TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Edebiyatın göçmenleri veya “göçmen edebiyatı”!


HÜSEYiN ŞIMŞEK

Bundan tam 12 yıl önce, araştırmacı yazar arkadaşım Rıza Algül ile birlikte, 13 Kasım 2004 günü, ATİGF’e bağlı “Viyana Türkiyeli İşçiler Derneği-VTİD”in Viyana’nın Favoriten Belediyesi’nde bulanan kendi lokalinde düzenlediği bir söyleşiye katılmıştım. Önceki hafta, Avusturya’nın önemli enstitülerinden birinden bir panelde konuşmacı olma teklifi gelince, o söyleşi notlarımı ve ilgili yazılarımı arayıp buldum. Söz konusu enstitü, önümüzdeki Haziran ayı sonunda, Avusturya’daki “Türkiye kökenli göçmen edebiyatçıları” mercek altına aldıracak bir panel organize ediyor. Konu, başta Almanya ve İsviçre olmak üzere, diğer Avrupa ülkeleriyle belli bir kıyaslama temelinde irdelensin isteniyor. Panelle ilgili ayrıntılı bilgilendirmeyi, günü geldiğinde organizatör kurum yapar, biz de burada paylaşırız.

Biz, 2004’teki söyleşinin başlığına bağlı kalarak konuyu deşelim biraz. Söyleşi, “Göçmenler ve Edebiyat” başlığıyla gerçekleşmişti. Bu başlık, anlaşıldığı üzere sadece göçmen kökenli edebiyatçıları değil, göçmen kökenli okurları da kapsıyordu. Hatta esasen, göçmen kökenli kitlelerin edebiyatla olan ilişkisi irdelenmişti. Elbette, 2004’e kadarki süreçte, Avusturya’daki Türkiye kökenli göçmenlerin edebî etkinlikleri -hem yazar hem okur olarak- bugüne nazaran çok daha seyrekti. Tek tük denilebilecek edebî etkinlikleri, yeni boyutlara taşıma hevesi ise daha o günlerden beri vardı. O günlerde varolduğunu belirttiğim “heves”e dair kimi kanıtlar anımsatayım: 2004’ün sonuna yaklaşılırken, “Berceste Edebiyat Atölyesi” birinci ayını geride bırakmaktaydı. Aynı yıl, Innsbruck’da yaşayan Gerald Kurdoğlu Nitsche, 38 Türkiye kökenli “göçmen şair”in şiirlerini "heim.at’’ adıyla bir antolojide toplayıp yayımladı. Nitsche bu çalışmayı, "Yeni Avusturya Şiiri’’nin kanıtlarından biri olarak takdim etmişti. Öneri gazetesi çevresinde süren “iki dilli edebiyat dergisi” tartışması da unutulmamalı.

Avusturya’daki Türkiye kökenli göçmen edebiyatçıları da edebiyat okurlarını da Avrupa bütününden tamamen ayrı ele almak doğru olmaz. Avrupa’da “göçmen edebiyatı”yla ilgili ilk terminolojik tartışma, 1980’de Almanya’da ve “Südwind” (Güney Rüzgarı) adlı yayın organı tarafından başlatıldı. Bu kurum, “farklı göçmen toplulukları arasında köprü olmak” üzere oluşturulmuştu. İtalya göçmeni Franco Biondi ile İran göçmeni Rafik Schami, bu işin öncülüğünü yapmışlardı. Bütün göçmen toplulukların anlayabileceği bir dil olarak Almancayı kullandılar. Ama onların kullandıkları bu Almanca, başka bir Almanca’ydı. “Konuk işçi Almancası” de deniliyordu.

Almanya başta olmak üzere, Avrupa ülkelerindeki seyir incelendiğinde görülecektir ki “göçmen edebiyatı” şeklinde de ifade edilen olay, zaman içinde çok farklı terminolojik tartışma ve gelişim aşamalarından geçmiştir. Söz konusu gelişim süreci boyunca öne çıkan adlandırmaların bazıları şöyleydi: “Gurbetçi edebiyatı” (Betroffenheitsliteratur- Literatur der Betroffenheit), “Konuk işçi edebiyatı” (Gastarbeiterliteratur), “Misafir edebiyatı” (Gastliteratur), "Yabancılar yazını” (Auslaenderliteratur), “Göçmen edebiyatı” (Migrantenliteratur), “Yalnız Alman edebiyatı olmayan bir edebiyat” (eine nicht nur Deutsche Literatur)...

Avrupa’daki bu yeni dönem “göçmen edebiyatı”nın nasıl bir edebiyat olduğuyla ilgili tartışmalar, 1990’larda üniversitelere kadar yansıdı.

Konuya, Türkiye kökenli göçmenler açısından baktığımızda şunları görüyoruz: İlk süreç, daha çok “Gurbetçi edebiyatı” şeklinde adlandırıldı. Bu süreç, “birinci kuşak”tan yazarları kapsıyordu. Türkiye’den kitlesel işçi göçü Almanya’ya resmî olarak 1962, Avusturya’ya ise 1964’te başlamıştı. Bu süreçle birlikte anılan “birinci kuşak göçmen ebiyatçılar” da 1960’larla birlikte yazmaya başlamışlardı. Nevzat Üstün, Bekir Yıldız, Yüksel Pazarkaya, Aras Ören... Bunlara daha sonra Habib Bektaş, Şinasi Dikmen, Yaşar Miraç, Fethi Savaşçı, Yücel Feyzioğlu, Güney Dal ve Fakir Baykurt eklendi. Bu edebiyatçıların çoğu yazmaya ve edebiyat alanda “ünlenme”ye Türkiye’de başlamıştı. Ezici çoğunluğunun dili Türkçe’ydi. Yüksel Pazarkaya, Kemal Kurt ve Ayşe Özakın, kısmen Almanca da yazmışlardı. Sadece Almanca yazan ise yalnızca iki kişi vardı: Şimasi Dikmen ve Saliha Scheinhardt. Ana konuların başında gurbet hayatı ve bu çerçevede yaşanan acılar, çekilen sıkıntlar yer aldı.

Türkiye’de doğmuş, ama küçük yaştan başlayarak Avrupa’da büyümüş “ikinci kuşak göçmen kökenli ebiyatçılar” ise, esas olarak “iki dilli”dir. Osman Engin, Zehra Çırak, Zafer Şenocak, Feridun Zaimoğlu, Akif Pirinçi, Renan Demirkan, Salih Omurcak, Nevfel Cumart ve Selam Özdoğan. Bu edebiyatçılar kuşağını kilileri, “arada kalmış” sayar; başka birileri, “kimlik çatışması yaşayan göçmen edebiyatçılar kuşağı” der. Bunlara ait eserlerin, çoğunlukla kimlik arayışlarını temalaştırdığı vurgulanır. İki istinadan söz edilir bu grupta: Akif Pirinçi, polisiye romanlar yazar sadece. Selim Özdoğan ise göçmenlik ekseninde yazmaz. Bu kuşakla ilgili bir parantez açmamız gerekiyor. “Kanak Attak
Edebiyatı”
na ayrıca projeksiyon tutmak için!

“Kanake”, Güney Okyanus adalarının yerlilerine denir. Yani, Hawai kökenli bir sözcüktü bu. Fakat Almanca’da aşağılayıcı bir anlam yüklenmiş, bir nevi küfür diye kullanılır olmuştu. “Eğitilmemiş insan”, “tedirgin edici yabancı işçi”... Feridun Zaimoğlu’nun, “ikinci kuşak göçmen ebiyatçılar”dan olduğunu yukarıda zikrettik. Özellikle Almanya’da, Zaimoğlu’nun önayak olduğu ve ilgili tartışmalarda “bir göçmen edebiyat orijini” sayılabilen bir edebî akım var ki bu ‘Kanake’ sözcüğüyle tanımlayageldi kendini: “Kanak Attak Edebiyatı!” Bu akım bütüm kimlik politikalarına ve çokkültürlülük söylemlerine karşı çıkar. Bir manifestosu da var. Kendilerini, ‘Kanaksta’ olarak tanımlarlar. Sadece kökeni Türkiye’ye dayanan göçmen kökenli edebiyatçılardan oluşmazlar; Arap ülkelerinden, Rusya’dan ve bağlı cumhuriyetlerden, Pakistan’dan, Tunus’dan ve Almanya’nın “yerliler”inden de edebiyatçılar var aralarında. Göçmenlik sorunlarını işlerler ama bunu kimlik, köken sorununa bağlı yapmazlar. Almanca’dan farkı olan bir dil kullanır. Bu dilde otantikliğe vurgu vardır. Yerel dillerden sözcükler kullanılır. Beden dili, ayrı bir özgünlükle katılır metinlere, dizelere...

Avusturya’nın Türkiye kökenli edebiyatçılarına dair toparlayıcı bir yazıyı, sonraki günlerde kaleme alacağım. 20-21 Haziran’daki sempozyumdan sonra elbette.

 

19 Haziran 2016, huseyin.simsek@gmx.at


<-geriye: