TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Oyunlarla Yaşayanlar*


HAKAN GÜRSES

Türkiye siyaset tarihinin demirbaşlarından Süleyman Demirel, çaresiz kaldığı anlarda "Demokrasilerde çareler tükenmez,“ demeyi pek severdi. Kendine "çoban“ lakabını yakıştıran bu zatın "sürüsüne“ ne tür demokratik çareler sunmuş olduğunu bir tarafa bırakalım. Gerçekten de, toplumsal sorulara birden fazla cevap aramak, gerek muhalefeti, gerekse sivil toplum ögelerini siyaset oluşturmaya dahil etmek, bu amaçla çok özneli ve çok duruşlu bir tartışmayı başlatmak, demokrasiye görece alışmış toplumları tanımlayan bir özellik. Kimi Avrupa ülkesinde izlediğimiz, gündelik bir süreç bu. Kayıtlı şartlı olarak, Avusturya’yı da sözkonusu ülkelere dahil edelim.

Lakin, içinde yaşadığımız bu toplum, pek özel bir demokrasi. Kendi tarihindeki sağ ve sol kutuplu ikiye bölünmüşlükten mi, tezat ve ihtilaf halleriyle başa çıkamayan, uyumsever mizacına ille de bir kutuplaşma çarşafı giydirme arzusundan mı, bilmiyorum: her halükarda, Avusturya’da hem siyasetin, hem de kamuoyunun en sevdiği oyunlardan birisi "iki fikir çiçeği açsın, aylarca tartışsın“ oyunu. Kuralları çabucak öğrenilebilecek, meraklısı için zevkli bir oyun bu.

Şöyle oynanıyor: ortaya bir konu atacaksınız; diğer memleketlerde de insanları meşgul eden bir konu olmasına dikkat ederek. Fakat ille "buraya özgü“, yerli bir muhabbet sürecek oyun boyunca. İki de fikir ve duruş tespit edeceksiniz baştan: taraf ve karşı olanlar, evet ve hayır diyenler şeklinde. Kısa bir eşleşme ve gruplaşma süresinin ardından, argüman ve kanıt oluşturma safhasına geçilecek. Her iki cephenin taraftarları da (yazar-çizer kesimi ilk hamleyi yapacak) bir dizi kolay anlaşılır, biz-merkezli argüman oluşturacak. "Evet demeliyiz, çünkü bize şu ve bu yararı olacak“ ya da "Hayır demeliyiz, yoksa bize şöyle ve böyle zararı dokunacak“ tarzında. Düşünce cengaverlerinin ardından söz alan her şahıs, bu argümanları, sanki biz ilk defa duyuyormuşuz, kendi de ilk söyleyenmiş vakurluğuyla ve haftada en aşağı bir defa olmak kaydıyla uluorta tekrarlayacak. Ve mümkün mertebe her tabakadan her kimse, bileni de bilmeyeni de, göreni de görmeyeni de, fikir belirtecek.

Tabii bu arada oyunumuzun en önemli iki kuralını hiç gözden kaçırmayacaksınız. Birincisi, iki fikirden, iki cepheden fazlası yasak. Ara tonlara, gri söylemlere yer yok. İkincisi ise getirilen kanıtlara yönelik bir kural: oyunun başında belirtilenler tekrarlanacak. Yani "Evet demeliyiz, aksi halde bize zararı dokunur“ gibi abes kaçamaklara yer yok.

Gerçi tahmin etmişsinizdir, ama yine de bir oyun örneği vereyim: Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği. Geçen ilkbahardan bu yana "Türkiye ve AB“ adlı demokrasi oyunu, aile parkı ve halk şenliği tadında bir ilgiye maruz kalmakta. Hatta arzu edilen ilgi ve cepheleşme, mecrasından taşarak stadyum tiribünlerine benzer bir manzaraya yol açıyor. Bugün Avusturya’nın dokuz eyaletinde, Türkiye’nin AB üyeliği konusunda kesin fikir sahibi olmayan tek kişi yok. Aileler, eş-dost çevreleri, hatta siyasi partiler ikiye bölünmüş durumda. Avusturya, Türkiye’nin AB üyeliğine evet veya hayır diyenlerden oluşuyor hali hazırda.

Bu emsalsiz demokratik katılımın ardında gerçekten de demokrasi mi yatıyor? Madem her Avusturya vatandaşı AB’nin geleceğini bu denli ciddiye almakta, o zaman niye sözgelimi AB’nin ırkçılıkla mücadeleyi amaçlayan önergeleri, bu ülkede yuva yıkan, dostluklar bozan bir konu değil? Niye kimse AB’nin kadın-erkek eşitliği hedefli önlemlerini tartışmıyor da, Türkiye’nin AB’ye katılması sözkonusu olduğunda tüm Avusturyalı erkekler en militan feministler haline geliyorlar?

Bence bu soruların (hangi "kökenden“ olursa olsun) Avusturya’da yaşayan herkes tarafından, milliyetçiliğe ve şövenizme düşmeden sorulup cevaplanması gerekiyor. Türkiye’nin AB ile olan ilişkisi, bütün eğrisi ve doğrusuyla, demokrasi oyununun evet-hayır kutbu ötesinde de tartışılabilir olmalı. Yanlış sorulara doğru cevap vermek nasıl mümkün değilse, siyahla beyazın dışında renklere izin vermeyen bir demokraside ciddi çareler bulmak da öylesine imkansız.

Bunu bilmese, Demirel de zamanında o cümleyi tekrarlayıp durur muydu?


.....................................

*Bu yazı daha önce, Kasım 2004 tarihli Öneri gazetesinde yayımlandı.

(www.hakanguerses.at - info@hallac.org)


<-geriye: