TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Dazwischen III

ERHAN ALTAN

ERHAN ALTAN

ERHAN ALTAN

Önce Behçet Necatigil’in, ardından Tevfik Turan’ın Ernst Jandl’dan yaptıkları ve daha ziyade zararsız şiirlerden oluşan çevirileri saymazsak Avusturya şiirinden çevrilmiş fazla bir şey yoktu ortalıkta ben çeviriye kalkıştığımda. Ve hazine sandığı gibi bir deneysel şiir, çevrilmemiş halde duruyordu karşımda. Her çevirmene nasip olmayan şanslı bir durum diyeceğim ama öyle de değil. Bilinçle alınan bir karar olmaktan ziyade başıma gelen bir durum oldu çeviri. HC Artmann’ın o meşhur “Saldırılamayacak bir cümle vardır ki, o da, hayatta tek bir sözcük bile yazmadan veya söylemeden de şair olunabileceğidir” cümlesinin ayaklarımı yerden kesmesiyle başladı. Karşılaştığım her şiiri çevirmek için arzu duyar halde buldum kendimi birden. Yerleştiğim ülkeyle ilişkilenmek; bilmediğim, üstelik de şiire dair yeni bir alana girmek ve de tabii çok sevdiğin bir şeyi arkadaşına gösterme istekleri gibi bir sürü istek belirdi ve belirledi beni sanırım.

Hiç aklımda yokken beni çevirmen yaptı bu durum. Bir yanda keşfedilmemiş bir kıta gibi bir Avusturya deneysel şiiri duruyordu karşımda; diğer yanda hiçbir zaman radikal olmamış ve İkinci Yeni hamlesinin dönüşümü de 70 sonrasında gerçekleşememiş bir Türk şiiri. İşte bu asimetri, iki ülke arasında kalan bana (ve arkadaşlarıma) yeni bir varoluş alanı açtı. Avusturya şiirinin İkinci Dünya Savaşı sonrası macerası, genç Türk şairlerinin gereksinim duyacağı provokatif fikirleri, cesur girişimleri içeriyordu. Çevirilerin biçimini de yine bu tahmini gereksinim belirledi: Şiirin mükemmelliğindense şairin poetikasını görünür kılmak ve deneyin kendisini aktarmak önem kazandı.

Tabii çiçeği burnunda bir çevirmen olarak önceki çevirmenlerle girişebileceğim bir diyalog için gerekli bir tarih yoktu ortada. Yine kaynak-hedef metin diyaloğu da Avusturya şiiriyle Türk şiirinin ayrıklığı nedeniyle zaten olanaksız gibiydi. Geriye kala kala kendim, kendi tarihim kalıyordu. Bağdaştırılması olanaksız bu iki şiiri, Türk ve Avusturya şiirlerini bağdaştırmak kısmen kendi anlamımı bulduğum bir etkinlik haline geldi. Üstelik Avusturya şiirini de çevire çevire buldum. Bir yanda Türkiye’de gelişmekte olan genç deneysel şiire fikir açıcı örnekleri yetiştirme misyonu gelişti, diğer yanda iki ülke arasında kendime yeni bir varlık kurma veya bu varlığımı anlama ve kotarma çabası. Kaynak ve hedef metinlerin diyaloğu değilse de aralarında kaldığım kültürler arasında kendiliğinden bir diyalogdu benim için çeviri ve böylesi bir diyaloğun merkeze yerleşip beni adım adım kurmasıydı.

Bir şiir, en iyi çevrilerek anlaşılır herhalde veya daha doğru bir ifadeyle bir şiirle ilişkilenmenin çok iyi bir yolu çeviridir. Hakkıyla yapılan bir çeviri, şiirin kurulma macerasının adım adım izlenebilmesini olanaklı kılar. Nasıl? Bir şiiri okurken ya da analiz ederken sözcüklerin kâğıt üzerine yerleşmiş hallerinden yola çıkarız doğal olarak. Alımlama sürecimiz, orada olmayanları içermez. Oysa şiirin yaratılış süreci, yan yana gelen sözcüklere, bu yan yana gelişlerine dair bir araştırma, gerilimli bir sınama süreci olarak ilerler. Okur, ne kadar bilinçli olursa olsun orada niye o değil de bu sözcüğün olduğunu sormaz, olası sonuçlarını merak etmez. Onun için şiir gökten o haliyle inmiştir. Şiiri yazan kalemin ilerleyişi ufkunun dışındadır. Gitse gitse bunun için şairin not defterlerine, günlüklerine gider ancak. Sözcüklerin içinden geçen yolun stabilize olmadan önceki hali okurun ufkunun dışında kalır.

Buna karşın çeviri, şairin kaleminin hareketini aynen kurgulayamazsa da ona çok yaklaşır. Her bir sözcüğe karşılık ararken bir sürü seçenekle yüz yüze gelir. Yan yana gelen sözcükler kolayca yerlerine oturmazlar, ani bir uyum gösterebilir veya birbirlerini itebilir veya yüksek bir gerilim alanı üretir veya kopuk kalır veya hiç ilişkiye girmeye yeltenmezler… İşte böyle, sözcükler arasında doğru bağlantıları kurma arayışı, o şiiri şiir yapanın, onu ayakta tutanın ne olduğunu anlama süreci halini de alır. Bu biraz şans, biraz yetenek bolca da çalışkanlık gerektirir ve ama sonucunda da şaire hiç yaklaşılmadığı kadar yaklaşılır. Şiir, hedef dilde, aynı orijinalindeki uyarıcılık hattı üzerinden kurulmaz tabii ki, ama bu hattan çok da uzaklaşmaz sanki. Çevirmen, şaire yaklaştığına inandığı bu yerde taze ve tazeleyici bir dağ havasını teneffüs eder ve yaklaşmaya çalışırken ayrı düştüğüne inandığı yer ise onun var olduğu yer, ara bölgesidir.

Çevirmen, okur sandalyesiyle şair sandalyesi arasında gidip gelen kişidir. İnşaatın içinin görülmesiyle birlikte ortak bir alan açılır. Uzmanlık gerektirmeyen bu alan, herkese açıktır; kendisini buna kapatmayan herkes bir çevirmendir. Herkes zaten çevirmendir.

Robert Frost: “Poetry is what gets lost in translation” demiş. Her ne kadar öyle olmayan şanslı vakaları da biliyorsam da şiir için doğru bu, öyle veya böyle. Ancak öyle şanslı vakalar olabilir ki yitirilenin lafı bile edilmeyebilir. Şiir yitirirken çevirmen kazanıyor olabilir, ara bölge kazanıyor olabilir. Üstüne üstlük o ara bölge zaten mevcut. Çok sonraları fark ettim: eğer iki kültür arasında bir ortak alan yoksa çeviri zaten olanaksızdır, o zaman söz zaten anlaşılmaz kalır. Çeviri belki bir Atlantis gibi işte o yok sanılan kıtayı ortaya çıkarır.

 

....................................................................
31 Ağustos 2016, erhan.altan@chello.at


<-geriye: