TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Mazlum milliyetçiliği


HAKAN GÜRSES

İlkokul yıllarında, her gün ders başlamadan önce İstiklal Marşı söylenirdi. Güfteyi batılı tınlamak adına tuhaf hecelere ayıran beste yüzünden, ortaokula başlayana kadar "Korkmaz sönmez bu şafak / Larda yüzen al sancak“ olarak aklımda kalmıştı marşın giriş kısmı. "Safak niye sönsün, üstelik de kimden korkacak? Larda yüzmek ne demek ayrıca?“ gibi çocuk soruları oluşmuştu kafamda, nedense birilerine danışmaya çekindiğim sorular. Sınıf arkadaşlarımın bilgi durumu da benimkinden pek farklı değildi.

Ortaokulda, Türkçe dersinde Mehmet Akif Ersoy’un tüm şiirini öğretmenle birlikte okuyup anafikir çıkarınca, gerçek anlamını kavramış oldum sözlerin. Ama bu defa başka sorular takılıverdi kafama: Neden "medeniyyet“ tek dişi kalmış bir canavar olsun; Yurttaşlık Bilgisi dersinde bize "Cumhuriyetin kuruluşuyla medeni ülkeler seviyesine ulaştık,“ diye anlatılmadı mı? "Hak’ka tapan milletim“ sözlerindeki Hak kim ya da ne? Eğer kastedilen Tanrı ise, peki laiklik ne olacak? Neden Ersoy ikide birde "ırk“ kavramını kullanıyor? Vesaire. Bu defa sorularımı öğretmene yönelttiğimde karşılaştığım ters tepki, korkularımı artırmaktan başka işe yaramamıştı. İşte böyle korkularla ve cevapsız kalmış sorularla öğrendik bizler Türkiye’de ulus ve milliyetçilik meselelerini.

Milliyetçilik, 19. yüzyılın beraberinde getirdiği bir ideoloji. Doğum tarihini, dolayısıyla da ölümlü olduğunu bilmemize rağmen, kendisini tarih-ötesi, ebedi ve evrensel değer olarak benimsetebilen bir ideoloji. Her ne kadar bazı toplumbilimciler, küreselleşmeyle birlikte ulus-sonrası bir döneme girdiğimizi müjdelese de, hiç milliyetçiliğin gerilediği veya etkisini kaybettiği gibi bir izlenim uyanmıyor dünyaya çıplak gözle bakınca. Ama şekil değiştirdiği bir gerçek. Türkiye, belki de bunun en güzel örneği.

Ben Türkiye’de milliyetçiliği, 70’li yıllarda tanıdım. Bir yandan, Milliyetçi Cephe hükümetleri, Milli Hareket Partisi, Ülkücü Gençler milliyetçiliği olarak. Saldırgan, cezalandıran ve karşıtlarını yoketmeye yönelik bir milliyetçilikti bu. Diğer yandan, Kemalist ideoloji bünyesinde. Kartviziti İstiklal Marşı, bayrak ve laiklik gibi sembollerle süslü, ulusun birlik ve bütünlüğünü olduğu kadar Kurtuluş Savaşı’nın anti-emperyalist niteliğini de kendine şiar edinmiş bu ideoloji, tüm cabbar yanına karşın, bir tür modern "TC devlet milliyetçiliği“ oluşturmuştu cumhuriyetle birlikte.

Türkiye’de milliyetçilik son yıllarda, bu iki ideolojinin de çerçevesinde yer alan bazı söylemleri eklemleyerek, yeni bir döneme girmiş gözüküyor. Geçtiğimiz haftalarda ülkenin farklı şehirlerinde yaşanan, linç hukukunu hatırlatan olaylar, ya da yazar Orhan Pamuk’a yönelik saldırı ve tehditler, bence bu değişimin parçası olarak değerlendirilmeli. Değişimin "karanlık yüzü“ olarak. Ulus-devlet temelli, sağ ve sol eğilimleri birbiriyle bütünleştirme gücüne sahip bu eski-yeni ideolojinin adına „mazlum milliyetçiliği“ diyelim.

Mazlum milliyetçiliği, aslında çağdaş, hatta "post-modern“ bir akım. Siyasal kürede her ulusun kendi çıkarını savunduğu, bunu da para, askeri ve siyasal güç, ama her şeyden önce dalavere ile sağladığı fikrinden yola çıkıyor. İnsan Hakları, evrensellik ve küreselleşme söylemlerini, güçlü ulusların kendi çıkarlarını örtbas etmede kullandıkları kılıflar olarak görüyor. Ama temel inancı, bütün dünyanın, özellikle de ABD ve AB’nin Türkiye’yi maşa olarak kullanmak, sömürmek, kendine yabancılaştırmak ve köle etmek hedefi güttüğü yolunda. Yani mazlum Türkiye, Batı’ya bunca yakınlaşma çabasının semeresini, kabullenilemez bir ezilme, bir "suistimal edilme“ olarak almakta. Bu yüzden de düşman artık dışarda değil, bizzat içimizde aranmalı. Batılılaşma şart, ama batılılaşırken özünü kaybetmiş, kendi çıkarlarını göremeyecek hale getirilmiş çevreler, bugün asıl düşmanımızı oluşturmakta. Egemen uluslar, çıkarlarını daha da iyi gizlemek için, bu köksüzleşmiş kesimleri kendilerine alet ediyor, onları etnik, dinsel ya da kültürel bölücüler haline getiriyor.

Bu, en ufak bir pürüze ve çıkıklığa bile tahammül göstermeyecek cinsten, "sabırsız“ bir ideoloji. Köşede dilenen kadıncağızın giysisinde Kürt bayrağı renklerini seçip, en ağır cezalara başvuracak türde bir fanatizm. Asıl zorlu tarafı da, yukarda andığım (Turancı) sağ milliyetçiliğin ne dilini konuşuyor, ne de klasik alt-tabaka kitlesine sesleniyor olması, yani kolayca tanınamaması. Adlarına sol eğilimli, demokrat veya liberal diyebileceğimiz kesimleri harekete geçirebilen, Kemalizm’in "ezilen ulusun meşru savunması“ söylemini, MHP’nin "Ya sev, ya terk et!“ saldırganlığıyla birleştirebilen bir milliyetçilik bu. Diğer yandan bu ofansif tutum, tedavisi ve panzehiri kendi içinde saklı bir hastalık. Ulus olarak, ulus adına kazanılan (futbol milli takımının zaferlerinden, AB’ye karşı "kazanılan“ üyelik öngörüşmelerine kadar) her başarı, mazlum milliyetçiliğinin derdine derman olabiliyor.

Bakalım AB üyeliği görüşmelerinin gündemi belirleyeceği önümüzdeki yıllar, mazlum milliyetçiliği açısından ne gibi gelişmeler getirecek. Umarım Türkiye aydınları, "Mazluma bir vur, bin işit“ psikozundan bir an önce sıyrılıp, Avrupa ve Türkiye’nin kimliği konularında "Larda yüzen al sancak“tan daha olgun bir söylem geliştirebiliriz.


..........................................................................................................
Bu yazı daha önce, Nisan 2005 tarihli Öneri gazetesinde yayımlandı.
www.hakanguerses.at  
info@hallac.org


<-geriye: