TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Eleştiri ve söylenme


HAKAN GÜRSES

Aşağıdaki yazıyı, bundan 11 yıl önce yazmış ve Öneri dergisinde yayımlamıştım. Bugün bilgisayarın karşısına geçip de, bu köşe için bir şeyler yazmaya çalışırken aklıma düşüverdi. Son aylarda gerek Türkiye’de gerekse burada olan ya da aslında olmayan bir takım şeylere baktığımda, çok güncel geldi, bu 2005 yılından kalma yazım... Ben de hiç değiştirmeden buraya alıyorum.

---------

Rahmetli babam, eleştirel bir insandı. Vatandaşa sunulan kamu hizmetlerinden tutun da dostlarının davranış ve zevklerine kadar, neredeyse hiç bir şeyden memnun kalmaz, söylenip dururdu. Kimi zaman –müşkülpesent insanlarda sıkça rastlandığı gibi– kendi söyleyip kendi dinlediği bir nutuk hâlinde dile getirirdi memnuniyetsizliğini. Kimi zamansa dört başı mamur, ciddi bir eleştiri olarak: analiz eden, doğru ve yanlışı isimlendiren, memnuniyetsizliğin kaynağını bulmaya yönelik bir söylemle. Herhalde bana da babamın „menfi“ yanı biraz bulaşmış olmalı ki, daha yeni yetme hâlimle, çevremde olup bitenlere tavır alarak, uyumsuzluğumu göstererek, hatta –biraz da yaş icabı– ahkâm keserek bakmayı ve söylenmeyi alışkanlık hâline getirmiştim. Gelgelelim benim eleştirel babam, ben ne zaman ağzımı eleştiri yapmak için açsam, „Oğlum, sen de çok tenkitçi oldun,“ derdi. Sanki „tenkit“ vakit kaybıymış, „tenkitçilik“ de dünyanın en lüzumsuz işiymiş gibi.

Eleştiri kavramı üstüne her kafamı yorduğumda, aklıma bu tuhaf ve eğlenceli çelişki gelir. Eleştirel bir insanın, başkalarının eleştirisine tahammülsüzlüğü, hepimizin yakından tanıdığı bir durum. Bu çelişkinin nedenleriyse, bir hayli karmaşık. Ama eleştiri adını verdiğimiz tutumu ve söylemi anlamak için, tam da bu nedenlere bir göz atmanın yararlı olacağı kanaatindeyim. İnsan yaşlandıkça ebeveynini daha iyi anlarmış, derler. Herhalde ondan olacak; ben babamın çelişkili tavrını bugün daha iyi anlıyor, hatta bu tavrı eleştirel tutumun kendiyle bağlantılı, onun parçası bir davranış olarak değerlendiriyorum. Hiç de „Bu yaşında sana mı düşmüş milleti tenkit etmek,“ türünden, otorite ve gençliği kıskanma temelinde inşa edilmiş bir „terbiye“ değilmiş adamcağızın çıkış noktası. İki neden görüyorum, eleştirel insanların başkalarından gelen eleştiriye tahammülsüzlüğüne ilişkin.

Birincisi, eleştirenin erdemlerine, durduğu yere ve söylemindeki mesafe koyma arzusuna dair. Bu konuda kafa yormak, bizi eleştirinin yüreğine götürüyor. Benim o zamanlar ahkâm kesen, varolan gerçeklikten çok kafamdaki bir teoriye yaslanan, topluma mümkün olduğunca mesafeli duran soylemim, her ne kadar kağıt üzerinde eleştiri olarak geçse de, aslında etkisiz, hariçten atılan bir gazelmiş. Bunu bugün daha iyi anlıyorum. Eleştiri, yalnızca „Bu doğru, bu yanlış; bu kalmalı, bu değişmeli,“ şeklinde bilirkişilik yapmakla olmuyor. Sözgelimi, gecekondularda sefalet içinde yaşayan insanlara –tabii ayakkabılarımız kirlenmesin diye mümkün mertebe asfalt yoldan– bakıp da „Bunlar, içinde yaşadığımız toplumun beraberinde getirdiği yaralar; bizim kuracağımız toplumda, gecekondu diye bir şey olmayacak,“ şeklinde vaatlerde bulunmak, belki aydınlara rahat bir vicdanla deliksiz bir uyku imkânı sundu hep. Ama bugünün eleştirisi olmaktan çok, eleştiriyi yarına ertelemekten öte bir işlev görmeyen bir söylem bu. Müdahele etmek; toplumsal memnuniyetsizliği kavrayarak, onun kendi memnuniyetsizliğinle çakıştığı noktaları bulup çıkarmak; bu noktalara, anlaşılır olduğu kadar, etkili de bir ses ve dil sunmak; bilgiyi „kamusal söylenme“yle, uzmanlığı da durduğun yerin iğreti tarihinin bilinciyle bütünleştirmek... Bu saydıklarım, toplumsal eleştiri dediğimiz işi başarıyla yapmış, „ses getirmiş“ insanların pratiğinde gözlemleyebileceğimiz, eleştirinin can damarını oluşturan eylemler ve erdemler.

Babamı kızdıran ikinci neden, belki de demin söylediklerimin tam tersi bir neden. Söylenmek, atıp tutmak, verip veriştirmek, özellikle Türkiye’de –ama kesinlikle bir tek orada değil– oldum olası eleştiri sayılagelmiştir. Bu etkinliğin uygulanacağı en doğru yer olarak da, özel hayat dediğimiz alan tespit edilmiştir. Özel, mahrem ikametgâhının dört duvarı arasında bu kötü dünyaya, beceriksiz hükümete, dolandırıcı siyasetçilere küfretmek, ama kapıdan dışarı çıkıp da mahalle bekçisiyle karşılaşınca, bir yandan „Acaba duyuldu mu?“ korkusuyla için için titremek, diğer yandan da toplum içinde ulu orta konuşanlara „Tenkitçi bunlar!“ diye diş bilemek, doğal kabul edilir. Söylenme, gerçi bazı bazı kamusal bir boyut da kazanabiliyor. Çoğunlukla da ironik bir boyut. Kimi zaman politik fıkralarda, aslında zararsız olup da sözlerine yeni anlamlar atfedilen şarkılarda, kimi zaman politikacıları abartılı biçimde resmeden karikatürlerde... Ama söylenmeyi dört duvar arasından dışarıya taşıyıp, ona gerçekten toplumsal bir eleştiri olma gücünü veren, her şeyden önce bir dil, bir ses.

İşte benim rahatsızlığımı derli-toplu biçimde telâffuz etmeye çalışmış olmam, belli ki o zamanlar babama böylesi bir ses gibi tınlamış olmalı. Babalığın kolayca öfkeye dönüşebilen şefkatiyle korkarak, „Aman ilerde ulu orta konuşup da başına bir şey gelmesin“ telaşıyla davranıyordu sanırım. Türkiye’de toplumsal eleştiriye soyunmuş insanlara yönelik yabansamanın da önemli payı vardı bunda kuşkusuz.

Eleştiri, özellikle de toplum eleştirisi, bir tutum olduğu kadar, bir erdem de. Sonraki yıllarda bir tek babamda değil, pek çok başka -hatta pek çok genç- insanda da gözlediğim çelişki, belki de bu erdemin ruhunda yatıyor. Cürmü kadar yer yakan söylenme ile yetinmeyip, memnuniyetsizliklere bir dil ve ses vereceksin, ama bu, yalnızca seçkin bir zümrenin konuştuğu bir „gizli dil“ olmayacak. Topluma, onun „ağzını“ taklit eden bir ahbap yakınlığıyla sırnaşmayacak, gördüğün yanlışları ve görülmeyen doğruları dile getireceksin, ama bunu araya uçurum koymadan yapacaksın. Haksızlığa, zorbalığa, eşitsizliğe müdahele edeceksin, ama bu seni „eşkıya yalnızlığı“na, dolayısıyla yine bir mesafeye sürüklemeyecek...

Eleştiri zor zanaat. Pek ustası da kalmamış bir zanaat. İşin ucunda, öyle „altın bilezik“ filan da yok üstelik. Ama eleştiri deyip geçmeyelim, Aydınlanma çağının en gözde kavramlarından biri. Bir çok yazar ve düşünür, eleştiriyi aklın ve demokrasinin temeli sayıyor; „Batı“ adını verdiğimiz ve ne mene bir şey olduğunu anlamak için asırlardır yapmadığımızı bırakmadığımız muammanın, tam da eleştiri kavramını anlamakla çözülebileceğini iddia ediyor. İşin bir de pratik yanı var. Eleştiriyi bireysel ve toplumsal hayatın „doğal“ bir parçası hâline getirmeyen toplumların kaderi, sürekli yalnızca eleştirilenlerin safında olmak. Bu zanaatı öğrenmekte yarar var.

.................................................
www.hakanguerses.at 
Mayıs 2016


<-geriye: