TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Milliyetçilik Paradoksu


HAKAN GÜRSES

Basit bir mantık oyunudur, hepimiz biliriz. Bir köşe yazarı “Bütün köşe yazarları yalancıdır,” diye bir cümle kurduğunda, hem yalan söylemiş (çünkü kendisi de bir köşe yazarıdır), hem de böylelikle cümlesinin içerdiği anlamın tam karşıtını ifade etmiş olur. Yani bu cümleye göre, köşe yazarları doğruyu söylemektedir (tam da yalancı oldukları için). Adına paradoks denilen ve doğru-yanlış sınırlarını, insanı çıldırtma noktasına vardıracak biçimde esneten bu tür önermeler, olsa olsa mantık dersinde ya da kış gecelerinde hoşça vakit geçirmek amacıyla soba başında filan kullanılır. Bir de milliyetçiliğin, kuralları kendinden mahfuz, tuhaf dünyasında.

Milliyetçilik denilen ideoloji ve siyasi hareket, asıl şeklini aldığı 19. yüzyıldan bu yana, hep bir paradoks zeminine oturmuştur. Çünkü bir yandan dünyanın her bucağında, yani her “millet”in içinde milliyetçiler varolagelmiştir. Dolayısıyla uluslararası, eski deyimiyle “beynelmilel” bir milliyetçi akımdan sözedilebilir.

Diğer yandan da milliyetçiliğin temeli, tek bir milleti, kendi milletini odak almak, o milletin çıkarlarını başka tüm çıkarlardan üstün tutmaktır. Milliyetçilik “Her ifade, değer ve davranış, ancak bir milletin çerçevesi içinde doğru anlamını bulur,” gibi bir mantıktan yola çıkar. Savaş kötüdür, ama benim milletimin kazanmış olduğu savaşlar iyidir; bu nedenle de zafer yıldönümleri kutlanmalıdır. Benim milletime ait insanlar başka bir ülkenin sınırları içinde yaşıyorsa, her türlü haklara, özellikle de azınlık haklarına sahip olmalıdır. Ama milletimin içindeki “öteki” milletten insanlar çıkıklık etmemeli, özel haklar filan istememelidirler. Aksi taktirde bölücülük yapmış olurlar. Kısacası, milliyetçilik kendi içinde çelişkili, paradoks bir yapı arzeder. Çünkü bir ifadenin ancak milliyet sınırları içinde doğru olabileceğini iddia etmek, bu iddianın da evrensel bir geçerliliği olamayacağını, ancak bir “milletin gerçeği” olarak anlaşılması gerektiğini söylemektir aslında.

“Milliyetçilik paradoksu”nun en can alıcı örneklerinden birini, geçtiğimiz haftalarda iki olgu bağlamında gözledim.

Birincisi, FPÖ’nün Viyana yerel seçimlerinde yüzde on beşe varan bir oy oranı tutturması. Irkçı, saldırgan ve etnik ayrımcılık odaklı bir seçim propagandasıyla kazandı Strache’nin partisi bu oyları. Demek ki böylesi bir söylemle siyaset yapmak ve oy toplamak, Viyana’da halen mümkün. Büyük bir ihtimalle, önümüzdeki yıl yapılacak genel seçimlerde de mümkün olacak. İşin kötü tarafı, tam da böylesi bir ihtimalin –yeniden– gündeme gelmesi. Çünkü, yalnızca Strache ve partisi genel seçimlerde bu alçak seçim kampanyasıyla oy toplamaya çalışmayacak. FPÖ’nün Haider’li döneminde edindiğimiz tecrübe, tüm partilerin yine bu ayrımcı ve ırkçı söylemlerin dümen suyuna takılacağına işaret ediyor. “Kimbilir, belki de bu yolla iktidar oluruz,” düşüncesi, genel seçimlere de maalesef hakim olacak. Partilerin genel seçim kampanyaları Viyana seçimlerinin ertesi günü başlamış olduğundan, önümüzdeki bir yıla yakın bir zaman, gündemi ırkçılık oluşturacak anlaşılan.

Gelelim ikinci olguya. Türkiye’nin AB üyeliği tartışmaları çerçevesinde –özellikle de Avusturya’da– ırkçı söylemlerin zirveye varması, burada yaşayan Türkiye çıkışlı insanlar olarak kuşkusuz hepimizi huzursuz etti. Bu duruma kamu oyunun dikkatini çekmek, üyelik tartışmalarının nesnel ve ciddi bir temelde yürütülmesini talep etmek hedefiyle, geçtiğimiz aylarda bir grup birey ve dernek, biraraya gelerek “Viyana Türkiye-AB Diyalog Platformu” adı altında bağımsız bir girişim başlattı. Bu platformun ilk etkinliği, eylül ayinda bir basın toplantısı düzenleyerek kendini kamuya tanıtmak, ardından da Yeşillerle birlikte “Avusturya ve Türkiye’de insan hakları ve ırkçılık” konulu bir panel düzenlemek oldu. Panele, Yeşillerin insan hakları sözcüsü Terezia Stoisits’in yanısıra, Türkiye’den davetli olarak da İnsan Hakları Derneği ikinci başkanı avukat Eren Keskin katıldı. Panelin hedefi, iki ülkede de insan hakları pratiğinin bir bilançosunu çıkarmak, AB üyelik müzakerelerinde merkezi bir yeri olan Kopenhag kriterlerinin iki ülkede de analizini yapmak, böylece daha nesnel ve önyargısız bir tartışmaya katkıda bulunmaktı.

Gelgelelim, gerek kimi dinleyicilerden gelen itirazlar, gerekse daha sonra bazı Türkçe gazetelerde panel konusunda verilen haberler, tam da tartışmanın hedeflerini olumsuzlar nitelikteydi. “Bakın da ibret alın, Stoisits vatansever olduğunu söyledi, bu kadar insan önünde kendi ülkesini kötülemekten kaçındı”dan “Bunlar Türkiye’yi kötülemek, yerden yere vurmak istiyorlar”a kadar, kara çalan bir dizi ifadeye yer veriyordu bu haberler.

Tam bir milliyetçilik klâsiği: Bir millet diğerine hakaret ediyor; öbür millet de, buna karşı milliyetçi bir savunma yapmayı, vatanseverliğin en temel görevi sayıyor. Bu emre uymayıp, ırkçılık eden “millet“e olduğu kadar, kendi “millet”ine de eleştirel bakan insanları ve girişimleri –alttan alta– hainlikle suçluyor. Strache ve buradaki Türk milliyetçileri, aslında aynı sloganı atıyorlar: “Önce vatan!” Aynı mantığın, aynı milliyetçilik ideolojisinin iki ayrı dile geliş biçimi sözkonusu. Milliyetçi emirlere aykırı davrananlar, her iki tarafın gözünde de “vatan haini”. Aralarındaki tek fark, Avusturya milliyetçisinin burayı kendi evi olarak görmesi, Türk milliyetçilerinin ise kendini yaban elde sayıp, “Aman açık vermeyelim düşmana,” mantığıyla hareket etmesi. Bu “gurbet milliyetçisi”nin ”kendi evi”ndeki davranış biçiminin ne olduğunu, Türkiye’de yaşanan linç olayları kadar, Orhan Pamuk hakkında açılan dava da pek güzel örnekliyor.

Bir zamanlar bir reklâm vardı: “Yok aslında birbirimizden farkımız, ama biz ... bankasıyız,” diye. Milliyetçilikle mücadele etmenin en zor yanı, belki de bu “Aslında hepimiz aynıyız, ama biz biziz,” paradoksunda yatıyor. Milliyetçilik paradoksu, bu çelişkili ideolojik yapının çökmesinden çok, her gün yeniden temellenmesine, tekrardan sıvalanıp çatılanmasına yol açıyor. Her milliyetçilik, karşıt bir milliyetçilik doğuruyor.

Millet ve milliyetçilik adına yüzyıllardır yeterince insan ölmedi mi; işkencelere uğramadı mı; evini-ailesini terkedip, yaşadığı yerden kaçmak zorunda kalmadı mı? Daha adil ve barışçıl bir dünyayı inşa etmek, yalnızca “başkalarının milliyetçiliği”ne karşı olmakla değil, ancak her milliyetçiliğin eleştirisi ile mümkün.


..........................................................................................................
Bu yazı daha önce, Kasım 2005 tarihli Öneri gazetesinde yayımlandı.
www.hakanguerses.at  
info@hallac.org

<-geriye: