TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Kastamonu'da üç zanaatkâr


MURAT NAROĞLU

İstanbul ve İzmir'i geride bırakarak bambaşka bir yol çizmeye karar verdiğim bir dönemin ilk durağıydı Kastamonu. Meşhur evleri haricinde hakkında pek fazla bilgi sahibi olmadığım, Batı Karadeniz'in bu küçük yerleşim yeri, beni kapalı, ağır ve durgun bir gökyüzüyle karşıladı. Sanki her hayat belirtisi son çığlıklarıyla beraber boğuluyordu da, yalnızlığımla beraber bir başıma kalıyordum sessizce çöken karanlıkta.Beş haftalık süre boyunca, kenti kabaca tanımama olanak verecek ölçüde sokakları arşınladım, farklı tatlar denedim ve gözlemlerde bulundum. İlk izlenimlerime hakim olan mesafeli duruşun değişmesi için zamana ihtiyacım vardı ve çarşıya her çıkışım, bünyemi canlandıran bir serum rolü oynuyordu. Organize sanayi bölgesinin ve yüksek asker nüfusunun varlığı buradaki yaşama hareketlilik katan etmenlerdendi. Kış turizminin ilk akla gelen yerlerinden Ilgaz dağları; halkın, Safranbolu'dakilere göre çok daha meşhur olduğunu söylediği evler ve ziyaretçileri; atlı turlar; restore edilen hanlar ve konaklarla Kastamonu, askerlik sebebiyle adı anıldığında bile, hiç de sıkıntı verici bir yer değildi. Son yıllarda hızla geliştiği söylenen şehre yönelik ilk yargıların değişmesi için biraz sabretmek ve tanıma amacı gütmek gerekiyordu, o kadar.

Tecrübe ederek yazdığım bu satırların en önemli, somut temellerinden biri, Münire Medresesi El Sanatları Çarşısı'ndaki üç zanaatkârla tanışmamdı. Arkadaşların tavsiyesiyle, banduma isimli yöresel yemeği tatmak için bu çarşıdaki bir lokantaya uğramıştık.* Bir müddet sonra, şık ve temiz tarihi yapıdan çarşı meydanına indik. İrili ufaklı süs eşyaları, dokumalar ve resimler, bir de muşambalarla çevrili bir kafeyi barındıran yerde ilk dikkatimi çeken, ebru ustası oldu. Beraberimde sürüklediğim arkadaşımla vardığımız ikinci durakta, "Sorularınız varsa buyrun" şeklindeki sohbet davetine yanıtım, bir anda belirdi zihnimde: "Önümüzdeki hafta, kâğıt kalemimi alarak geleceğim." O an yerinde bulunmayan Dersimli bir başka esnafı da ziyaret etme planıyla, sonraki hafta verilecek çarşı iznimi beklemeye koyuldum.

Dokumayla geçer yıllar


İş yerinin önünde etrafa çekidüzen vermekle uğraştığı sırada yaklaştım kendisine, biraz da aradığım kişi olabileceğinin verdiği güvenle sordum; "Tuncelili bir esnafı arıyordum, bilginiz var mı?" diye. Bir kişinin, sadece yüz hatları ve ifadesine bakarak memleketini doğru tahmin etme becerisinin alışıldık bir örneğiydi bu; samimiyet ve yakınlık kokan bir ses "Benim" dedi. İlk iki dakika dolmadan söylenmiş çaylar ve açılmış bir paket bisküvi eşliğinde başladı Aynur Ateş ile olan sohbetimiz. Memlekete duyulan özlemin verdiği ortak hislerle geçtik, tanışmanın hızla alınan yollarını. Mazgirtli bir kadının 25 yıldır Kastamonu'da devam eden hayatının son 17 yılı, köydeki halk eğitim sergilerinden birinde görüp ilgi duyduğu dokumacılığa ve yıllar geçtikçe, kadınların toplumsal mücadelesine adanmış. Önceleri, zaman zaman Siirt yöresiyle ortaklıklar da kurarak, tiftik keçilerinin tüylerinden yatak örtüsü, yelek, seccade, yolluk yapmışlar. TRT çekimleriyle ilgi duyulur olmasına ve Kastamonu'nun tanıtımına katkı sağlamasına rağmen, diledikleri gibi gitmemiş işler ve bu çalışmalar son bulmuş. Kışın sıcak tutan, yazın terletmeyen, içinde akrilik madde ve boya barındırmayan saf tiftik keçisi yünü kullanılan ürünlerin yapımını 5-6 yıl sürdürmüşler. Sonra, tek tezgâhla yürüttükleri dokuma çalışmalarına ağırlık vererek Şark ve Ege-Yörük kilimlerinin desenlerini işlemeye, yöresel kumaşları kullanmaya başlamışlar. Dokumasıyla meşhur Kastamonu işçiliğinde, son zamanlarda her ne kadar kimyasal olanlarından yararlanılsa da, çoğunlukla ham ipliğin, 60-70 yıllık geçmişe sahip kök boyasıyla renklendirilmesi işlemi tercih ediliyormuş. 1960'lara kadar tarihi arka planı bulunan dokumacılıkta, dağılan bir kooperatifin ardından sosyal yardımlaşmalar, valilik desteği ve bireysel çabalarla hareketlenen ortam, şimdilerde yeniden durağan bir hâl almış.

Ateş, bu akşam karanlığına ışık saçarcasına durup dinlenmeden çalışıyor. Kentin arka planındaki kadınların kendi özgün eserleri olan Kastamonu bağını tanıtıyor. Dantelin olduğu her yerde, özellikle perde uçlarında görülen bu bağa sahip bir eşya, mutlaka çeyizlerde kendine yer bulurmuş. Üretimi hiç durdurmadan, yapılan her türlü el ve atölye ürününü değerlendirmek için çırpınıyor, bu yalnız ve gayretli kadın. Beş kişinin çalıştığı üretim yerini büyütüp, kapasiteyi ve istihdam edilecek kadın sayısını artırmak maksadıyla, eski bir konut için valiye talepte bulunmuş, gelişmeleri bekliyordu. Evde yapılan tığ, bağ yapma, kumaş dokuma, kaneviçe, dantel örme gibi çeşitli işler de dâhil edildiğinde, otuz kadar kadını içerisine alan geniş bir ağ bu. Beraber çalıştığı, tanıdığı Kastamonulu bu dokuma işçilerinin, Amazonlu kadınları anımsattığını düşünüyor Ateş. Onların ekonomik özgürlüklerini kazanmaları meselesini ana faktör olarak görüyor ve birlikte yaptıkları işlerin sonuçlarını aktarırken, kadınların önemli değişimler geçirdiklerini, ihtiyaçlarını karşılamak konusunda daha bağımsız davranmalarının yanında, eşlerinin kendilerine yönelik tavırlarında da pek çok iyileşme olduğunu belirtiyor. Sıcak sohbeti ve sade büyüklüğüyle, yaşamını zenginleştirdiği kadınların teşekkürlerini kabul eden bu tatlı ve güzel insan, karşıladığı gibi uğurluyor beni. Telaşsız, dingin bir yüz ifadesi bırakıp arkamda, iki adım öteye geçiyorum; ebrunun rengârenk dünyasına.

Anlatılmaz bir gönül işi
    
İşiyle meşgul Rafet dayının dikkatini çekmeden sokuluyoruz içeriye. Yarım asrı geçmiş bir ömürden çok daha fazlasına işaret eden yüz hatları, beraberinde sessizlik ve huzur taşıyor besbelli. İlk görev yeri Mihalıççık olan, Devrekanili bu emekli imam hatip lisesi öğretmeni, beş çocuk babası. Emekliliğinden dört yıl önce, 2002'de açtığı atölyesinde geçiriyor günlerini. Kısa bir selamlaşmanın ardından ayrılan eşinin de ara ara uğradığı bu mekân, bir dinlence yeri olmuş; dışarıdaki yaşam kavgasından uzakta, fırça darbeleriyle savunulan bir kale misali. İstanbul'da üniversitede okuduğu yıllarda Hattat Hasan Çelebi'den yazı dersleri almış Rafet dayı. 23 yaşlarında, ustası Mustafa Düzgünman aracılığıyla ebru sanatını öğrenmeye başlamış. İmkânlarının kısıtlı olması sebebiyle Eskişehir'deki görevi sırasında uzak kaldığı bu sanata olan sevgisinin kaynağını sorduğumda aldığım cevap, doğru olduğu kadar da evrensel: "İnsan, bir şeyi niçin sevdiğini her zaman anlatamaz, bu bir gönül işi..." İlk günlerinde cesareti kırılıp yapamayacağı hissine kapıldığı yolda, oldukça ileri seviyelere ulaşmış bir isim olan hocamız, 1988-98 yılları arasında, MEB bünyesinde, farklı illerdeki öğretmenlere kurslar vermiş. 2002'den beri devam eden dersleri ise halka açık olarak sürdürüyormuş.

En iyi hattatların İstanbul'da olduğunu ifade eden ustamıza göre, Mustafa Düzgünman, geleneksel ebru sanatının son temsilcisi. Hasan Çelebi ve birkaç diğer ismin yanında, kendisinin de öğrencisi olarak saydığı, hemşehrisi Tevfik Kalp'in Kuveyt'teki dünya ikinciliğini gururlanarak anlatıyor Rafet dayı. Tablolar, kitap ayraçları ve buzdolabı süsleriyle dolu atölyesinde, satış kaygısı taşımadan icra ediyor sanatını. "İşportacılık yapmam, bizim sanatımızın doğasına aykırı" diyor; hakim tüketim kültürüne inat, direniyor. Her üretimin birbirinden farklı olmasını, ebrunun en önemli özelliği olarak görüyor. Osmanlı'da görülen çiçeksiz ebru örnekleriyle beraber, ilk defa, Düzgünman'ın aynı zamanda annesinin dayısı olan Necmeddin Okyay tarafından yapılan çiçekli ebru üretimleriyle zenginleştiriyor atölyesini. Davasını, "Türk sanatının ama özellikle ebruculuk ve hattatlığın yayılması" olarak aktaran 57 yıllık çınar, bitmek üzere olan çalışmasının heyecanıyla uğurluyor bizi. Ardından biraz telaşla, tüm bu sohbetlerin fitilini ateşleyen ismin yanına geçiyoruz.

Yakma resimler
    
Kasketiyle uyumlu, beyazlamış top sakalıyla tam bir ressam havası var İhsan Tabak'ın. Yaşını hiç göstermeyen bir delikanlı gibi duruyor karşımızda; yine de ağzında piposu, kısık gözleriyle bakarken, 62 yıllık bir yaşamın izlerini sezebiliyorum. İlk şaşırtıcı bilgi, henüz sohbetimizin başlarında açığa vuruyor kendini ve genç görünüşünün sırrını öğreniyoruz. Yaklaşık 20 yıllık bir atletizmci oturuyor sandalyesinde. Kendisi Kastamonulu. Ortaokulda 1.500, lisede 3.000, devamında ise 5 ve 10 bin metre koşucusu olarak geçirmiş okul ve ilk gençlik yıllarını. Bölge müdüründen izin çıkmadığı için asıl maraton koşusuna katılamamış. Bu olayın etkisi, tahmin ettiğimden daha fazla olmuş. Spora küsen Tabak, koşuyu bırakmış ve yeni bir başlangıç yapmamış. Birkaç kez katıldığı Atatürk Koşularında bile özel ayakkabıları, eşofmanları olmamış. İmkânsız bir aşk yani onunkisi. Yaşam, kulağına öyle fısıldamış. O günlerden geriye kalanlar arasında, her ne kadar müsabakalardan 15 gün önce bıraksa da, tek tük içerek başladığı sigara alışkanlığı kalmış. Savrulan dumanların, basamak çıktıkça kaybolması gibi dağılmış anılar. Aynur Ateş'in kavgasında olduğu gibi, burada da, bireysel çabalara ihtiyaç olmuş ama ilk öykümüzün tersine, o ilk meşgaleler, dirilmeden maziye karışmış.

İnsanın işini severek yapması neticesinde stresten uzak kalması kaygısındaki Tabak'ın resim yolculuğu, bu anlamda, daha fazla kalıcılık sağlamış. Şimdilerde Gazi Üniversitesi'ne bağlı, o zamanlar Beşevler'deki akademi içerisinde yer alan Mali Birimler ve Muhasebe Yüksekokulu'na kayıtlıymış İhsan abi. Devam mecburiyeti bulunmadığından, okulla beraber geçim kavgasına adım atmış. 1971-85 yılları arasındaki hafriyat makineleri yedek parça işi, 1977'de kesintiye uğramış. Hâlâ, kendisini yıkıp yeniden kuracak olanları bekleyen bu yitik ülkenin sancılı zamanlarında, siyasi sebeplerle, kanlı 1 Mayıs yılında, son sınıfta bırakmış okulu ve gecikmeli olarak askere gitmiş. Burdur'da acemiliği, Erzurum'da ustalığı tamamlamış Tabak. Mapushane ve yurt dışı deneyimleri olmadan atlatabilmiş kavganın şiddetlendiği dönemleri; polisler eşliğinde sınavlara gidilip bir şekilde mutlaka kargaşanın, patlamaların, çatışmaların yaşandığı o soğuk, zor ve inanç dolu zaman aralıklarını. Askerdeyken, Ecevit hükümeti yönetiminde çıkan aftan yararlanıp okula dönmeyi tercih etmemiş. '85 yılında açtığı hediyelik eşya dükkânıyla bugünlere, bizi buluşturan durağa gelmiş.

Tarihi yağlı boya kadar eski olmayan ve artık Türkiye'nin pek çok yerinde bilinen "ahşap üzerine dağlama/yakma" ustası o. Amasra'da bir arkadaşından görüp aynı işi kendisinin de yapabileceğine yönelik inancıyla çıkmış yola. Siparişlerin sayısını artırmak gibi bir telaşa kapılmadan, siyasi liderlerin, şairlerin, eski Kastamonu'nun resimlerini yapıyor Tabak. Makinesiyle yakaladığı sahnelerin yanında, farklı çevrelerden insanların verdiği, kendilerine ait resimleri de işliyor sehpası üzerinde. Tam 'ince iş' dedikleri türden eserler var her bir yerde. Çizim yeteneği çöp adamlarla sınırlı olan benim gibi biri için, ulaşılmaz tablolar dizili duvar diplerinde.

İhsan Tabak, 2001'de eski atölyesini bırakarak, bir yıl ara vermiş çalışmalarına. 2002 Haziran ayında ise, beş-altı arkadaşın valilik ve belediyeye müracaatları ile beraber düzenlenen el sanatları çarşısına taşınmış. Virane bir yer, insanın el becerisi ve zihin güzelliğiyle beraber restore edilmiş ve İhsan usta, şimdilerde, Aynur abla ve Rafet dayının da aralarında bulunduğu arkadaşlarıyla, 21 odalı bu özgün mekânda yerleşiklik kazanmış.

Veda zamanı

Lavabo gelirini sakatlar derneğine aktaran, büyük şehirlerin koşturmacasından uzakta, sessiz sedasız üretim yapan bu değerli insanları geride bırakıp bir başka lokantaya gidiyoruz, kuyu kebabının tadına varmaya. Aklımda Ateş'in dokumalara özenle ve yumuşakça dokunuşu; Rafet dayının, fırçası ve türlü türlü renkleriyle oluşturduğu sınırsız çeşitlilikteki desenler ve Tabak'ın yaktığı ahşapların kararması var.

Dönüş yolunda, kedinin birinin yaraladığı ve İhsan abinin veterinere götürdüğü, uçmasını sağlamak için yaralarını sağaltmaya çalıştığı güvercin gibiydim. Sivil hayata duyduğum özlem, güvercinin gökyüzünü seyredişinde hissedilebiliyordu. Münire Sultan'da bize uzatılan o sıcak elleri, buralardan uzaklaştığımızda da unutmayacaktık, ki güzel olan da buydu zaten...

......................................................
* Banduma, hindi suyu ile tereyağına batırılmış yufka ekmek, ceviz ve hindi etinden yapılıyor.

<-geriye: