TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Dazwischen I


ERHAN ALTAN

ERHAN ALTAN


Bu yazıyla birlikte “dazwischen” sözcüğü üzerine düşünmek istiyorum. Düşünmek istiyorum çünkü iki ülke arasında yaşayan bizlerin durumunu en iyi yansıtan sözcük olduğunu düşünüyorum. Üstelik bu durumumuzu yansıtmakla da kalmayıp yayılan dalgalar halinde dünyayla kurduğumuz ilişkiyi de yansıttığını düşünüyorum.

Sözlük, dazwischen sözcüğüne karşılık olarak, bir yön veya durum hali oluşuna göre “arasına” veya “arasında” diyor: insanların, nesnelerin, yerlerin veya zamanların arasına ya da arasında. “Arasına” ya da “arasında” sözcükleri iki noktanın veya çizginin veya bölgenin arasını betimlemek ya da onları birbirlerine bağlamak için göreve çağrılıyor, ancak bir zarf olarak kaldıkları sürece bağlamaktan ziyade kopukluğu, ayrıklığı gösteriyorlar aslında.

“Arası” yerine “aralık” diyecek olursak aradaki boşluk birden görünür hale gelmeye başlar. Eğer bu, örneğin güneş ışığı spektrumu gibi spektral bir aralık ise, oldukça dolu bir aralıktır. Yok, öyle değil de iki harf veya iki nota arasındaki gibi bir boşluksa gözümüz o boşluğa dikilecek ve muhtemelen o boşluğun da zamanı sayılı hale gelecektir (ki zaten iki harf veya nota arasında fiziksel bir boşluk da yok). Eğer “ara” diyecek olursak boşluğa artık pek yer kalmaz. Örneğin iki sevgilinin arası iyi veya kötü olabilir ama işte o “ara”dır onları bir çift yapan; film arası filmden de dolu bir düşünme yoğunluğuyla geçer. Ancak ister arasında, ister aralık ister ara diyelim, o iki nokta, çizgi veya bölge arasında kastedilen yer, ne tam bir boşluktur ne de tam bir doluluk.

Bu aradalık hali hiç yitirilemeyendir: Türkiye’yle Avusturya, İstanbul’la Viyana, Almancayla Türkçe, işle aile, hayallerle gerçeklik, akılla inanç, çikolatalı pastayla çilekli dondurma vs. arasında kalırız. Hep arada kalırız, ama asıl arada kalmadığımızda arada kalırız çünkü arada kalmamak ilişkisizlik demektir. İlişki olmadığında canlılığımızı yitirir donarız, üzücü bir kenar, bir yabancı madde haline gelir kaybolmaya yüz tutarız.

Oynak bir bölgedir ara, güvenceli sabitlikler peşinde olanlara uygun değildir pek. Övgü ise, hep kenarlara ithaf olunur. Oysa hayat aralarda geçer. Bir de bakarız sağlamcı dünya algımız bu kenarları sabitlemeye, betonlaştırmaya, aksi girişimleri ise öcüleştirmeye, tabulaştırmaya çalışıp durur: kadın ile erkeğin, Doğu ile Batı’nın kati ayrılıklarına, ulusların, dillerin, insanların ayrıklıklarına inandırmaya enerji harcattırılır. Ancak yine de o ara bölgeyi doldurmaya, dahası iskâna açmaya çalışan mekikler vardır.

Bu ara bölgenin en çalışkan arıları kuşkusuz çevirmenlerdir. Çevirinin dille sınırlı kalmayıp ardında duran zihniyetleri de kapsadığını fark edersek, işin zorluğu ve yararı iyice belli olur. Dolayısıyla diğer ara bölgelerin diğer sisifoslarını da anmak gerekir. Nerden başlayacağımız ise çok belli. Ermeni ve Türk halklarının birbirlerine tercüme edilemezlikleri kilidini tek bir cümle ile, “birinin paranoyası diğerinin travması” cümlesiyle açarak en büyük çeviriyi yapan, büyük üstadımız Hrank Dink’i her zamankinden daha çok saygıyla anıyor, sevgiyle arıyoruz. Bu cümleyle öyle bir alan açtı ki her iki grup da burada buluşabilir, kendisini karşı tarafın aynasında görebilir ve bu sayede de ilişki kurabilir. Sevgili Dink’in bu sözü, empatiye, ortak duygulara bir başlangıç ve yaşam alanı sunuyor.

II. Dünya Savaşı’nın bitimine iki ay kala dünyaya gelen Anselm Kiefer, Albertina’da 19 Haziran’a kadar sürmüş olan sergisinde karşımıza tahta gravürleri’yle çıkıyor. Alman-Yahudi barışına özel katkılarından dolayı 2011 yılında Leo-Baeck madalyası ile onurlandırılan Kiefer’in bu ödüle neden layık görüldüğünü sergiyi gezerken anlıyoruz. Kiefer bu sergide Alman kimliğini temellendirmede kullanılan efsane ve mitosları kurcalıyor, bu mitosların II. Dünya Savaşı sonrasındaki çökmüş dünyasına bakıyor. Ne tam olarak kasvetli ne de üzücü denebilecek bir niteliğe büründürülmüş gravür baskılar, avuntusuzlukları ve soluk siyah-beyazlarıyla çökmüş mitosları önümüze getiriyor. Getiriyor ama burası havası kaçmış, yıkık mitosların atık alanı olsun diye değil; Alman ve Yahudi halkları arasında bir ortak düşünme alanı, bir buluşma yeri olsun diye. Almanlara II. Dünya Savaşı felaketini getiren ideolojinin kurucu yapıtaşı olan mitosların bu artık suskun gövdeler haline getirilmiş halleri, onları birer düşünce nesnesi haline getiriyor. Düşünceye açılan bu yer, bu iki halkın buluşabileceği, birlikte düşünebileceği ve bu yüzden de barışabileceği bir yer. Kiefer’in, iki halk arasında bir alanı ortak ikamete açma yöntemi, yıkıcı ve yıkıcılığı kendisini de yıkmış mitoslar üzerine düşündürtmek.

Edebiyat kuramcısı Edward Said’le birlikte kurduğu, yarısı İsrailli diğer yarısı Filistinli gençlerden oluşan Batı-Doğu Divan Orkestrasıyla Daniel Barenboim, yıllardır İsrail ve Filistin halklarının arasındaki kocaman boşluğu barış için dokuyor, birlikte yaşamın olanaklı olduğu bir barış ülkesi olarak öneriyor. Hans Belting, Floransa-Bağdat adlı enfes kitabında Batı ile Doğu’yu rekabet eden değil işbirliği halinde iki kültür dünyası olarak gösteriyor. İhsan Eliaçık Marksizm’le İslam arasında, Hidayet Şefkatli Tuksal Feminizmle İslam arasında köprüler kuruyor. Zeynep Esmeray Özadikti, kadınla erkeğin cinsel organlarının nasıl da hemen hemen aynı olduğunu anlattığı cinsiyet değiştirme ameliyatı üzerinden iki kenar olan kadın ve erkeği aynılaştırıyor ve cinsiyet farklılıklarının büyütülemeyecek tesadüfler olduğunu gösteriyor.

Asıl sorgulanması gereken aralar değil de, onları öyleymiş gibi gösteren kenarların efsanesi belki de. Dirimin derisine geçirilen düzen dizginlerinin hikayesi. Sosyoloji gibi ticaret de bu aranın bilimi. Ancak şöyle diyordu Margaret Thatcher: "There is no such thing as society. There are individual men and women, and there are families." Topluma inanmayıp da serbest piyasaya inananlar… Oysa toplum olmadan o bireyin de olamayacağı şöyle dursun toplum olmadan insan tanımlanabilir mi onu sormak gerekiyor. Hemen ardından şu soruyu da sormak gerekiyor: toplum ne kadar toplum? Avusturya toplumu, Türkiyeli azınlık deyince ne kadar ayrık veya ne kadar birbirine bulaşmış bir yapıdan söz ediyoruz? Toplum dememizle birlikte de aslında yine birtakım kenarlar mı yaratıyoruz?

..........................................................................
erhan.altan@chello.at, 22.06.2016




<-geriye: