TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Sol'dan etnisite ve inanca endeksli iktidar mücadelesi!


HÜSEYiN ŞIMŞEK

Etnik ve dinî kimliğe endeksli iktidar mücadelesi, günümüzün bir gerçeği ama olması gereken ya da doğrusu, bu değil kesinlikle. Egemenlik ilişkilerine dayalı toplumlarda siyaset yapmak, aynı zamanda “sapla samanı birbirine karıştırma” sanatıdır. Bu karıştırma işi, bir beceriksizlik ya da bir yetersizlik sonucu yapılıyor değildir. Bilinçli bir seçim, siyaset yapmanın bir taktiği, bir hilesi olarak gündemdedir. Sömürü ve baskı düzenlerinin değirmenine su taşımanın farklı bir yolu, temel bir yöntemidir. 


Siyaseti, yukarıda ifade edilen temelde yapan kişi ve kurumlar için en verimli toprak ise, geniş kitlelerce benimsenen, önemsenen dinî inançlar ve ulusal (etnik) kimlikler, aidiyetlerdir. Dinî aidiyet alanı, bu konuda çok daha fazla “olanaklar” sağlar. Çünkü istisnaları olsa da dinî kimlikler, sadece bir toplumdaki sınıf ve sosyal tabakaları değil; her bir dinin özgün konumuna bağlı bir nicelikte, çok sayıda farklı ulusları da şemsiyesi altında toplayabiliyor. Farklı bir deyimle, gerçekte öyle olmasa da görüntü ve toplumsal hayattaki işlevleri bakımından, dinî kimlikler uluslar, sınıflar ve sosyal tabakalar üstü bir konum sergiler. 

Ulusal (etnik) aidiyetler, her bir ulusun egemenleri tarafından, dinlerin sağladığından daha dar bir çerçevede aynı işlev için kullanılır; sınıflı, sömürüye dayalı bir toplumda “sapla samanı birbirine karıştırma” taktiği olarak kullanılır. Ulusal değerler, faydalar, öncelikler her bir ulusun egemen sınıflarınca, hükmettikleri toplumdaki sınıflar çelişkisini örtbas ettikleri, geri planda tuttukları sürece “kayda değer” bulunur. Muktediri oldukları ülkenin yeraltı, yerüstü, para eden bütün zenginliklerini başka ülkelerin egemenlerine peşkeş çekerken, “kararında bir milliyetçilik” bile yetmez onlara ve sık sık işi ırkçılığa kadar vardırırlar. Sınıflı bir toplumda, egemenlerin milliyetçilik ve ırkçılık katsayısı, memleketi soyup soğana çevirmelerine paralel artar ya da düşer. Soyulacak hali kalmamış bir memleket için milliyetçi, ırkçı naralar atmaz hiçbir egemen.

Peki hal böyleyken, nasıl olur da sömürüye dayalı verili düzenleri değiştirmeye çalışan kişi ve kurumlar da siyasi mücadelelerini dinî/inançsal ya da ulusal (etnik) bir aidiyetin çeperi içinde sürdürmeye yönelebiliyor? Ezilen, baskı altında tutulan bir ulusun, bir ulusal ya da dinî azınlığın, hak ve özgürlüklerine kavuşmasını savunmak, bunu da mücadelesinin bir parçası olarak teyiddetmek! Bu elbette gerekli ve elzem. Mazlum konumdaki bir ulusun, bir ulusal ya da dinî azınlığın, kendi hak ve özgürlüklerini kazanmak için özgün temelde örgütlenmesi, siyaset yapması! Bu elbette temel bir insan hakkı olarak kabul görmelidir. Ancak, bir ulusun, bir ulusal ya da dinî azınlığın örgütlenme ve siyaset yapması, verili bir siyasî partiye indirgendiğinde, o zaman çok büyük sorunlar yaşanır oluyor.

Siyasî partiler, pratikte dayandıkları kitlesel tabanla çelişse, çatışsa bile, gerçekte ideolojik ve siyasi işlevleri, amaçları üzerinden doğrudan sınıf örgütleridir. Tek bir sınıfın değil, ama ya ezen ya da ezilen sınıfların! Kapitalizm koşullarında, örneğin sosyaldemokrasinin kendine biçtiği rollerden biri, üst ve alt sınıfların buluşturulması ve birarada tutulmasıdır. Pratik burada da sistemin kurulumu dolayısıyla ve kaçınılmaz olarak, ağırlıkla egemen sınıfların lehine işler. Ezilen sınıfların kazanımlarının yüksek bir seviyede seyrettiği ülkelerde; her bir ülkenin böylesi dönemlerinde de durum aynıdır.

Siyasî bir parti kurup, bu partinin makro politikalarını sadece bir ulusa, bir ulusal ya da dinî azınlığa göre oluşturan bir irade, ister farkında olsun ister olmasın, “sapla samanı birbirine karıştırma” taktiğine sarılmış demektir. Bu taktik, sadece her bir toplumun egemen sınıf partileri için geçerli değildir kesinlikle. Hiçbir devlet tek bir ulusal ve dinî kimliğe sahip olmadığına; hiçbir ulus tek bir sınıf ve sosyal tabakadan meydana gelmediğine göre; verili sömürü düzenlerini değiştirmeye çalışanlar, partileşme veya parti temelli siyasi mücadelelerini, dinî/inançsal ya da ulusal (etnik) bir aidiyetin çeperi içinde sürdürmeye yöneldiklerinde, kendilerini  “sapla samanı birbirine karıştırma”ktan alıkoyamazlar.

Ortadoğu, Uzakdoğu, Kafkaslar, Balkanlar, Kuzey Afrika başta olmak üzere; sınıfsal karakteri tartışılmaz olan iktidara yönelik bir örgütlenme ve mücadele aygıtı olan partilerin perspektiflerini, her bir ülkedeki tek bir ulus, tek bir dinî topluluğa eşitlemesi; ezilen geniş halk kitlelerine sürekli yeni yıkımlar getirirken, dünyanın emperyalist devlerine sayısız olanaklar sağlayabiliyor. Irak, Suriye, Sudan, Yemen, Libya’da yerine göre (dinden de öte) her mezhep, her aşiret kendine bir iktidar kazandırmaya yönelik parti bazlı siyasete soyunmuş durumda.

Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca hükümet etmiş bütün egemen sınıf partileri, kendilerini değişen oranlarda da olsa “Türk milliyetçisi”, “Müslüman” (= Sünni İslam) tanımlayıp, tanıtmışlardır. Buna karşılık, aynı devletin sınırları içinde yaşayıp ezilen, baskı altında tutulan konumdaki diğer ulusal ve dinî aidiyetler de aynı yöntemi kendileri için kullanmak istemişlerdir. Örneğin, birçok yanlışı ve eksiğini sıralamak zorundaysak da Türkiye'de -Kürtler ve Aleviler başta olmak üzere- toplumun bileşeni olmalarına rağmen hak ve özgürlükleri yoksayılmış tüm ulusal ve dinî aidiyetlerin sorunlarını da temelden çözmeye aday sol, sosyalist partilerin kuruluşu cumhuriyetle yaşıttır. Ama aynı zamanda, “Kürt partisi” ya da “Alevi partisi” pratiği ve tartışmalarının da hiç bitmediği bir coğrafyadır Türkiye.

Son olarak, peşi sıra geldiği diğer “benzer” partilerden farklı bir temelde, HDP’nin “bir blok partisi” havasında ülkedeki tüm ezilen yığınların, sınıf ve tabakaların siyasî iradesi havasına girmesinin, yarattığı atmosfer Haziran seçimlerine kadar ortadaydı. Peki, HDP’nin öyle bir mevziye girmesini en çok kim istemedi? Şu anda Türkiye’ye hükmedenler elbette! Her bir toplumda -sadece dinî ve ulusal değil- hak ve özgürlüklerinden mahrum edilmiş tüm kesimler, aktif siyaset yapmalı, özgün örgütlenmelerini sağlamalıdır. Dernek, federasyon, konfederasyon, vakıf, platform, güçbirliği, cephe... Ama parti bazlı bir siyaset, örgütlenme ve mücadele, iktidarı hedefler ki bu da hangi görünüme bürünürse bürünsün sınıfsaldır; ya ezenlere, ya ezilenlere hizmet eder.

Kim, herhangi bir kimliğinizi aşırılaştırıyor ya da olağanüstü abartıyorsa, bilin ki orada farklı bir hesap var. Kimliğiniz, birilerinin sizden de çok şey götüren "kazançlar" ve kârlarının biriktirildiği bir havuz olarak kullanılıyordur. Kimliğiniz, sizin iradenizden bağımsız olarak, birilerinin egemenlik ve sömürü alanını, parselini korumak için bir çit, bir telörgü, bir sur işlevi görüyordur. 

........................................................
www.huseyin-simsek.com 
huseyin.simsek@gmx.at


<-geriye: