TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Tarihe gömülü


ERHAN ALTAN

ERHAN ALTAN

Ne zaman Türkiyeli bir arkadaşımın evini ziyaret etsem bir bakıyorum kütüphanesindeki kitaplarının yarısı tarih kitabı. Bende de durum pek farklı değil. Hepimiz durmadan tarih kitabı okuyoruz, niye böyle yaptığımızı da pek sorgulamadan. Oysa Avusturyalı arkadaşlarımda durum böyle değil. Tarih kitapları, diğer gruplar kadar bir grup oluşturuyor ancak. Peki neden bizler tarih okumak mecburiyetindeyiz? Evet, bir yere kadar gerekli bu tabii ki, ama neden bu kadar çok? Yıllarını bilimle, felsefeyle, sanatla, edebiyatla uğraşarak geçirebilecekken insan neden tarihe böyle güçlü bir merak duyar?

Bu meraka, daha doğrusu açlığa resmi tarihle tarihsel gerçeklik arasındaki farkın yol açtığını düşünüyorum. Tüm tarihler kurgudur elbet, ancak en basit sınamaları dahi kaldıramayan desteksiz, ideolojik kurgularla yazılanlar ile, görece önyargısız, dönemin verilerine tutunabilme kaygısı içinde yazılanlar arasında bir ayrım yapmak gerekiyor. Bu ikisi arasındaki pergel, bizde muazzam derecede açılmış. Bu açıklığı bir kez fark edince daha da fazla bilmek, okumak istiyor insan, hatta bağımlılık tadında bir duygu oluşuyor. Ve tabii neden böyle bir fark oluştuğu sorusuna da yanıt aratıyor. Düşünüyorum da, resmi tarihe dair birçok konuda gözümüzü açan İletişim Yayınları, herhalde ancak Türkiye’de mümkün olabilirdi. Tarihsel gerçeklikle resmi tarih arasındaki farklara olan açlığımızı doyuran, doydukça da büyüyen iştahımızla yaşayan bir yayınevi diyebiliriz İletişim için. Tabii misyonu, varlık nedeni olan bu pergelin ortadan kalkmasıyla da ortadan kalkacak olan. Ve tarihsel roman: herhalde hiçbir ülkede bu kadar tutmamış, bu kadar konuşulmamıştır. Orhan Pamuk’tan Nedim Gürsel’e, Elif Şafak’tan İhsan Oktay Anar’a birçok yazara, ucu Nobel’e kadar giden iç ve dış saygınlık kazandırdı. Bizde “gerçek” tarih merakını, dışarıda ise ne olduğu bir türlü anlaşılamayan Türkiye fenomenine dair merakı doyurma işlevini yerine getirdi.

Resmi tarihin gerçek tarihle oluşturduğu farkı ilk fark edişimin bende kocaman bir hayrete yol açtığını anımsıyorum. Yalçın Küçük’ün Türkiye Üzerine Tezler’iyle oldu ilk kez. Okul kitaplarının standart ve ezberlenmesi zorunlu bilgilerinden Birinci İnönü Muharebesi’nin hiç olmadığından, İkinci’sinin ise muharebe denemeyecek kadar küçük bir çatışma olduğundan bahsediyordu. Bu hayret, tam geçmeye yüz tutarken yerini önce başka farkların da olacağı düşüncesine ve sonrasında da artık benzeri başka skandalların beklentisine bıraktı. Sonunda her şeyden kuşkulanır hale geldim. Ancak beraberinde çeşitli misyonlar da getirdi: bunları, bu farktan bihaber ve kendilerine verilmiş versiyonlarla yaşayan insanlara da anlatmak, onların da fark etmesine çabalamak. Ve belki çok sonraları: kendi kendine başka gizli tarihleri ortaya çıkarmaya çalışmak.

Sonrasında Viyana’da gittiğim Almanca kursunda, diğer ülkelerin yanında iki Yugoslav, bir Yunan, üç Kıbrıslı Rum ile aynı sınıftaydım. Konu neydi anımsayamıyorum ama birden Osmanlı’ya geldi ve hepsinin birden bana dönüp koro halinde “500 yıl bize hükmettiniz” deyişleri ile karşı karşıya kaldım (içlerinden bir tanesi elinin beş parmağını açıp göstererek de destekledi bunu). Çaresizlik içinde bakakaldım. Oysa ben, oralara yüzyıllar boyunca sadece mutluluk getirdiğimizi zannediyordum. İlk kez, emperyalist bir ülkeden geldiğim, böyle bir tarihin temsilcisi olduğum gibi bir durumda buluyordum kendimi. Kurtuluş Savaşı’nda emperyalist güçleri kovan biz değil miydik?

Daha önce de bahsettim, 1915’i, 1986 yılında yerleştiğim yurtta ilk akşam tanıştığım Avusturyalı bir arkadaşımın ısrarlı baskısı altında düşünmeye başladım. Mağdurluktan failliğe geçiş tabii ki hiç kolay olmadı. İnkarcılık yerini yavaşça sessizliğe, oradan önce ürkek sonra kararlı araştırmalara, sonunda da geçmiş inkarcılığımı kabul edememe duygusuna bıraktı. Bu en sertiydi çünkü diğerlerini kendi dışımda, sadece zihnimde bir iki operasyonla düzeltebileceğim yanlış bilgiler gibi görebiliyordum, ama bu sonuncusu her şeyin çok içimde olduğunu gösteriyordu. İşin içinde duygular da vardı. Mesele öyle düzeltmelerle değil kendini değiştirmekle baş edilmeye çalışılacak bir meseleydi.

Böyle büyük çaplı tarih manipülasyonuna hangi gereksinimler yol açmış olabilir ki? Travmatik bir şey olsa gerek ardında. Ne olabilir diye düşününce aklıma iki büyük olay geliyor: Osmanlı’nın çöküşü ve 1915. Birincisi başa gelenin travması, ikincisi ötekine yaptığını gizleme paranoyası olmuş. Yüzleşecek gücü bulamayıp kolay çözümlere yönelince de bu durum, inkârla kurulmuş bir resmi tarihe ve o tarihe gömülmüş bizlere mâl olmuş. O gömüldüğümüz tarihten tek bir biçimde çıkabiliriz dışarı: kendimizle birlikte o tarihi de gömülü olduğu yerden kurtararak.


....................................................................
31 Kasım 2016, erhan.altan@chello.at


<-geriye: