TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Gömülü hayatlar


ERHAN ALTAN

ERHAN ALTAN

“Alles was man sagen kann, kann man auch beiläufig sagen” diyen Elfriede Gerstl (Türkçesi: “Söylediğiniz her şeyi öne çıkarmadan da söyleyebilirsiniz”), şiirlerinde de kendisine kolayca dokunamayacağınız bir varlık kurdu. Şiirleri ne iddia sahibi olmanın yırtıcılığı içindeydi ne de vazgeçme ve boyun eğişin yılgınlığı içinde. Ne fethetmeyi istedi ne de fethedilmeyi. Dolayısıyla Gerstl’i okumak, bir hayaleti rüzgarından yakalamaya çalışmak gibi bir şey oldu benim için. Hep arada kalması nedeniyle ele geçmek istemeyen bir hayalet. Arada kalmak kolay değil, bilerek yapılabilecek bir şey hiç değil. O zaman şu soruyu sormak gerekiyor: Neden böyle bir ara bölgeyi kendine ikamet yeri olarak seçer bir şair?

Bu sorunun yanıtı her şairde başka başka olsa gerek, Gerstl’de ise bambaşka. İkinci Dünya Savaşı’nı annesiyle birlikte çeşitli sığınaklarda; bodrumlarda, evlerde, boşaltılmış apartmanların dairelerine saklanarak geçirir ve bu sayede birçok Yahudinin öldürüldüğü toplama kamplarına sevk edilmekten kurtulur. Kendisini yok etmek isteyen bir toplumun içinde geçirir çocukluğunu. Böyle büyüyen bir çocuğun dünyayla nasıl bir ilişki kuracağını tasavvur etmeye çalışmak gerekiyor her şeyden önce. Yanlış bir hareketin, gayriihtiyari çıkarılan bir sesin ölümle sonuçlanabileceği bir yaşam.

Üstelik savaşın başında altı yaşında, henüz küçük bir çocuk. İnsanlarla güven ilişkisi geliştirebilmek şöyle dursun, annesinden başka sosyalleşebileceği kimsesi yoktur. Travmatik bir yaşantıdır bu. Bir yanda sürekli ölüm korkusu altındadır diğer yanda insani varlığımızın temeli olan dayanışma duygusu sürekli yıpranmaktadır. Sonrasında bunun bir güven eksikliğine, bir inanamama hasarına yol açacağını tahmin etmek bilgelik gerektirmiyor.

Öte yandan onları komşu, kapıcı, manav, postacı gibi olağan insanlar korumuştur, yani dayanışma az da olsa vardır, hayatta kalmışlardır nihayetinde. Dolayısıyla hasar yine de sınırlı kalmıştır. Ve nihayetinde Gerstl şiirler yazdığına, bu şiirler de karşımızda durduğuna göre, demek ki her şeye karşın iletişimden vazgeçmemiş. Ancak mesafeyi hep koruyarak. İşte bu biyografiden iddiayla boyun eğiş, inanmakla inanmamak, anımsamakla anımsamamak arasında bir şiirin gelişmesi anlaşılır ve beklenilir bir durum. Muhtemelen dünyayla kurulan ilişkisinde bu kaçınılmaz güven/güvensizlik ilişkisi, Gerstl’in şiirle ve dille kurduğu ilişkisindeki bu belli belirsizliğin nedeniydi. Aklıma hemen bir temas korkusu, bir dokunulmazlık gereksinimi geliyor. Ve bu dokunulmazlık gereksinimi, ona daha sonra ince dokunuşlarla ilerleyen bir dil kazandırmışa benziyor.

1932 doğumlu ve Viyana Grubu’na yakın durmuş olan Gerstl, tam da bu dokunulmazlık sayesinde avangardın sert erkeklerinin arasında varlığını sürdürebildi belki de. Başka bir edebiyat ortamına doğsa çok daha öne çıkabilir, çalışmalarının karşılığını daha fazla alabilirdi. Böylece, dokunulur olmayan Gerstl’i Viyana görünür de kılmadı. O ise Viyana Grubu’nun çetin Viyanasını kendine uygun buldu. Kim bilir belki de onu öne çıkarmadığı için. 50’li ve 60’lı yılların Viyanası için şöyle konuşacaktı: “nihayet Viyana’nın küçük çevresinde bir kenar grubu statüsü edinebilmiştim, bu statüden bayağı memnundum.”

Bir kitabını Türkçeye çevirmek için üç kere randevulaştığım, sonucunda da üç kere ekildiğim Ilse Aichinger geliyor aklıma. Randevularımıza gelmemesinin nedenini her seferinde kendimde aradım, ancak tüm arama ve taramalarıma karşın suçumun ne olduğunu bulamadım. Bunun sonucunda kendime daha fazla eziyet etmeyi, yani buluşmakta ısrar etmeyi de bıraktım. Bu durum bir bilinmezlik olarak kaldı, ta ki bir gün bir gazetede Aichinger’le yapılan söyleşiyi okuyana kadar. O söyleşide, Gerstl gibi Yahudi kökenli ve de savaş yıllarını bir izolasyon içinde geçiren Aichinger bir “kaybolma arzusu”ndan (die Lust zu verschwinden) bahsediyordu, sıcak yaz günlerinde bile bir sinemanın karanlık kapısının çekimine karşı koyamadığını ve o kapıdan girerek ortadan kaybolduğunu yazıyordu.

Geçtiğimiz Kasım ayında aramızdan ayrılan Aichinger, savaş boyunca annesini, üstelik tam da Morzinplatz’daki Gestapo merkezinin karşısındaki Hotel Metropol’de kalarak saklar. Yakalanmaları her ikisi için de ölüm demektir. Nitekim anneannesi ve kız kardeşi 1942 yılında, götürüldükleri imha kampı Maly Trostinez’de öldürülmüştür. Ortadan kaybolmak, görünmez olmak zorundadırlar, çözüm yıllar boyu görülmez, dokunulmaz olmalarından gelir. Savaş başladığında 17 yaşında olan Aichinger bu dokunulmazlık gereksiniminden kaçamamış ve kendisini sıkça bu “kaybolma arzusu”nun çekimine bırakmış görünüyor.

Gerstl’in öne çıkmayışı, Aichinger’in kaybolma arzusu… Birincisi savaş boyunca kenarda kalarak, ikincisi kendini görünmez kılarak hayatta kalmış. Ancak gençlik çağlarının bu büyük travması, kişiliğe yerleşmiş, yaşam tasavvurunu ve edebi varlığı belirlemiş. Varlık, arka planda kalmak veya ara sıra kaybolmak üzerinden kurulmuş; olmak, biraz olmamakla. Başka nasıl tahammül edilir ki hayata!


....................................................................
23 Aralık 2016, erhan.altan@chello.at


<-geriye: