TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Din ve Eğitim, Avrupa ve İslam - II


İslam ve Batı toplumları arasındaki çelişme noktaları

RIZA ALGÜL

İslam’ın egemen olduğu toplumların tarihsel gelişmesi ve bu günkü durumu, Batı toplumlarının tarihsel gelişmesinden ve bu günkü toplumsal durumundan sadece farklı değil, aynı zamanda onun tersidir. İslam ülkeleri ekonomik, teknik üretim ve teknik bilgi bakımından dünyanın en geri ülkeleri arasında yer alırlar. Bu bakımdan, bu ülkelerdeki yönetici sınıfların din kurumlarıyla hesaplaşmasını beklemek boş bir hayaldir. Çünkü bu yönetici sınıflar tarih boyunca her zaman din kurumlarına, “din adamları”na ve dinsel referanslara dayanarak toplumu “Allah korkusu” ile yönettiler ve böyle de yönetiyorlar.

Bu tarz yönetimler, yukarıdan aşağıya örgüt ağlarını yayarak ideolojik bakımdan insan ve dünya-merkezli muhaliflerin gelişmesini daha oluşma anında yok ediyorlar. Bunun dışındaki “muhalefetin” gerçekte bir “muhalefet”  olmadığını söylemek yanlış değildir. İster monarşik tarzda yönetiliyor olsunlar veya İran, Tunus ve şimdiki Türkiye’de olduğu gibi “seçimlerle” gelen iktidarlar tarafından yönetiliyor olsunlar, İslam ülkelerinde politika, iktidarı ve “muhalefetiyle” “din-iman” merkezli yürüyor. Bu ise, yaşamın her alanına dini taşıyor. Toplumsal eğitim, bilim kurallarına göre değil, din-ahlak ve töre kurallarına göre işliyor. Yasalar şunu veya bunu demiş, hiç önemli değil. Referans alınan dindir. Farklı kast grupları arasında rekabet olsa dahi, yarış, din zemininde sürüyor: “Kim daha çok dinci?” Bundan dolayı, bu tarz “din taşımacılığı” çok kısa bir zamanda ve çok az bir çalışma ile bile yayılma imkânı bulabiliyor. İslam-egemen ülkelerdeki bu toplum anlayışı ve politikası bu ülkelerle sınırlı kalmıyor, Avrupa’ya, hatta dünyaya da taşınıyor.

Öte yandan İslam ile, gelişmişliği ülkeden ülkeye farklı olan demokrasi arasında uzlaşmaz bir çelişme geçmişte de vardı, şimdi de vardır. Bu çelişmenin, gelişmemiş İslam ülkeleri ile gelişmiş Batı ağırlıklı ülkelerin sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel yapı farkından kaynaklanmaktadır. Gelişmiş ülkelerin en büyük başarısı, bilim ve tekniğin, sanat ve kültürün, sonuç itibariyle değişik karakterlerdeki devrimlerin başarısıdır. Çünkü bilim ve teknik, yalnızca üretimi geliştiren ve yaşamı kolaylaştıran araçlar değildir. Bunlarla birlikte bilim ve teknik, insanın bilgisini, toplumsal yaşama bakış-açısını, kültürü, sanatı, özgürlüğü ve bireyin inisiyatifini de geliştirir ve değiştirir. Bunun sonucu olarak, doğumdan çocuk yuvasına kadar, okuldan iş hayatına ve ölüme kadar, bilim ve tekniğin geliştiği ülkelerde toplum başka düşünür ve reaksiyonu da farklıdır.

Bu nedenle bilimsel, teknik ve sosyo-kültürel bakımdan gelişmiş toplumlarla geride kalmış İslam toplumları, evrenden insana ve her türlü insan ilişkilerine kadar, yaşama çok ayrı pencereden bakan derin bir bölünmüşlük içindedirler. Bu bölünmüşlüğün, bir arada bulanmak zorunda olan insanların düşünme ve yaşam tarzına yansımadan edemeyeceğini anlamak zor değildir. Bu “bir arada bulunma”yı dünyada, belli bir coğrafya parçasında veya bir ülkenin içinde düşünürsek, yalnızca yasalar çerçevesini de geçelim, fakat demokratikleşme, insan hakları, insan hakları içinde özellikle kadın ve çocuk hakları, kültür-sanat ve daha pek çok bakımdan ilerlemiş toplumlarla, gelişmemiş İslamcı toplumlar, her bakımdan objektif olarak karşı karşıya geliyorlar.

İslam ülkelerinde bilimsel ve teknik üretim, teknik bilgi yoktur. Yoktur, çünkü bilimin ve tekniğin yaratıcısı olan insanın özgürlüğü yoktur. Özgürlük olmayınca, İslam ülkelerinde sosyal ve toplumsal bilinç, kültür, sanat, edebiyat, aydınlanma ve bireyin inisiyatifi gelişme zemini bulamıyor. Bu nedenle kolektif toplumsal sorular oluşmuyor ve sorulmuyor. Sorumlulukların ve görevlerin havale edildiği “Allah’ın izni” altında, dünyadaki bütün toplumsal gelişmeleri en geride izleyen ve fakat öğrenme gereği bile duymayan bir gelenekçi-prangalı yaşam sürüp gidiyor. Bundan dolayı İslam toplumlarında insanlar başka düşünüyor ( ya da “düşünmüyor”) ve reaksiyonu da başkadır.

Avrupa ülkelerinde yaşayan Müslümanlar, geldikleri ülkelerden birlikte getirdikleri bu yaşam anlayışı ve yaşam tarzıyla Avrupa’da yaşamak ve çocuklarını bu eğitimle yetiştirmek istiyorlar. Okullarda öğretilen “İslam din derslerinin” programlarına referans alınan kaynak kitaplardan Kuran, Hadis ve İlmihal başta gelir. Üçünün de insanlara dikte ettiği şey, kayıtsız-şartsız uyulması gereken “Allah’ın buyrukları”dır. Fakat “Allah’ın buyrukları” bin bir biçimde formüle edilmeye açık olduğu için, herkes tarafından istenen biçimde yorumlanabiliyor. Bunun sonucudur ki, 1400 yıldan beri Müslümanlar arasındaki savaşlar ve korkunç derecede acı olaylar yaşanıyor, çünkü birine göre diğeri “Müslüman değildir.”

Bütün bu dramların yaşanmasının temelinde, İslam toplumlarında emek ve aydınlanma temelinde sivil-toplumsal hareketlerin olmaması, demokrasinin ve insan hakları bilincinin gelişmemiş olmasıdır. Çünkü buyrukların olduğu yerde demokrasi ve insan hakkı olmaz. Ya da tersi: Demokrasinin ve insan hakkı bilincinin olduğu yerde buyruklar olmaz. Çünkü demokrasi ve insan hakları, devrimler yoluyla Hıristiyan din buyruklarına karşı zaferler kazanarak kurulmuş ve gelişmiştir. Rönesans’tan Aydınlanma Devrimleri’ne, 16. Yüzyıl Köylü Devrimleri’nden 1848 Devrimleri’ne ve Paris Komünü’ne varan toplumsal hareketler toplumsal bilinci ve kültürü bu güne taşımıştır. Bu devrimlerin ve devasa toplumsal dönüşümlerin tarihi, yeterli veya yetersiz de olsa okul dersleri arasında yer alırlar.

Dinsel buyrukların tanrıdan veya insandan gelmiş olmasının burada önemi yoktur. Fakat sekülar devletlerin okullarında verilen “din dersleri”nin, çocuk hakları bakımından da demokrasi ile çelişik durumda olduğunu söyleyebiliriz. Bu nedenle dinsel buyrukları Avrupa’nın “demokratik okulları”nda “demokrasiye karşı” kullanan din derslerinin okul eğitimindeki anlamı veya anlamsızlığı baştan aşağı sorgulanması gerekir. “Dinsel eğitim” her dinin vaizcisinin (papazın ve imamın) elinden alınarak, örneğin “Din Bilimleri Dersi” olarak Din Bilimcileri üzerinden eğitime taşınmadıkça, düşünülen veya alınan “önlemlerin” hiç birinin kayda değer bir yarar getirmeyeceği de açıktır.

reza.alguel@gmail.com


<-geriye: