TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Dönmeyi bilmek


MURAT NAROĞLU

Dünya üzerindeki insan nüfusu bugün milyarlarla ifade ediliyor. Büyük bir çeşitlilikle gezegenin dört bir yanına dağılmış durumdayız. Birbirimizden bazen denizlerle bazen okyanuslarla ayrılıyoruz. Bir yerde güneşin sıcaklığıyla kavrulurken bir başka yerde dondurucu soğuklar bedenimizi hırpalıyor. Komşumuz farklı bir yerin hasretiyle uyanıyor örneğin. İş arkadaşımız ayrı bir coğrafyanın yükünü taşıyor.


Aynı masada oturup ortak bir dil yakaladığımızdaysa her şey değişiyor. Hayatın o milyarlarca insana benzer dersleri verdiğini öğreniyoruz. Neşe aynı neşe, keder aynı keder işte. Peru'daki bir yerli de dostluğun değerini biliyor, İzlandalı bir balıkçı da. Vefa İran'da da güzel, Nepal'de de.

Yaşadıkça birbirine yakın deneyimler ediniyor olmamız elbette şaşırtıcı değil. Ömür denilen yolculuk son derece karmaşık gibi görünse de, sınırlı sayıda ana fikir üzerine kuruludur. Kaza geçirmiş bir kayakçıyı veya piyanisti düşünelim. Her birinin eski seviyesine ulaşması için sabırla, yılmadan çalışması gerekir. Diyelim ki oğlu savaşta olan bir anneyiz ya da diktiği fidanı sulayan bir çocuk. Beklemeyi bilmeden geçmez ki günlerimiz.

Bertolt Brecht, "Öğrenen Kişi" isimli şiirinin sonunda "Yalnız mezarın hiçbir şeyi olmayacak bana öğretecek" derken, bu konuyu basit bir şekilde açıklığa kavuşturmuştur. Hayat hiç dinlenmeden öğretir. Tekrarlardan sıkılmaz, çizilmiş sınırları tanımaz ve her yeri, her alanı derslik olarak kullanır.

Çocukluktan gençliğe

Küçük bir kentte, dağ eteklerine kurulmuş mahallelerde büyüdüğüm için sokaklar bu anlamda bana çok şey kazandırdı. Belki farkında değildim ancak kişiliğim, karakterim Munzur'un kıyısında ve Munzurların gölgesinde şekilleniyordu. Dersler bir yana bırakıldığında, tahmin edileceği üzere mesaimizin büyük bölümünü futbola harcıyorduk. Hüznü ve sevinci tanıyor, arkadaşlığı ve yardımlaşmayı öğreniyorduk.

Ortaokulda artık motor sporlarını da takip ediyor, önemli basketbol ve tenis maçlarını izliyordum. Annem ve ablam bile Michael Schumacher'i, Valentino Rossi'yi tanıyordu. Ülkelerin başkentlerini, şehirlerini ezbere biliyordum. O dönem Formula 1 yarışlarını Eurosport yayımladığı ve spikerler Almanca konuştuğu için bu dile karşı ayrı bir ilgi beslediğimi gayet iyi hatırlıyorum. Lisede idarecilerin endişelerinin tersine, eğitim hayatım mevcut durumdan olumsuz etkilenmiyordu. Tutkulu bir şekilde matematik, fizik, geometri çalıştığımı tüm arkadaşlarım hatırlayacaktır.

Kaynaklar

Bilim ve spor beni değiştiriyor, geliştiriyordu. Üniversite yılları ve iş dünyası bu ilişkide bir kopmaya yol açmadı. Besleneceğim kaynakları bulmuş ve sınamıştım. Aldığım ciddi kararları uygulamaya koyduğum, hayallerim uğruna savaşıp tüm eleştirilere göğüs gerdiğim dönemlerde, bu pınarlar sayesinde ayakta durabildim. Şimdi otuz yaşındayım ve yeni bir dostluğun heyecanıyla geçiyor günlerim.

8 Mayıs 2016'da, öğle vaktinde Avusturya'daki Hochschwab dağ grubunun zirvesine varmış, dağlarla yakınlaşmamı anlatan bir yazıyı sizlerle paylaşmıştım. Fiziksel ve sinirsel anlamdaki yorucu saatlerin ardından geri çekilmek yerine onlara daha fazla zaman ayırmaya başladım. Kalabalıklardan uzakta, bazen ayak izlerine bile rastlamadığım yerlerde olmak tarifsizdi. Tırmandıkça dostluğumuzun sağlamlaştığını hissediyordum. Bir başka spor dalı, ömrümün orta yerine kurulmuştu işte.

Yeniden Gesäuse

2.224 metre yüksekliğindeki Büyük Buchstein Dağı'na çıkmak için gecenin bir yarısı uyandığımızda en ufak bir şikâyetim yoktu. Geride bırakılan haftanın yorgunluğunu atmak isteyenler sıcak yataklarında dinlenirken biz iki saatlik uzaklığın derdindeydik. Steiermark eyaletindeki Gstatterboden'a ulaştıktan sonra amacımız normal yoldan zirveye ilerlemekti.

22 Ekim Cumartesi günü, Gesäuse Milli Parkı'nın sisli ve soğuk vadisine girdiğimizde hava şartları kimseyi şaşırtmadı. İki taraftan yükselen dağların heybeti her şeyin önüne geçiyor, otoritenin kendilerinde olduğunu hatırlatıyordu. Gstatterboden'da, rotamıza en yakın park yerini bulunca araçtan indik ve vadinin güzelliği eşliğinde, nehir kenarında kahvaltı yapmaya koyulduk. Köprüden geçen birkaç arabanın gürültüsü dışında çevremiz oldukça sessizdi.

Çayları yudumlayıp malzemeleri kontrol ettikten sonra patikaya vurduk kendimizi. Biz yükseldikçe sis dağılıyor, gökyüzünün maviliği ortaya çıkıyordu. Ara sıra arkama dönüp ormanlık alanın izin verdiği ölçüde Hochtor dağ grubunu seyre dalıyor, bünyemi ödüllendiriyordum. Çok değil birkaç hafta önce, karşıdaki doruklardan bu taraflara bakan bendim.

Güzergâhımız üzerindeki ilk ve tek dağ evine, Buchsteinhaus'a vardığımızda hava ve manzara gerçekten mükemmeldi. Tabii buraya oturmaya veya kar topu oynamaya gelmediğimizin farkındaydım. Üstelik parkurun asıl zorlu kısmı hâlâ önümüzde duruyordu.

Karar

Mola vermeden bir saat kadar daha yürüdüm. Güneşin sıcaklığını doğrudan hissedebileceğim son noktadaydım. İşaretler dağın gölgede kalan tarafından devam etmemi ve arkadan dolanmamı söylüyordu ancak belime kadar kara saplanınca diğer iki arkadaşı beklemek için açık bir alana geçtim. Çığ tehlikesi yoktu fakat zaman problemi yaşayabilirdik. 9 Ekim'deki Planspitze tırmanışında yolun kar nedeniyle nasıl uzayabileceğini tecrübe etmiştik. Ayrıca bu defa kar kalınlığı o günkünün iki katıydı.

Buchstein'ın güney yamacındaki kayalık parkuru denemeyi düşündüm fakat ciddi bir buzlanmayla karşılaştım. Seçenekler belliydi. Ya normal yoldan devam edecek ya da geri dönecektik. Arkadaşlardan biri yanıma gelince kısa bir değerlendirme yaptık ve ilk şıkta karar kıldık.

Güneşin yerini alan rüzgâr, sıcaklığı bariz bir şekilde düşürmüştü. Yarım saat kadar ilerlediğimiz hâlde koşullarda herhangi bir iyileşme göze çarpmıyordu. Kar hâlâ bel hizasındaydı. Tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de sağ elimdeki dört parmağı ısıtmakla meşguldüm. Donma olayı sinsi bir şekilde gerçekleştiğinden böylesi anlarda en iyi çözüm hareketten vazgeçmemekti.

Kepler'den Buchstein'a

Bilimin ve bilimsel yöntemin izini sürmek, gerçeği kabullenmeyi ve nesnel şartları göz ardı etmemeyi gerektirir. Johannes Kepler'i Spartaküs ile beraber Karl Marx'ın tarihteki iki kahramanından biri yapan şey, inançlarıyla çeliştiği hâlde gözlem sonuçlarına güvenmesidir. Bir sezonluk emeğinin karşılığında şampiyonluğa çok yaklaşmış bir takımın oyuncuları uzatma dakikalarında yedikleri golle kupayı kaybettiklerinde, gözyaşlarının kendilerine yardımcı olmayacağını bilirler.

Girişte de belirttiğim gibi, hayat için her yer dersliktir. Yaklaşık 2.000 metrelik yükseklikte bulunduğumuz o anlarda, Buchstein'ın kulağımıza fısıldadıklarını ihmal edemezdik. Dönmek, bizim için vazgeçmek değil, dağcıyla dağ karşı karşıya geldiğinde son sözün dağa ait olduğunu bilmekti sadece.


murat.naroglu@gmail.com


<-geriye: