TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Açmazlar arasında

İnsanları idealleri kadar korkuları da yönlendiriyor ve korkular yeri geldiğinde ideallerin önüne geçebiliyor. Daha en baştan krizi çıkarmama olanağından yoksun olan sol, dayanışmadan vazgeçerse en temel niteliğini yitireceğinden kilitlenip kalıyor. Almanya’dan sonra Avusturya’da da seçim sonuçları kaygı verici. Sosyal demokratlarla Yeşillerin oyları geriliyor, merkez sağ ve aşırı sağcı partilerin oyları artıyor.

ERHAN ALTAN

Viyana
- Almanya’dan sonra Avusturya’da da seçim sonuçları kaygı verici. Sosyal demokratlarla Yeşillerin oyları geriliyor, merkez sağ ve aşırı sağcı partilerin oyları artıyor. İnsanlar birden muhafazakârlaşıp yabancı düşmanı, hatta ırkçı olmaya mı karar verdiler? Bunca savaştan ve Holokost’tan sonra bu hafiflik, bu çizgisizlik nasıl açıklanır? Birtakım açmazlar var.

Açmaz 1: Gecikerek ve ayak sürüyerek de olsa Holokost suçunu kabul etmiş ve inkârı suç haline getirmiş, bunu okul kitaplarına almış, anıtlar dikmiş bir ülkedeyiz. Türkiye’yle arasında dağlar var. İnsan ister istemez gıptayla bakıyor ve başlangıçta burada da eksikler olabileceği düşüncesine kapalı oluyor. Oysa ayrımcılık öyle kolay kolay ortadan kaldırılacak bir şey değil ve Faşizm hiçbir yerde tam olarak temizlenmedi. Ve nihayetinde de %60’a yakın bir seçmen çoğunluğu, ayrımcı ve ırkçı bir siyaset sözü veren partilere oy vermiş bulunuyor. Öyle veya böyle canımızı yakacak bu olanlar. Nasıl tavır alacağız? Alamayacağız, çünkü elimiz kolumuz bağlı.

Bundan birkaç yıl önce Ringstraße üzerinde Türk bayraklarını sallayarak yürüyüş yapıldığını, Parlamento önünde Allahu ekber nidaları atıldığını anımsıyorum. Çok porselen kırıldı o gün züccaciyede. Bu cüretkârlığın, iki Türk kuşatmasının travmasını hâlâ üzerinden atamamış bir şehirde nasıl bir antipatiye yol açacağını tahmin edememek için duygu ve düşünce körlüğü içinde olmak gerekiyor. Kimin ülkesinde neyin gövde gösterisi yapıldı? Benzeri bir siyasi gösteriyi bir başka ülkenin bayrağı ve dini söylemleriyle Ankara’da, hele hele Meclisin önünde yapacak topluluğun vay haline. Bu kabadayılık nereye varır ve sonunda kim kazanır, kim kaybeder?

Avusturya’nın geçmiş, şimdi ve muhtemel geleceğindeki ayrımcılığı ve ırkçılığı üzerine konuşma hakkını kazanabilmek için önce kendi geldiğimiz yerin geçmiş ve şimdisindeki ayrımcılık ve ırkçılık üzerine düşünmüş, konuşmuş, kabullenmiş olmak gerekiyor. Yoksa kimse ciddiye almaz sizi. 1915 konusunda kılını kıpırdatmayan Türkiyeli ulusalcıların (solcu görünümlüleri de dâhil) Avusturya’da ırkçılığı yargılamaları en baştan bir tutarsızlık, dolayısıyla olanaksızlık içeriyor. İlk açmaz tam da burada yatıyor. İşte bu düşünce geliştirme zayıflığının ve geçmişiyle yüzleşememenin sonu, dile gelme kanallarının tıkanması ve sıkışıp kalmak oluyor. Onun da varacağı yer, ya kör ve kazanılamayacak bir ulusalcılık rekabeti ya da “adamlar haklı” çizgisini gizli gizli kabullenmek oluyor.

Açmaz 2: Avusturyalı seçmenlerin, birden kitleler halinde ırkçılaşmadıklarını, mevcut ve potansiyel mültecilerden ve istemedikleri yabancılardan kurtulabilmek için aşırı sağcı oluşumları “kullanmak” yönünde destek verdiklerini düşünüyorum. Düşük dozajda zehrin sağaltıcı etkisinin olduğu gibi az miktardaki bir ırkçı mevcudiyetin de bünyeyi “sağlıklı” tutacağının düşünüldüğü, böyle çıkarcı bir tepkisellik içinde olunduğu düşüncesindeyim. Bir keresinde hızla alevlenen bir kavganın sonunda “Yoksa sen de Nazi misin?” diye sorduğum bir taksi şoförünün yanıtı her zaman içime çakılı kaldı: “İnan bana, onları sana tercih ederim”. Onlarla kasıt Naziler, benle kasıt tüm kara kafalılar. Benden kurtulamıyor, nefret ediyordu ve Nazilerin yardımına da bu yüzden itirazı yoktu. Ilımlı diye nitelendirilecek kitleler, taksi şoförünün düşüncesine katılmasalar da en azından ayrımcı politikalara sessiz kalmayı tercih ettiler.

Fakat evdeki hesap her zaman çarşıya uymuyor, kullanan kullanılıyor bazen. İşlerini, birtakım ayrıcalıklarını yitirmemek için bu partilere oy veriyorlar. Bu oyu alıp iktidara gelen partiler seçmenlerinin bu taleplerinin yönünde tabii ki bir iki adım atacaklar. Ancak bu partilerin asıl misyonları sosyal adaleti, gelir ve fırsat eşitliğini sermaye lehine geriletmek; misyonlarını yerine getirdiklerinde, seçmenler yabancılara kaptırmadıklarını düşündükleri payı sermayeye kaptırmış olacaklar. Pastayı paylaşmayayım, büyük kısmı bana kalsın derken pastanın küçülmesiyle karşı karşıya kalacaklar, çünkü pastanın büyük kısmını hiç hesapta olmayan patronlar alacak. Sözüm ona ulusal dayanışmayı korumak için uluslararası dayanışma geriletilecek, ama aslında trajik bir biçimde ulusal dayanışma geriletilmiş olacak. Bir açmaz da bu.  

Dipte duran, stand-by’da bekleyen ayrımcılık ve ırkçılık canavarına, yabancılara dair olduğu söylenen problemlerle (işlerimizi alıyorlar, sosyal devleti sömürüyorlar, suç işliyorlar, düzeni bozuyorlar) can veriliyor. Daha sonra o problemlerin gerçekten olmadığı kanıtlansa bile o cin bir kere şişeden çıkmış oluyor. Sonrasında da o ayrımcılık cini, meşruiyetini devam ettirmek için yeni temellendirmelere artık gereksinim duymadığı gibi, gerektikçe daha yenilerinin icadına da kendisi girişiyor. Uzun vadede, harekete geçirilen bu ayrımcılığın “normal” dışında kalan grupları da dairesinin içine alacağı bildik senaryo (diğer “yabancılar”, solcular, eşcinseller, engelliler vd.).

Açmaz 3: Peki o % 60 böyle de, geri kalan % 40 sağlam mı? Ben bu konuda sadece % 3,8 oyu alan Yeşillerin seçmenlerine güveniyorum. Özellikle açtığı yapay çifte vatandaşlık gündemiyle nelere kadir olduğunu gösteren Peter Pilz’in seçmenleri ayrıldıktan sonra. İlk bakışta herkes ulusal dayanışmadan yana görünür, ancak uluslararası dayanışma belli bir rahatsızlık sınırını aşarsa, bu duruma karşı sert önlemler alma sözünü veren partiler desteklenip iktidara getiriliyorlar. Mülteci “krizi” böyle bir durum oluşturuyor. Korkular dayanışma gereksinimlerinin önüne geçebiliyor, daha doğrusu dayanışmadan uzaklaşılmasının çok daha korkutucu durumlara yol açabileceği olgusuna körleşebiliyor insanlar. Bu durum da sosyal demokratların ve Yeşillerin açmazı oluyor. Tüm bu tehlikeleri gören ve uluslararası dayanışmayı gözeten solcular, bu ulusal çıkış karşısında çaresiz kalıyor. Ve nitekim Yeşiller bu yüzden parlamentodan silindi.

Mültecilerin yabancı ve istenmeyen bir kültürü buraya getirdiği, insanların işlerini ellerinden aldığı, sosyal sistemi sömürdüğü söyleniyor. Oysa asıl çelişki yerlerinden yurtlarından ettirilen mültecilerde değil mültecilerin yerlerinden yurtlarından ettirilmelerinde yatıyor. Avusturya’nın da Türkiye’nin de (bir şeyleri değiştirme gücüne pek sahip olamadan) üyesi oldukları Batı, dünyayı karıştırıyor ve mülteci krizlerine yol açıyor. O müdahaleler unutuluyor, unutturuluyor, sanki bu insanlar nedensiz bir biçimde, durup dururken gelmiş gibi yapılıyor. Sonra da insanlar sonuçlarıyla bağlamsız bir biçimde karşı karşıya bırakılıyor. Uluslararası sermaye için bir kazan-kazan oyunu. Seçmenler için bir kaybet-kaybet…

Çelişkiler böyle kurulunca birer açmaz oluyor. Açmazlar nasıl aşılır? Açıyı değiştirerek aşılır örneğin. İnsanları idealleri kadar korkuları da yönlendiriyor ve korkular yeri geldiğinde ideallerin önüne geçebiliyor. Daha en baştan krizi çıkarmama olanağından yoksun olan sol, dayanışmadan vazgeçerse en temel niteliğini yitireceğinden kilitlenip kalıyor. Üç açmaz da idrakle ilgili ve bakış açısının değiştirilmesiyle aşılabilir. Ama tabii bakışlar durduk yere ve kolayca değişmiyor. Üçüncü açmaz uluslararası siyasi bir eylem de gerektiriyor. Hiç konuşulmamış bir dördüncü açmaz var ki o da mültecilerin açmazı. En büyük açmaz bu, çünkü fiziksel, çünkü yerlerine, yurtlarına yapılan siyasi, askeri, ekonomik ve ekolojik müdahalelere karşı yapabilecekleri fazla bir şey yok. Onlar için açmaz da yok aslında, tek yapabilecekleri şeyi yapıp kaçıyorlar. Onların fiziksel çaresizliği bizim açmazımız, bizim uzun idrak yolumuz.

..............................................................
Ekim 2017,
erhan.altan@chello.at


<-geriye: