TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Dazwischen II


ERHAN ALTAN

ERHAN ALTAN

“Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü” adlı kitabında Hilmi Ziya Ülken şöyle diyor: “Tek bir medeniyet vardır: O da insan toplulukları arasındaki karşılıklı tesirlerin büyümesi, çoğalması ve genişlemesidir.” Bir resim tasavvur edelim, kenarlar ve bu kenarların arasındaki bir ara bölgeden oluşan: İnsan topluluklarını (medeniyetleri) kenarlara yerleştiren Ülgen, ara bölgeye de bir karşılıklı etkileşim alanını yerleştiriyor ki burayı da medeniyetin asıl adresi yapıyor. Bu bakış açısına göre her bir uygarlık, karşılıklı etkileşimlerden oluşan tek bir uygarlığın sadece geçici bir istasyonu, cisimleştiği ve bir gövdeye büründüğü bir yer halini alır.

Uygarlıklar, çevirmenler aracılığıyla birbirlerinden haber alır, dahası kurulur. Bu da daha ziyade kapsamlı çeviri hamleleriyle gerçekleşir. Örneğin kendisi de çevirmen olan ve altı dil konuşan I. Elisabeth’in başlattığı çeviri hamlesi olmadan Shakespeare’in çıkışı açıklanamaz herhalde. Ve Tanzimat’tan beri Batı’nın temel yapıtlarını Türkçeye aktarmaya çalışan çevirmenlerimiz, adsız kahramanlar, hepsi bir Sisifos mekiği değil mi?

Ülken’in uygarlık için söylediğinden daha gizemlisini Walter Benjamin dil için söylüyor.  “Çevirmenin ödevi” adlı denemesinde Benjamin, dillerin ara bölgesinde bir dil tanımlar ve bu dili de “saf dil” olarak adlandırır. Tüm diller, bu saf dilden türemiştir ve geçici ve zamansaldır. Kendisi ulaşılmazlığın sürgününe giderken izdüşümlerini dillere bırakmış olan bu saf dili geri kazanmanın yolu ise çeviridir. Çeviri, dillerin birbirlerine yabancılıklarını ilişkilendiren etkinliktir. Dolayısıyla Benjamin’e göre çevirinin nihai hedefi de bu saf dile ulaşmak olmalıdır.

Bir saf dilden yola çıkmayan, ancak dili devinimsel bir varlık olarak kavrayan Goethe, çevirinin temel bir yanılgısının, kendi dilinin tesadüfi bir gelişim evresine takılıp kalması olduğunu söyler, bunun yerine dilini yabancı dil aracılığıyla harekete geçirmenin muazzam fırsatından bahseder.

Bir “kenar-ara bölge” modeli ile bakılacak olursa dil, her biri birer kenar olan insanların arasında bir ara bölgedir, onların ilişkilendikleri alandır. Ancak bakış açısı Benjamin’in anlattığı yönde değiştirilirse bu sefer de diller birer kenar olarak kalır. Ve soru bu kenarların nasıl ilişkilendirileceği sorusuna döner.

Çevirinin karşılıklı anlaşmaya katkısı da, kaçınılmazlığı da açık. Ancak asıl verimini bu ara bölgeye yöneldiğinde alabilir. Ama hangi ara bölge? Benjamin’in son derece ilham verici ancak bir o kadar da ulaşılmaz saf dil vizyonunu, köşeye sıkıştığımız zamanlarda zihnimizi açsın diye yakınımızda ve güvenilir bir yere koyalım. Başka hangi ara bölgeler düşünülebilir veya daha doğrusu keşfedilebilir?

Çevirmenler bilindiği gibi bir yapıtı yazıldığı dilden bir diğerine çevirirler. Ancak bir de, belki kendilerinin bile fark etmediği bir misyonları vardır ki o da iki dil arasında bir dünya kurmak, daha önce varlığı bile bilinmeyen bir ara bölgeyi yerleşime açmaktır. İki dil veya iki kültür ya da iki dünya arasında yer alan bu ara bölgenin, aslında her türlü çevirinin varlık koşulu, meşruiyeti ve hedefi olduğu söylenebilir. Her türlü çeviri, bu iki yaka arasındaki bir kıtayı hem ürünleriyle hem de etraflarında oluşturdukları bir söylemle ortaya çıkarır. O kadar ki bu durum çevirmenin tek varlık şansıdır. Daha önceki çevirmenler tarafından oluşturulmuş, kendisinin de bu sayede görünür hale geldiği ve eylemleriyle gelecekteki çevirilere de biçim verdiği bir varlık koşulu.

Bu çeviri ara bölgesini daha somutlaştırmak gerek. Öncelikle ara bölgede çeviriye dair bir söylem oturtulabilir ve örneğin bir kitaba ya da yazara dair tüm çeviriler o söylemle ilişkilenip onunla da bir anlam kazanabilir. Örneğin, Türkçedeki tüm Paul Celan çevirileri arasındaki ortak bir söylemden bahsedebilir miyiz? Almancaya yapılan tüm Kuran çevirilerinin tarihi nasıl bir hikaye anlatıyor? Her bir çeviri, söz konusu çeviri ve genel olarak çeviri üzerine bir düşünmenin alanı olabiliyor mu? Çevirmenler arası bir diyalog ve ama aynı zamanda da bir çeviri tarihi oluşumu demek bu. Yeni bir çeviriye girişen çevirmenin işe sıfırdan değil bu tarihle ilişkilenerek başlaması demek bu.

İkinci bir olanak bize başka bir kapıyı aralar. Kaynak ve hedef metinlerin bir diyaloğa girdiği bir çeviri düşünebiliriz. Hedef metnin, kaynak metnin bir kopyası olmaya çalışması yerine bu ikisi arasında gelişen bir diyalog olması demek bu. Yine bu da diller/kültürler/yazarlar arasında bir ara bölgeyi öne çıkaracaktır. Çeviride kurulabilen, her iki kenarın da yer aldığı, dillerin ve çevirilerin tarihlerini içerebilen bir varlık... Ve tabii mutlaka bir müdahaleyi de içeren, dolayısıyla itiraz isteği de uyandıran, karşılaştırmaya yönlendiren, inşaatın içini gösteren çeviriler. Bir yazarın kendi sesiyle ilişkilenmek isteyenlere sevimli gelmeyebilir bu. Ama o yazarın kendi sesini duyabilir miyiz ki? Duyduğumuz onun sesi midir? Veya hangi koşullar altında bu mümkün olabilirdi? O ses hep bir çeviri olarak kalacak, ana dilimizde okusak bile. Dolayısıyla hakkını vermek gerekirse ne diyalogsal çeviriden kaçabiliriz ne de çeviri tarihinin öyküsünden.

Can Yücel’in Shakespeare çevirilerini anıyoruz buradan. Barbara Köhler, Odise’yi orijinalinde olmayan artlamalarla çevirdiğinde birden çağdaş bir görünüm alan çeviri, yapıtı zamanımıza taşıyıveriyor. Saptırıcı bir müdahale mi bu? Yoksa bir sapmayı mı düzeltici? Bu tür bir çevirinin kuramını yapan Franz Josef Czernin, Shakespeare’i o çağdan bu çağa, o coğrafyadan bu coğrafyaya ve o edebiyat tarihinden bu edebiyat tarihine çeviriyor. Yetmiyor Goethe’yi, yetmiyor Brecht’i Almancaya çeviriyor. O da yetmiyor kendi şiirini de Almancaya çeviriyor. Böylesi bir çeviri girişiminin kaçınılmaz son istasyonu… İlişkilenemeyeceğimiz bir dolaysızlıktansa ilişkilenebileceğimiz bir dolaylılık ve onun ara bölgelerinin yardımı demek bu. Belki duymak hoşumuza gitmiyor ama işte bu da, görünmez insanlar olan çevirmenlerin görünürleşmelerinden geçiyor.

....................................................................
29 Temmuz 2016, erhan.altan@chello.at


<-geriye: