TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Gömülü tarih


ERHAN ALTAN

ERHAN ALTAN

Tarihe gömülü olduğumuz, orada duran her şeyi bildiğimiz anlamına gelmiyor. Bilakis, gömülü duran daha çok şey olduğu anlamına geliyor. Üstelik bu, öyle veya böyle, diğer toplumlar için de farklı değil çoğu kez.

Helke Sander ve Barbara Johr BeFreier und Befreite adlı, 1992 tarihli kitaplarında İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminde Rus ordusunun yaptığı kitlesel boyutlardaki tecavüzlerden bahseder. 1,9 milyon Alman kadını ve genç kızına tecavüz edilmiştir. Bu tecavüzler sonucunda kadınların % 20’sinin hamile kaldığı, hamile kalanların %92’sinin kürtaj yaptırdığı tahmin ediliyor. Dünyaya gelen binlerce çocuğun ne kadarının ölüme terk edildiği ise hiç bilinemiyor. Kadınların çoğu yaşamları boyu sessiz kalmış, bu konuyu konuşmamış; eşlerini koruyamadıklarını düşünen erkekler de. Konu hızla bir tabu haline gelmiş.

W. G. Sebald, Hava Savaşı ve Edebiyat adlı, 1999 tarihli kitabında İngiliz Hava Kuvvetleri’nin Almanya’yı bir area bombing ile bombalayıp yerle bir etmesi travmasından bahseder. Almanya’nın üstüne bir milyon ton bomba attıkları bu bombalamalarda 600 bin kişi ölür, 7,5 milyon kişi evsiz kalır. Ancak bu olay ve yarattığı travma, sonrasında Holokost nedeniyle dile gelemez, soykırımın büyük suçluluğu altında bastırılır, sessizliğe gömülür. Kolektif bilinçte bir acı izi bırakmamış, aksine tabulaştırılmış bir aile sırrı haline gelir. Sebald, milyonlarca insanı toplama kamplarında öldürmüş bir halk, savaşı kazanan taraftan hesap soramazdı, der ve içlerinde bazılarının bu olan biteni, işlenmiş büyük suç karşısında bir ilahi adalet olarak kabullenmiş olabileceklerini de ekler. Hans Magnus Enzensberger Almanların bir Savaş Sonrası muamması olan enerjilerinin, tam da kusurlarını erdeme çıkarmakta yattığını, başarının koşulunun bu bilinçsizlikten kaynaklandığını söyler. Sonuçta bu travma Alman Edebiyatı’nda neredeyse hiç işlenmez. Her iki olay da (kolektif) bilinçdışına gömülür.

Benzeri bir durum Balkanlar ve Kafkasya’da ölen 500er bin Türk için de geçerli. 1915’in öncesinde kalan bu iki soykırım, 1915 soykırımı konuşulamadığı için konuşulamadı muhtemelen. Peki ben bunu nasıl öğrendim? Michael Mann’ın Demokrasinin Karanlık Yüzü adlı, 20. Yüzyıl’ın dört soykırımının kuramını yaptığı kitabından öğrendim. Böyle olması oldukça temsili değil mi? Öyle ya, daha büyük bir kıyımın tabusu, arkasında kalanları karanlığa gömüyor, aynı Almanya’daki gibi. İşte ben de bunu, tam da 1915 tabusundan yeni yeni çıkarken, yani zihnim artık bu konuya açık hale geldiği sırada okuma fırsatı bulduğum bir kitapta gördüm. Nitekim şimdilerde tek tük lafının edilir olduğunu fark ediyorum bu iki kıyımın.

Sebald’ın Alman kentlerinin yerle bir edilmesiyle Alman Edebiyatı arasında saptadığı eksik kalan ilişkiyi 1915 ile Türk Edebiyatı arasında kurabilir miyiz? Kurarız, hem de verimli olur. Bunun en göze battığı örnek Yahya Kemal Beyatlı belki de. Yahya Kemal durmadan ölümden bahsettiği şiirlerinde nasıl bir aymazlık içindeydi diye sorabiliriz örneğin. Onca ölüm şiiri yazmışken ve popülerleşen şiirlerinin hemen hepsi ölümün ürperticiliğinden yararlanırken, nasıl atlayabildi 1915’i, bu en sert ve vahşi ölümü? Bir zamanlar aşk yaşadığı kadın, Nazım Hikmet’in annesi, çaresizce hapiste yatan oğlu için imza toplarken karşı kaldırımdan başını çevirerek geçebildiği gibi herhalde.

Belli ki ne önceye gidecek gücü vardı onun, ne de öncesiz başlangıçlar yapacak gücü. İmparatorluğun yitiminin yarattığı acıyı uyuşturmayı, bu uyuşmanın gelecek içermeyen ve kendi uydurduğu bir geçmişte devinen kurgusunda avuntu aramayı seçti. Daha da kötüsü aratmayı seçti. İşin garibi, bunun yıllar sonra “modern” diye kabul edilmesi oldu. Çünkü o avuntuya herkesin gereksinimi vardı, daha doğrusu herkes gereksinimi olduğunu zannediyordu. İşte bu imkânı o açtı, biz de peşinden gittik. Münir Nurettin Selçuk bestelemiş şiirlerini, hem de Türk Müziği’nde görülmemiş bir beste-güfte uyumu içinde. Başkaları da bestelemiş. Muhafazakârların ve yenilikçilerin üzerinde anlaştıkları tek şair olmuş neredeyse. Ne garip değil mi? Ortak yaralar nasıl da her şeyin, hatta düşünmenin de önüne geçiyor!

Kurtulmak lazım bunlardan, kurtarmak gömülü tarihleri, çıkarmak gömülü oldukları yerlerden. Üstelik çıkarılıyorlar da çıkarılmasına. Bir çırpıda yirmi tane kitap sayabilirim son yıllarda yayımlanmış, tarihimizin soykırım, kıyım ve pogromları üzerine. Ama alıp da okuyor muyuz, okuyup da etkileniyor, düşünmemizi değiştiriyor muyuz? Değişen düşüncemizle empati kanallarımızı açabiliyor muyuz? Empatimiz sayesinde kendimizi değiştirebiliyor ve değişen kendimizle karşı tarafa güven verebiliyor muyuz? O güvenle yeni bir sayfa açabiliyor muyuz? Kendi yeni yerimizi, kendimizi sevdiğimiz bir sayfa…


....................................................................
30 Kasım 2016, erhan.altan@chello.at


<-geriye: