TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Din ve Eğitim, Avrupa ve İslam - III


Avrupa’daki sosyal hayat ve “Euro-İslam”

 

RIZA ALGÜL

“Euro-İslam”, Müslüman ülkelerden Avrupa’ya gelmiş laik ve seküler bir aydın çevrenin 1980’in ikinci yarısı ile 1990’lı yıllarda bir istem olarak düşündükleri bir kavramdı. Evrensel İnsan Hakları söz konusuysa, farklı ve ileri olanı istemek herkesin hakkıdır. “Euro-İslam” tezi bu amaçla oluştu.

İslam’ın geldiği veya getirildiği bugünkü durumda bu kavram “fantastik cüsseni” yitirmiş olsa da, fakat ilk ortaya atıldığı o yıllarda kamuoyunda bir sempati ve ilgi toplamıştı. Bunun üzerine yazılar ve kitaplar yazılmıştı, konferanslar ve tartışmalar yapılmıştı. Öyle ya, dine karşı yüzyıllar boyunca çok çetin mücadeleler vererek özgürlüğünü kazanmış Avrupa, çok çaba sarf etmeden “Euro-İslam”ı elde etmiş ve İslam’ı Avrupa demokrasisine “uyar duruma” getirmiş olacaktı.

Aradan yıllar geçti, çok büyük olaylar ve savaşlar yaşandı –hala da yaşanıyor– “Euro-İslam” kavramı gündemden çıktığı gibi akıllardan da silindi.

Neden böyle oldu?

Belki bazıları bunu, yaşanmış ve hâlâ da yaşanan büyük olaylara, savaşlara, İslamcı fundamentalizme ve terörizme bağlayabilirler. Hayır, neden bunlar değil.

“Euro-İslam” tezini ileri sürenlerin dayanak noktası, “İslam’ın reforme edilebileceği”ni sanmalarıydı. Bunlardan biri olan Bassam Tibi’yi “Im Schatten Allahs” çalışmasıyla anmak mümkün. Hemen belirtelim ki “Euro-İslam” gibi, “dinin reforme edilebileceği” tezi de Avrupa’nın tarihsel tecrübesinden uzak olduğu için gerçekçi değildir.

“Euro-İslam” tezi bir fanteziydi. Bu fantezinin dayanak noktası, “İslam’ın reforme edilebileceği”ni ileri süren başka bir fantezidir. “Euro-İslam”ın gündemden çıkıp akıllardan silinmiş olması, “İslam’ın reforme edilebileceği” tezinin gerçekdışı olduğunun bir kanıtıdır.

Avrupa’da ne olmuştu?

“İslam’ın reforme edilebileceği”ni ileri sürenlerin aldığı örneğin Batı olduğu açıktır. Fakat bu da yanlış bir örnektir. Batı, Hıristiyanlığı “reforme” etmedi, ona karşı mücadele ederek dini yendi. Avrupa, Rönesans’tan 16. Yüzyıl Köylü Devrimleri’ne ve Aydınlanma Çağı’na (Aufklärung), Fransız Devrimi’nden 1848 Sosyal Devrimleri’ne varan bir dizi “Devrim Yüzyılları”nı yaşadı. Doğa bilimlerinin keşfettiği yeni buluşlar, sanayi ve teknik devrimler, politik ve sosyal devrimlerin önünü aydınlatarak ve güç katarak toplumu kökünden değiştirdi. Bilim, kültür, sanat, toplumun ve bireyin özgürlük bilinci, önüne geçilemeyecek derecede atağa geçerek, eski köhnemiş dinsel kurum ve ideolojiyi kiliseye hapsetti. Dini toplumsal yaşam alanlarının tümünden çıkardı, “bireyin özel sorunu”na dönüştürdü. Dinin ve “öbür dünya”nın yerine dünyayı, insanı ve toplumu yerleştirdi.

Bir noktaya daha açıklık getirelim: Avrupa tarihinde, daha yoğun olarak 16. Yüzyıl’da bir “reformasyon”ndan söz edilir. Bu “reformasyon”a “milat” olarak ileri sürülen Martin Luther ve onun yönlendirdiği Protestan Hareketi’dir. Buradan devam ederek “dinin kendini reforme edebileceği” tezi ortaya atıldı. Batı literatüründe daha çok böyle yazılır ve çoğu da böyle anlar.

Hayır, böyle değildir. Yukarıda da değindiğimiz gibi, Batı’da ne din kendini reforme etti, ne de devrimler dini reforme etti. Bilim, bilgi ve teknik devrimler sosyal ve politik güçlerle birleşerek dinin elindeki iktidarı zor kullanarak aldı. Öyle ki, köylüler kiliseleri bile ateşe verdiler. Luther ve Protestan Hareketi, sadece feodal çağı kapatarak yeniçağı başlatmak isteyen kapitalizmin dinsel formdaki sesidir. Luther bir yandan Katolikliğe karşı mücadele ederken, diğer yandan Köylü Devrimi’nin hızını kesmek istedi. Köylü Hareketi daha ileri mevzilere yürüyünce, yayınladığı üç mektupta Luther, parçalanmış iktidar güçlerini “tanrıya karşı gelen bu bayağı şakileri yok etmek için birleşmeye” çağırdı.

Müslüman toplumlarda durum nedir?

Avrupa’daki devrimlerin ve reformların bu kısa özetinden hareketle İslam ve “İslam’ı reforme etmek” üzerine düşünebiliriz.

Her şeyden önce, Müslüman ülkelerde “dini reforme edecek” değil, fakat iktidardan uzaklaştıracak bir toplumsal güç oluşmuyor. Ekonomiden sanata, kültürden insan haklarına varan ne toplumsal alt yapı ve toplumsal bilinç ve politik kurumlar yoktur. İktidarda din, muhalefette din. Yarışın sosyal temeli maddi olsa da, referansı ve politik formasyonu din olarak kalıyor. Bu nedenle, referansı din olan İslam ülkelerinde 1400 yıldan beri dindışı toplumsal güçler oluşmuyor.

“Euro-İslam”ın sadece bir istenç ve fantezi olarak kalmasının başka nedensel yan örnekleri de var: Batılı kapitalist devletler sermaye ve teknik bakımdan güçlü devletlerdir. Bu devletler, Müslüman devletlerin pazarını ele geçirmek veya elde tutmak için sermayenin, tekniğin, siyasal ve askeri gücün yanı sıra, gelişmiş kültürlerini de kullanıyorlar.

Buna karşı, bazı Müslüman devletlerin bol miktarda paraları olsa da, uluslar arası pazara girebilecek ve Batı devletleriyle rekabet edebilecek teknik, siyasal ve askeri güçleri yoktur. Çünkü Müslüman devletler teknik, siyasal ve askeri güç bakımından olduğu gibi kültürel bakımdan da dünyayı etkileyebilecek veya örnek olabilecek ilerlemişliğe sahip değildirler. Müslüman sermayenin uluslararası pazara girebilmesi, ancak Batı sermayesine eklemlenmiş bir işbirliğiyle mümkündür.

Bu nedenle Batı’yla pazar ve sömürü ilişkilerinde, “denge kurmak” amaçlı değil –çünkü buna imkân yoktur– fakat bir ölçüde “hesaba katılmak” için, Müslüman devletlerin “din efendileri”nin elinde bir tek araç kalıyor: Din! Müslüman devletler, bu “pazarda” güç kazanmak için Avrupa’da bulunan Müslüman nüfusu din vaizleri veya kurdukları özel örgütler aracılığıyla sürekli motive ediyor ve Müslüman kitleyi paralel ve ayrı örgütlerde örgütlüyor. Bu örgütlerin devamlılığı için çok çeşitli araç ve yol deneniyor: En başta, Müslüman olanlarla olmayanlar arasına kalın duvarlar örülerek kaynaşmaları engelleniyor. Bunun için para akıtılıyor, eleman gönderiliyor ve yetiştiriliyor, örgütler kurduruluyor ve bu örgütler sürekli denetleniyor. Camiler ve ilkokuldan üniversiteye kadar okullar bu örgütlenmenin başında geliyor.

Sonuç bakımından bütün bunlar, Müslüman nüfusun yaşadığı toplumlarla kaynaşmadan, ayrı, dışa kapalı ve kendi dışına hoşgörüyle bakmayan bir tarzda yaşamasını sağlıyor. “Euro-İslam”, en fazla “kulağa hoş gelen” bir fantezi olarak kalıyor.



reza.alguel@gmail.com


<-geriye: