi gibi biliyorum. Ama? ”Viyana ile ilgili bilgim bana Viyana´yı sevdirdi mi?“, diye sorsam kendime, hemen ”hayır“ diyeceğim. Viyana´yı sevip sevmeyeceğimi, sevip sevmediğimi hiç düşünememiştim çünkü. Viyana´yı bilmek, tanımak istemiştim ama bu şehri sevip sevmediğim aklıma değil sadece, hissiyatıma da hiç dahil olmamıştı. Yani Viyana´yı hissetmemiştim ruhumda. Ve ben bu şehirde, çok uzun yıllar hep öfkeli oldum. Bir ”yabancılık“tı sinmişti ruhumun derinliklerine... Bir mutsuzluk, bir dışlanmışlık hissi taş gibi duruyordu yüreğimin üstünde. Halbuki Viyana´yı tanıyordum ve Viyana beni olduğum gibi de kabul etmişti. Neydi peki sorun? Yüreğimin üstünde bu taş gibi duran donukluğun sebebi ne idi?

Sonra Aile Dizimi Uzmanı ve Terapist Bert Bellinger girdi hayatıma ve şöyle dedi; ”yaşadığın yeri sevmezsen, oraya hep yabancı kalırsın ve mutsuz olursun“. 

Yaşadığın yeri seveceksin de, peki nasıl? Sokakları mı temizleyeceksin, parkları mı dolaşacaksın, yoksa kentin tarihini mi bileceksin?

Kısmen, ama bu da değil.

2012 yılının bir kış gecesi, Viyana´ya kar yağıyordu. Arabamın içinde oturmuş, Viyana´nın Kahlenberg´inde tepeden şehre bakıyordum. Sonra aşağılara inip, daracık sokakların arasından yürüdüm. Lapa lapa yağan kar, ılık ve yıldızların yağdığını anımsatan bir gece ve tükenmek bilmeyen yalnızlığım içimdeki melankolizmi arttırmıştı. ”Bu şehre kar ne kadar da yakışıyor“, dedim içimden. Barok mimarinin üzerine yağan kar, benzersiz bir mutluluk hissi verdiriyordu bana. ”Bu şehir ne kadar da güzel böyle“ dedim. Büyülenmiştim şehrin güzelliğinden. Ardından “bu şehri seviyorum“ dedim. İşte o an, yüreğimdeki o taş gibi donuk ağırlığın, kökünden sökülüp, beni terk ettiğini ve hafiflediğimi hissettim. Sonra o gecenin bir vaktinde, Viyanalıların pek de alışık olmadıkları bir tonla ”yaşadığım bu şehri seviyorum!“ dedim bir kaç kez. O günden bu yana, kendimi Viyanalı hissediyorum. Ve o zamandandır, içimdeki blokaj çözülmüş ve hislerim bu şehrin sokaklarından, parklarından, kanallarından, tarihinden, yaşam kültüründen beslenerek  huzur buldular. 

Sonra bu şehir bana kendisini saygıyla ve de huzurla sundu. Beni içine aldı. Ben de bu şehre duygumu sundum. Şehri severek hissediyorum şimdi.

Sevgi, bir an ile, bir insan ile, bir nesne ile, bir başka canlı ile insanın kendisinin de tam olarak bilemeyeceği bir veya onlarca nedenden dolayı olumlu bir bağ kurdurur. O bağ, ne ondan faydalanma, ne de onu yermedir. Olduğu gibi kabullenerek ilişkilenmedir. 

Kurulan bu bağ ile mutlaka ve mutlaka sevdiğini söylemektir, söyleyebilmektir. 

“Sevmekle baslayacak her şey...“ ve sevdigini söylemekle, ifade etmekle ve aynı ölçüde değer vermekle başlayacak. 

Evet, sevmekle başlıyor her şey. Ve hayatımdan edindiğim tecrübeler sonucunda şunu söyleyebilirim; sevgi kadar, yokluğu insanı hasta ve mutsuz eden ve varlığı kadar insanı sağlıklı yapan bir başka duygu bilmiyorum desem, abartmış olmam. Hem öyle ki kendinden verdikçe, azalmayan ve daha çok artan bir başka duygu da yok. 

Sevginizi verin. Verdikçe yeniden çoğaldığını, verdikçe hafiflediğinizi hissedeceksiniz. 

Yazımı, görüşlerimi, bakış açımı buraya kadar okudun, benimle bir bağın var artık, seni seviyorum.

 

.................................................................................................................

Psikolojik Danisman, rohatmiran@hotmal.com  

Not: Hastalığımdan dolayı Aralık yazısı gecikti. Okurlarımızdan özür diliyorum.


<-geriye: