TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Bazı benzer(siz)likler

ERHAN ALTAN

ERHAN ALTAN

ERHAN ALTAN

İlk geldiğimde (şaka maka 30 yıl öncesi demek oluyor bu) hiç durmadan Türkiye’yle Avusturya’yı karşılaştırırdım. Genelde ufak tefek şeylerdi ama işlevleri büyüktü. İki ülke arasında kurulmaya çalışılan bir hayatı anlamaya ve temellendirmeye yönelikti. Yabancı bir ülkeye gitmek, bir ormanda yönünü bulmaya çalışmak gibi bir şey. Böyle durumlarda benzerlik ve karşıtlıklar üzerinden de düşünüyor insan beyni. Benzerliği veya karşıtlığı bulunca rahatlıyor, sanki onlarla birlikte yerini de buluyor. Bu huy zamanla azaldıysa da sonlanmadı. Sonlanmadı çünkü hem gereksinimlerim değişti yıllar itibariyle hem de karşılaştırmalar daha soyut alanlara kaydı.

Bu aralar aklım hep travmaları görmek istiyor, özel hayatımda olduğu gibi toplum hayatında da. Travmasız insan olmadığı gibi travmasız toplum da yok, ama ölçü her iki ülkede de biraz kaçmış galiba. Her ikisi de geçmişindeki benzer travmalara bakıyor, Türkiye 1915 Soykırımına, Avusturya Shoa’ya. Tabii kastettiğim başkalarında yol açtıkları travmanın, kendilerinde yol açtığı travma. Türkiye bu konuyla yüzleşebilmiş değil, Avusturya 80 sonrasında isteksizce yüzleşmiş veya yüzleşmiş demeyelim de karşılaşmış gibi. Yine de arada dağlar var. Eski Başbakan Vranitzky’nin İsrail’de Avusturya’nın Shoa’daki kolektif sorumluluğunu üstlendiği, konunun okul kitaplarına girdiği bir yer burası nihayetinde. Ancak kişisel düzleme indiğinizde Almanya’daki netliği bulamıyorsunuz. Belli ki isteksizce karşılaşılmış bu konuyla. “Bana ne bundan, daha ben doğmamıştım”lar geliyor konu açılınca. Türkiye’de ise o da yok, birtakım inisiyatifler, iyi niyetli insanlar var, yanında devasa bir sessiz kalabalık, onun da yanında konunun saldırganlaştırdığı insanlar. Odanın orta yerinde görünmez bir fil duruyor, Avusturya’da daha küçük, Türkiye’de daha büyük bir fil. Oturduğunuz yerden kalkmaya yeltenmenizle birlikte tosladığınız ama göremediğiniz. İşte böyle, etrafından dolandığımız bir hayatı gidiyoruz.

İkinci travmatik benzerliği Osmanlı ve Habsburg imparatorluklarının yıkılmaları sonucunda her iki ülkenin de görece küçük ve önemsiz kalmaları ve bunu hazmedememeleri oluşturuyor. Her ikisi de ikame çareleri geliştirmeye çalışmış: Türkiye’de “hüzün”, Avusturya’da “Kulturnation” kavramları bu çırpınışları yansıtıyor. Orhan Pamuk, hüznü enfes bir biçimde incelediği İstanbul adlı kitabında İstanbul’da simgesini bulan bu hüznün kaynağını yoksulluk, yenilgi ve bir kayıp duygusunda görür. Yiten ihtişam, İstanbul’un hüzünle birleştirilen güzelliğinde devam ettirilir. Oldukça çıkışsız bu yol, Yahya Kemal’e ömür boyu malzeme olmuş. Yıkımın bu ikame edilemeyişi, yakın zamandaki “tarih”, “efsane” yazan, Avrupa’ya “gösteren” futbol başarılarımızda, Özal döneminin bölgesel güç oluyoruz hayallerinde kendisini ayrıyeten gösteriyor.

Avusturya’ya gelirsek bu küçük kalmayı hazmedememe hali en yüksek düzeyde bile hüküm sürmüş. Çok yıllar önce tanıştığım, Bruno Kreisky’nin dış politika danışmanlığını yapmış olan Othmar Höll anlatmıştı. Bir gün Kreisky’ye, küçük bir ülke olmanın avantajlarından yararlanabileceklerini söylediğinde Kreisky’nin yanıtı şöyle olmuş: “Avusturya büyük bir ülkedir”. Kresiky’de de görülen, artık büyük ve önemli olmadığını kabul edememe hali, “büyük” olabileceği alanlara yönelmek üzerinden kendini avutacak bir yol aramış. Kanımca bu yüzden de Avusturya, kendini bir kültür ulusu olarak tanımlamaya yönelmiş. Ancak mutlaka teslim etmek gerekir, özellikle yüzyıl dönümünde ve ama sonrasında da çok sayıda sanatçı, filozof, bilim insanının yetiştiği yer burası. II. Dünya Savaşı sonrasında da önemli sanatçılar, hatta sanat akımları çıkarmış, ancak Fransızların hafif alaycı ve ironik bir ifadeyle “Grande Nation” demesi yine de bir garipliği ifade ediyor. Öyle ya niye Almanlar, Fransızlar ya da İspanyollar değil de Avusturyalılar Kulturnation oluyor.

Bu Kulturnation duygusunu yakalamak kolay değil ama şu anekdot belki biraz temas ediyor. Yıllarca Konzerthaus’ta konserlere (genelde festival konserlerine) gittim. Viyanalı dinleyici, icracıları ödüllendirmeyi sever, cömerttir, bolca alkışlar. Epey bir gittikten sonra fark ettim ki konser bittikten sonra üç kere alkışlıyor, iki veya dört değil üç (yani icracı sahneyi iki kere terk edip geri geliyor). Üçüncüden sonra gelip bis çalıyorlar, sonra da evlere dağılınıyor. Daha fazlası veya azına nadiren rastlarsınız. Oysa her icra aynı değil, alkış miktarı icranın kalitesine bağlı olmalıydı. Tuhaf değil mi? Birden bildim, sahnedekileri değil kendilerini alkışlıyorlar. Sahnedekilere onları beğendiklerini göstermekten ziyade kendilerini sahnedekilere beğendirmeye çalışıyorlar aslında. Müzikten en iyi anlayan, en iyi takdir eden dinleyici ünvanını almaya çalışıyorlar. Farkına varmadan bu trene ben bile binmişim. Arditti Quartett’ten Irvine Arditti, “her yıl buraya zevkle geliyoruz, bu en iyi dinleyiciye konser vermeye” diyerek kamusal beklentiyi onikiden vurduğunda akmaya başlayan sevinç seline ben de kapılıvermiş buldum kendimi. Kulturnation, en önem verdiği sanat dalı olan müzikte “en iyi dinleyici” ünvanıyla taçlandırılmıştı. Eminim dinleyiciler o gece rahat uyumuşlardır.

..................................................
erhan.altan@chello.at
 


<-geriye: