TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

“İslamî Türkiye Cumhuriyeti”ne doğru yol alırken


ERTAN İLDAN

Sami dinlerine ait kutsal kitaplarla ilgili yazmaya başladığımda, 68 Kuşağı’ndan bir arkadaşım şöyle demişti: “Bu tartışmalar, 68 Kuşağı’nda noktalanmıştır. Bütün dinlerin, tarikatların canı cehenneme! Olaylara, insan hakları ve sınıfsal açıdan bakmayıp, bizler de tarikat ve din sömürücülerinin peşine mi takılacağız! Mitolojik bir hikayenin neyini araştıracağız?”

Geriye dönüp baktığımızda, 68 Kuşağı olarak adlandırılan kuşağın, İslamî akımlarla bir mücadelesi, daha doğru bir ifadeyle bir cebelleşmesi vardı. Ancak bu, güncel siyasal pratik içinde kendisini “komünizm ve anti-komünizm” olarak ifade eden bir kutuplaşmadan daha fazla bir şey değildi. İslam ideolojisiyle tartışmaya nokta koyma şöyle dursun, esasen henüz doğru dürüst başlamamıştı bile.

İslam ideolojisi, siyaseti ve kaynaklarına yönelik eleştirel bir tutum takınan, bu konuda  ürünler ortaya koyan sınırlı sayıda (Muazzez İlmiye Çiğ, İlhan Arsel, Server Tanilli, Turan Dursun vb) Kemalist ve demokrat aydını bir tarafa koyarsak; “halkın kutsal değerlerine saygı” adına, İslam dininin, siyaset ve ideolojinin başvuru kaynakları ve sembolleri, ya görmezlikten  gelinmiş ya da güncel olanla arasına “asıl İslam’la bir ilgisi yoktur” çiti çekilerek dokunulmazlık zırhı  içine alınmıştır.

Ekim 2016 içinde, El Cezire televizyonuna bir demeç veren Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan; “Laikliğin tanımını yeniden yaptık, yol haritamız Muhammed peygamberdir. Onun yaşamını ve sünnetini kendimize rehber aldık” diyordu. Bu haberi öne çıkaran diken.com.tr adlı internet sitesi oldu. O haberi, kendi facebook sayfamda yayınladığımda, bazı demokrat ve sosyalist arkadaşlarım kızgınlıklarını ifade etmekten geri kalmadılar. Sanırım Erdoğan’a, “sen kim Peygamber Muhammed kim, haddini bil!” demeye getiriyorlardı. Bu tutum alışın, İslam’ın kaynakları ve sembollerine karşı bir olumlamayı ifade ettiği ortadaydı.

Bilindiği gibi 2002’de AKP’nin iktidar olmasıyla birlikte ve sonrasında, İslam’ın kimyasının burjuva demokrasisiyle uyuşup uyuşmadığı konusu kapsamlı tartışmalara yol açtı. Özellikle liberal aydınlar, “Medine Sözleşmesi” olarak ifade edilen ve İslam’ın “asr-ı saadet”  döneminde vuku bulan bir olguyu öne çıkararak, İslam’ın pekâla demokrasiyle uyuşabileceğini propaganda etmeye başladılar. Türk devletinin yeniden yapılandırılması ihtiyacına karşılık düşmek üzere, kapitalist dünyanın değer ve yasalarını İslam’ın değer ve yasalarıyla uyumlu hale getirme çabaları, başta liberal aydınlar olmak üzere, birçok kesimi   “augeas ahırları”na terk edilmiş “cevher“ arayışına yöneltiyordu.

Başta liberal aydınlar olmak üzere konuyla ilgilenen her kesim, “Medine Sözleşmesi” olarak parlatılıp piyasaya sürülen şeyin, İslam’ın kendisini ilk kez devlet olarak örgütlemeye çalıştığı, yerleşik olan toplumsal güçler (Yahudiler, Hıristiyanlar ve putperest Bedeviler) ile İslam  güçleri (Muhacirler ve Ensar) arasındaki güç dengesinin, ikinciler lehine değişmeye başladığı şartlarda ortaya çıkmış bir “geçici rejim” hukuku olduğunu elbette biliyorlardı. Bu sözleşmenin akabinde, bir Yahudi ile bir Müslüman, basit bir sebeple Medine pazarında kavgaya tutuşur. Kavga, Müslümanın ölümüyle sonuçlanır. Bunun üzerine, Yahudi kabilenin tümü sürgün edilir. Arkasından, çeşitli bahanelerle diğer Yahudi kabileler de aynı akibete uğratılır. Keza, çeşitli hileli yöntemler kullanılarak, kimi Yahudi ozanlara karşı suikastlara başvurulur. Bütün bu örnekler, bu sözleşmenin mahiyetini açığa vuruyordu ve bu, herkesce de biliniyordu. Ancak güncel siyasal ihtiyaçlar, her şeyde olduğu gibi, bu hakikatin de canını okuyacaktı.

Projeksiyonumuzu çevirmemiz gereken diğer bir alan, sosyalistlerin İslam dini ve onun sembollerine karşı takındığı tutumdur. Bu kesim, yukarda sözünü ettiğimiz yaklaşımları esas hatlarıyla korudu. Halkın değer yargılarına saygı adına, İslam dininin kaynakları ve sembolleri konusunda sessiz kalmayı tercih etti. En çok, Marks’tan aparılmış (“din ezilenlerin afyonudur” gibi) birkaç cümleye durumu geçiştirmekle yetindi. En ilgili olanları ise, buradan sınıf mücadelesi adına olmayacak şeyler damıtmaya çalıştılar. Kimileri (Demir Küçükaydın’da olduğu gibi), İslam’ın tüm insanları Allahın huzurunda eşitleyerek büyük bir devrime imza attığını öne sürdü. Diğer bazıları, İslam kaynaklarında yer alan (“zalime karşı gelmek Allahın emridir” vb gibi) kimi söz ve eylemleri kendi bağlamlarından kopararak, ezilenler hesabına bir kazanca dönüştürmeye çalıştılar. Başkaları (Teslim Töre ve İhsan Eliaçık), İslamın “asr-ı saadet” dönemi ile sonraki dönemleri arasına kalın çitler çekerek, aslında iyi ve güzel olanın kimi menfaatperestler eliyle nasıl da tanınmaz hale getirildiğini, Muhammedî siyasetin yerine Muaviye siyasetinin almasıyla birlikte İslam’ın mecrasından nasıl da saptırıldığını tekrarlayıp durdular.

Hiç kuşku yok; İslam ortaya çıkarken, kendisine Yahudi peygamberlerini,  özellikle Musa’yı ve onların mücadelelerini örnek aldı. O nedenle, Yahudi peygamberi Yakub’un, annesi ile anlaşarak hileyle kardeşi Esav’ın hakkını gaspetmesini; “kavmin selameti için” diyerek 70 kardeşini katleden bir Avimelek’i, kendisine dert edinmedi. Amaç için her yol mübahtı!  Allah’ın emrettiği toplumsal düzeni kurmak için sabırla dil dökülür, anlayış ve hoşgörü  gösterilir, hileye başvurulur, adam da öldürülürdü! Gerekirse geçici sürelerle -Hudeybiye’de olduğu gibi- ilkesel tavizler de verilebilirdi!  İslam devleti, kuruluş sürecinde güncel siyasetin bütün inceliklerine başvuracaktı. Başka türlüsü düşünülemezdi. Güçlü bir strateji olmaksızın ve ona hizmet edecek usta taktiklere başvurmaksızın yeni bir devlet kurulamaz ve geliştirilemezdi.

Bunu şöyle de ifade edebiliriz: Sami dinleri, salt bir inanç olarak ele alınamazlar. Yeri, göğü yaratan ve tüm alemlerin hükümranı olan Allah, insan topluluklarına kendisinin seçtiği elçiler aracılığıyla yeni bir yaşamı zorunlu hale getiriyordu. Bu kutsal bir emirdi ve karşı konulamazdı. Bu yeni yaşamda, başkaları için ancak inayet söz konusu edilebilirdi. Hıristiyanlık inancı bir istisna gibi görülse de Roma eliyle bir devlet dini haline gelmesiyle birlikte, kardeş inançlarla aynı kaderi paylaşacaktı.

Bu durum İslam dini açısından daha çok geçerlidir. Zira ilk ortaya çıkmasıyla birlikte devletleşti. Kureyşlilerin iki büyük kabilesi (Ümeyye ve Haşimiler) ve bu kabilelerin en büyük iki ailesi (aynı zamanda İslamı en geç kabul eden iki ailesi olan Ebu Süfyan ve Peygamberin amcası Abbas) eliyle kısa zamanda dünya devleti haline geldi. Emeviler ve Abbasiler dönemi olarak adlandırılan dönemler, İslamın gelişip yaygınlaştığı en görkemli dönemleri oldu.

2010 yılında, Kuyerel adlı bir internet sitesinde, Cemile Bayraktar adlı İslamcı yazarla bir atışmam olmuştu. Mevzu, İslamcıların Türkiye’de ne denli eziyet gördükleri, mazlum ve mağdur bir topluluk oldukları üzerineydi. O zaman “İslamın henüz devlet halinde örgütlenmediği  kuruluş aşaması ile İslam tarihinde yaşanmış olan trajik ‘Kerbela olayı’nı bir yana bırakırsak, ezilenlerin ve mazlumların İslam adına ortaya koydukları bir sosyal kurtuluş mücadelesinden bahsedilemez” itirazıma; “sana İslam’daki mazlumlarım mücadelesini saymaya kalksam buradan Fizan’a yol olur” mealinde kibirli bir cevap vermiş ve tartışma orada noktalanmıştı.

Oysa İslam’ın sancağı, Emeviler ve Abbasilerden sonra, Memlukluların ve Osmanlıların eline geçecek, her biri bir dünya imparatorluğu olan bu devletlerin elinde yayılma ve genişlemenin etkili bir aracı olacaktı. Durum bu kadar açık ve ortadayken, İslam’ın siyasetini kapitalist demokrasiyle bağdaştırmaya çalışan teoriler, kısa zamanda çöküşe uğramaktan kurtulamıyacaktı. Muhammedî siyaset ile Muaviye siyaseti arasındaki geçirgenliği ve diyalektiği kavramamış olanlar açısından da IŞİD, bir “hayal kırıklığı” olarak dünyanın orta yerine sosyal bir vaka olarak çıkacaktı. Hiç kuşkusuz, Erdoğan kendisine rehber olarak Peygamber Muhammedi seçecekti. Bunda şaşılacak bir şey yoktu.  

Son söz yerine: Batı Avrupa burjuvazisi, bir hükümranlık aracı olan dini, feodalizmin elinden aldı ve onu ait olduğu yere kapattı. Çünkü din ile istediği şey aynı idi. Egemenlik ve hükümranlık!  Bu ise bölüştürülemez ve paylaştırılamaz bir şeydi. Sermaye kendi egemenliğini kurdu ve dini de kendi sisteminin hizmetine koştu. Kendisine hizmet ettiği oranda yaşamasına izin verdi ve veriyor. Şimdilik durum bu.

Cennet mi? Hâlâ, Kaf Dağı’nın arkasında!

 

.............................................................................
ertanildan@gmail.com, 12 Kasım 2016


<-geriye: