TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Bakış açısı ve iltica


HAKAN GÜRSES

“Ne gördüğün, nereden baktığına bağlıdır,” diye bir söz vardır. Bilimden sanata, felsefeden politikaya kadar hemen her alanda, tek bir gerçek ve mutlak bir doğru olduğu kanaati sorgulanmakta günümüzde. Bu sorgulama, “bakış açısı” diye adlandırdığımız bir etkenden yola çıkıyor. Durulan yer, neredeyse zorunlu bir perspektif oluşturuyor dünyayı algılamada. Bir karikatürde, yere çizili sayıya iki kişi iki karşıt ucundan bakar. Birisi 6 gördüğünü iddia eder, diğeri 9. Bu ifadelerin her ikisi de birer gerçek, asıl doğrunun hangisi olduğunu söylemek de mümkün değil bu örnekte.

Bakış açısı, mecazi bir kavram; yalnızca yüksekte ya da alçakta durmayı, bir şeye belirli bir coğrafi yönden bakmayı tanımlamıyor. Her şeyden önce, toplumsal anlamda nerede durduğumuza işaret etmekte. Çıkarlar, ayrıcalıklar ya da dışlanmışlıklar, aidiyet ve benzeri “durulan yerler”, bakış açısını taşıyan zeminler. “Koyun can derdinde, kasap et derdinde,” deyiminde dile geldiği gibi, çoğunlukla da birbirine karşıt kaygı ve hedefler farklı bakış açılarına yol açıyor.

Bugünlerde Avrupa Birliği genelinde, özellikle de Avusturya’da mültecilere yönelik yazılıp çizilenlere kulak verildiğinde, bakış açısının siyasal anlamda ne derece belirleyici bir etken olduğu fark edilebilir.

2010 ertesi oluşan iltica hareketlerinin Avrupa’dan da görülür hale gelmesi, Akdeniz’de yaşanan facialarla başladı. Lampedusa adı ve bu adanın kıyılarına ulaşmaya çalışırken can veren sığınmacıların resimleri, ilk bakış açısını oluşturdu: Sıcak odamızda televizyon karşısında çayımızı ya da biramızı yudumlarken, günbegün soğuk sularda boğulan insanlar hakkında haber dinlemek ve görmek! Merhamet, çaresizlik ve Almanca’da adına Weltschmerz denen “varoluşsal acı”, bu perspektifin koordinatlarını oluşturan duygulardı.

Bunu izleyen dönemde, güvenlik konusu ön plana çıktı. Daha doğrusu, göçmenlerin güvenliğine yönelik kaygı, yerini polisiye anlamda bir kamusal güvenlik söylemine bıraktı. İnsan kaçakçılığı yapan çetelerle nasıl mücadele edilebileceği, sınır koruma ve güvenliğinden sorumlu Frontex ajansının nasıl daha etkili hale getirilebileceği, deniz sınırı olan AB ülkelerinin sığınmacılar konusunda nasıl bir tutum izlemesi gerektiği gibi sorular, merhamet ve insanî kaygının yerini aldı.

Derken iltica ve mültecilere yönelik söylemin üçüncü devresi başladı AB’de; bizden çok uzaklarda, Afrika kıyılarında yaşanan gündelik trajediler, birdenbire “kapımıza” gelip, dayandığında... Avusturya’da bu yeni dönemin ilk habercisi, geçtiğimiz Ağustos ayında A4 otoyolunda Viyana’ya yakın bir noktaya park edilmiş bir TIR kasasında 71 ölü mültecinin bulunması oldu. Kamusal söylem, sivil toplum örgütlerince organize edilen insanî yardımı istismar ederek kendini kabul ettirdi bu devrede. “İşte biz böyle yardımsever bir milletiz” diyen resmi Avusturya, “Bunu başarabiliriz,” diyen bir Almanya başbakanı ile ittifaka girdi. Tabii o sıra Macaristan’ın sert sınır politikası, böylesi “kahramanlıklar”a izin veriyordu. Hırvatistan ve Slovenya’dan geçen alternatif rota, Almanya veya İskandinav ülkelerine devam etmeyip, Avusturya’da kalmak isteyen mültecileri buraya getirince, durumun rengi değişiverdi. Entegrasyon ve “bizim güvenliğimiz”, ön plana çıktı. En geç Köln’de yılbaşı gecesi yaşananlardan sonra da, bir “değerlerimiz” ögesi eklendi buna.

Şu an, gerek Avusturya’da, gerekse birçok başka AB ülkesinde “Başka ahlakî değerlerle gelen bu insanlara değerlerimizi nasıl öğretebiliriz?” ya da “Bu kadar insanı alırsak, kadın hakları konusundaki kazanımlarımız zarar görür,” gibi söylemler ön planda. Yani, bir insan hakkı olan sığınma, öncelikle bir entegrasyon, güvenlik ve “kültür farkı” söylemi içinde konuşulup, değerlendiriliyor artık Avrupa’da.

Kuşkusuz, böylesi söylemlerin tümü yalan veya yanlış sorular barındırmıyor içinde. Mesela kadın haklarının korunması, son derece önemli bir kaygı. Gelgelelim, kime karşı ve kimler tarafından korunacak bu haklar? Bugüne dek hiç de benimsemediği feminist duruşu alelacele sahiplenen Avrupalı “ortalama erkekler” tarafından mı? Peki, neden buraya iltica etmeye çalışan insanların kadın haklarına karşı olduğundan bu kadar eminiz? Gelenler yalnızca yetişkin erkekler mi ayrıca? Bunlar ve benzeri sorular, yukarda vurgulamaya çalıştığım noktaya işaret ediyor yine: Bakış açısı, bir soruyu nasıl sorduğumuzu, kimi ve ya neyi sorunun nedeni olarak gördüğümüzü ve çözümü nerede bulduğumuzu belirleyen en önemli etken.

Şu an iltica ve mülteciler üstüne üretilen kamusal söylemlerin içeriğini, birden fazla perspektif oluşturmakta. Ancak bunların yanında sadece yokluğu ile, eksikliği ile, suskunluğunun çığlığı ile dikkat çekebilecek bir bakış açısı var. Aylardır tüm medya, politika, sosyal bilimler ve “sokaktaki insan” iltica olgusunu konuşur ve farklı perspektifleri bu konuşmalara dahil ederken, unutulan ya da unutturulan perspektif, o kaçış sürecini tüm acılarıyla ve zahmetleriyle yaşamış ve hala da yaşamakta olan insanlarınki, mültecilerinki. Haklarında konuştuğumuz o insanların bakış açısı hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Onların kendi kaderlerini belirleme haklarını da, seslerini hiçe sayarak ellerinden alıyoruz.

Kendini mutlak gerçek ve doğru olarak göstermeye çalışan kamusal söylemlerin gerçekliği ve doğruluğu, mültecilerin bakış açısını içermediği sürece bende hep şüphe uyandıracak. (Nisan 2016)


----------------------------------
www.hakanguerses.at




<-geriye: