TÜRKÇE DEUTSCH
PROJEKTEHALLAC MEDIENVON UNSPRESSEANKÜNDIGUNGENIMPRESSUMKONTAKT

Sağım solum sobe

Türkiye’nin 16 Nisan sonrasında ne yöne evrileceği ve bu gelişimin Avrupa’da yaşayan Türkiye kökenli nüfusa nasıl etki edeceği, cevaplanması zor bir soru. Ama o ülkenin ufkunda “şimdi güneş doğar”dan ziyade, kümelenen bulutları görebilmek için de müneccim olmak gerekmiyor. Velhasıl gelen bela, kara bela. Türkiye toplumunda son yıllarda filizlenmeye başlayan cılız demokrasi ve insan hakları tohumlarını, çekirge felaketi gibi silip süpürecek bir bela!

HAKAN GÜRSES

ne büyük bil yanırgidil
kimirelinin dediği üzele,
sağ ire sorun bilbiliyre
kalıştılıramayacak kadal aylı şeyrel orduğu
.*

Avusturyalı şair Jandl’ın dizeleri, çok defa alıntılanmış olsalar da, güncelliğini korumakta. Türkiye’de 16 Nisan’da gerçekleşen referandumun ardından, aklıma defaten bu şiir geldi. Hem başlığı, hem de yaşadığımız döneme yönelik çağrışımlarıyla, ileride muhtemelen tarihî önem kazanacak bu halk oylamasına sanki elli küsur yıl önceden yapılmış bir atıf gibi aslında.

Referandumun ardından bir dizi soruyla karşı karşıya kaldık. Oylamaya katılanlar veya (katılma hakkı olduğu halde) katılmayanlar neye rıza gösterdiler, neye evet, neye hayır dediler; gerçekten de fikirleri mi soruldu, yoksa ezber yoklaması usulü bir sorgulama mıydı olup bitenler? Bu konuda daha çok şey yazılıp çizilecek gibi gözüküyor.

Alınan sonuçlar, bilfiil verilmiş olan oylara ne oranda uygun düşmekte; ortaya çıkan sonucun ne kadarı düzen ve hile yoluyla “alındı”? Bu sorular ise hemen tüm Türkiye ve Avrupa kamuoyunun merakını çelen, cevaplandırılabilmesi belki de yıllar alacak sorular. Gerçi ciddî bir sürprizden söz etmek pek mümkün değil bu bağlamda. Öyle ya da böyle “alacaktı” Erdoğan ve çevresindeki zevat bu referandumu; saatler buna göre ayarlanmıştı artık onların elinde olan devlet bünyesinde...

Türkiye’nin 16 Nisan sonrasında ne yöne evrileceği (daha doğru deyimle: savrulacağı) ve bu gelişimin Avrupa’da yaşayan Türkiye kökenli nüfusa nasıl etki edeceği, cevaplanması zor bir başka soru. Ama o ülkenin ufkunda “şimdi güneş doğar”dan ziyade, kümelenen bulutları görebilmek için de müneccim olmak gerekmiyor. Velhasıl gelen bela, kara bela. Türkiye toplumunda son yıllarda filizlenmeye başlayan cılız demokrasi ve insan hakları tohumlarını, çekirge felaketi gibi silip süpürecek bir bela! Böylesi bir gelişmenin Avrupa’daki Türkiye kökenli topluluklara da olumsuz biçimde sıçradığını en geç Gezi protestoları örneğinde yaşamıştık, dolayısıyla bugün de tahmin etmek zor değil.

Bu soruları bir yana koyuyorum. Benim burada asıl tartışmak istediğim, daha somut ve kısa vadeli bir soru: 16 Nisan Referandumuna Avrupa’da, özellikle de Avusturya’da buralarda yaşayan Türkiye kökenli insanlara yönelik olarak verilen tepkiler, acaba neyin habercisi?

Cevap olarak, şimdilik bir noktaya dikkat çekeyim. Adlarına nicedir sol ve sağ dediğimiz, giderek sınırları muğlaklaşan söylemler, duruşlar ve ittifaklar; konu göç, iltica, özellikle de Türkiye ve İslam olunca tamamen birbirine karışıyor. Ernst Jandl’ın dizelerindeki gibi bir kavram salatası çıkıyor karşımıza. Sanırım bundan sonraki dönem; yalnızca Türkiye çerçevesinde değil, çok daha küresel bir ölçekte de bu sağ-sol erozyonu yüzünden doğacak siyasal sorunlar taşıyacak gündeme. Özellikle de sol hareketlerin gündemine.

Türkiye’de bu durumu uzundur gözlüyoruz. Natocu Kemalistler, demokratik solcu ulusalcılar, dinci MHP yandaşları, milliyetçi İslamcılar, İslamcı anti-kapitalistler... Bunlar, çoğunlukla birbirine karşı politikalar yürüten, sol ya da sağ söylemleri kafalarına göre ulayıp çorba eden, konu azınlık hakları veya yerel özerklik olduğunda ise adımlarını derhal Mehter Marşı ritmine uyduruveren akımlar. Emperyalizm karşıtlığı ile ırkçılık karasularında seyreden duruş ve sloganları hiç duraksamadan aynı anda üstlenebilen gruplar. İslamcıların çarpık dünya görüşüne karşı çıkar ve kadın haklarını savunurken, başını örten bir kadına ağza alınamayacak cinsiyetçi hakaretler yağdıran az insan tanımıyorum o coğrafyada. Özellikle de konu Kürtler olduğunda, insan hakları yalnızca deniz gören mutena bölgelere has bir ayrıcalık olarak algılanıyor, bilhassa “Cihangir nüfusu” tarafından. Üstelik de, bu nüfusun önemli bölümü kendini “solda” duran insanlar olarak tanımlamakta. Belki de Türkiye’deki bu sağ-sol karmaşasını ve genel siyasî kafa karışıklığını şöyle özetlemek mümkün: Herkes herkese karşı ve hepsi de Kürtlere karşı...

Gelelim buraya... Avusturya’da yaşayan T.C. vatandaşlarından %73 evet oyu çıktı referandumda; böylelikle Avusturya’daki Türkiyeliler, Belçika’daki vatandaşlarından sonra Avrupa’da en yüksek evet oyu veren grup oldu. Tabii bu sayıları biraz daha yakından inceleyip, daha “göreceli kılmak” mümkün. Bir kere tüm yurtdışında referanduma katılım oranı sadece %48 oranındaydı. Bu, aşağı yukarı Avusturya’daki katılıma da uyuyor (hatta Viyana’da durum, bundan %7 oranında daha düşük). Mutlak sayı verilecek olursa, 52 000 civarında aktif seçmene tekabül ediyor bu oran. Seçime katılanlar içinde evet oyu veren kesimse, 38 000 seçmen. Yani, Avusturya’da yaşayan 115 000 T.C. vatandaşının seçme hakkı olan 108 000’inin içinde, AKP ve Erdoğan’a (ya da onların getirmek istediği başkanlık sistemine) evet oyu veren 38 000 insan var. Toplasan, üçte birden biraz fazla bir oran yani.

Bu sayıların çeşitli yorumları mümkün. Mesela, hayır cephesinde olanların yeterince etkin bir seferberlik yaratamadığı ve yeni anayasa maddelerini büyük ihtimalle reddedecek olan seçmenlerin, belki de “Nasılsa bunlar kazanır” umutsuzluğuyla oy vermeye gitmediği savunulabilir. Ya da, burada yaşayan Türkiye kökenli nüfusun (ki bunun sayısı 270 000 civarında) “ilerici” ve hayır cephesine yakın kesiminin, Avusturya tabasına geçmiş ve T.C. nezdinde seçme hakkı olmayan (ağırlıkla da Kürt ve Alevi) insanlardan oluştuğu vurgulanabilir. Bu konuda maalesef yeterli araştırma ve istatistiksel bilgi olmadığı için, spekülasyona çok açık bu “Türkiye’ye yönelik politik duruş” meselesi.

Gelelim işin tersine, yani “buradaki” seçim sonuçlarına “oradan” verilen tepkilere. Türkiye’de yaşayan arkadaşlarımın çoğu, referandumun hemen ardından –sanki oradan hayır çoğunluğu çıkmış gibi– işini gücünü bırakıp, yurtdışında yaşayan vatandaşları hakkında yorumlara başladı. “Bunlar eğitimsiz köylüler, onların oradaki oyları bizim buradaki hayatımızı mahvedecek!” gibi ifadelerden, “Hepsi Erdoğan’ın tezgâhına geldiler, Hollanda ve Almanya’da konuşma yasakları filan; ırkçı Avrupa yüzünden oldu bu!” gibi daha “karmaşık” argümanlara varan yorumlar okudum ve duydum son haftalarda, hem sosyal medyada, hem de arkadaş sohbetlerinde ya da chat gruplarında... Hatta bir yerde şöyle bir “çözüm önerisi” çarptı gözüme: Erdoğan’ın, yurtdışı gezilerinde vatandaşlarına yönelttiği “En az üç çocuk yapın!” emrine karşılık olarak, buralarda yaşayan Türkiye kökenli insanlara birden fazla çocuk yapma yasağı konmalıymış. “Bu yasağa uymayan Türkler, o ülkelerden atılsın!” diye de sonlanıyordu önerme. (İşin komiği; öneriyi yapan her kimse, Avrupa ülkelerinden sınır dışı edilmesini istediği insanların, bizzat kendisinin yaşadığı Türkiye’ye “atılacağını” unutmuş olmalı.)

Peki Avusturya? Durum burada referandum sonrasında gündeme getirilen “illegal çifte vatandaşlık” meselesiyle iyice “şimdi ayıkla pirincin taşını” dedirten bir boyut kazandı. Aslında, hemen herkesin varlığını bildiği ama kimsenin pek de açmaya yanaşmadığı bir kirli bohça bu konu. Seçim sonucu evet ağırlıklı olduğu için, burada yaşayan “ilerici”,  kendine demokrat ve laik adını veren bir sürü insan, “Sınır dışı edilsin bunlar; işlerine geldiği için T.C. vatandaşlığını illegal biçimde ellerinde tutup, seçimlerde Erdoğan’ı destekliyorlar!” diye isyan etmeye başladı.

İşin tuhafı, sosyal medyada böylesi bir söylemi başlatan ve sürdüren kişilerin bir kısmı, T.C.’nin akıl sır ermez politikaları yüzünden bizzat kendileri zoraki “illegal çifte vatandaşlık” statüsünde, yani mağdur. Herhalde bu nedenle, “Yalnızca evet oyu verenlerin Avusturya vatandaşlığı ellerinden alınsın!” önerisinden “Buradaki UETD gibi örgütleri destekleyenlere bu yaptırım getirilsin!” talebine kadar bir dizi akıl yürütmeye şahit oldum son haftalarda. Çıkış noktaları son derece anlaşılır ve haklı bir öfkenin dile getirilmesi olsa da, demokrasiden ve insan haklarından bir hayli uzağa düşen talepler bunlar.

Yeşiller Partisi’nin Kürt kökenli milletvekili Berivan Aslan, “illegal çifte vatandaşlığı” bulunan kişilere bir af çıkarılmasını ve mağdur olmamaları için kendilerine bu af süresince T.C. vatandaşlığını geri verme imkanı tanınmasını önerdiğinde, başta kendi partisi olmak üzere hemen her kesimden sert eleştiriler aldı. (Gerçi bu durum giderek değişiyor, öneriye “yakınlaşmalar” son zamanlarda artmaya başladı.)

Tabii böylesi siyah beyaz filmlerin değişmez “esas oğlanı” H. C. Strache, yine başrole soyunarak ve herkesten rol çalarak işi kendi çıkarlarına yöneltmeyi başardı. Elinde bir “uyduruk Avusturya vatandaşları” listesi olduğunu, T.C. vatandaşlığı da bulunan bu kişiler hakkında soruşturma açılması için “gerekeni yapacağını” bildiriverdi kamuoyuna. Bilhassa da, öteki partilerin Türkiye kökenli siyasetçilerinin de bu listede göründüğünü, “tesadüfen” basına sızan isimler yoluyla ifşa etmeye konuldu.

Krizler, bazen öğretici bir işleve de sahip. Ben de; Türkiyeli, Kürt, Alevi tanıdıklarım arasında bu (ve daha önceki buna benzer) demagojik söylemlerinden ötürü Strache reisliğindeki FPÖ adlı ırkçı partiye yakınlık duyan bir “laik, demokrat ve hukuk yanlısı” kesim olduğunu öğrenmiş oldum son haftalarda. Hatta bir arkadaş, “Siz klasik solcuların haberi yok, Türkiyeli çok büyük bir laik kesim, artık Strache’yi desteklemekte!” diye de çıkıştı bir ortamda.

Sağ ve sol birbirine mi dolaştı? Artık siyaset saklambacında, “sağım solum sobe” diyemeyecek miyiz? Nedenleri ve sonuçları nedir bu durumun? Bu sorularla, bir dahaki yazımda uğraşmak istiyorum.

* Ernst Jandl’ın 1966’da yayınlanan “lichtung” adlı bu şiirindeki l ve r harflerinin yerleri değiştirilerek oluşturulan, özellikle de sağ ve sola yönelik kelime oyunlarını Tevfik Turan Türkçeye böyle taşıyor. Şiirin başlığı da, çevirmenin vurguladığı gibi Almanca Richtung (yön) ve Lichtung (ormandaki aydınlık alan) kelimelerine gönderme yapmakta. Bkz.: https://www.aymavisi.org/Edebiyat/Ernst %20Jandl.html#_ftnref1. Şiirin orijinali şöyle: “manche meinen / lechts und rinks / kann man nicht velwechsern / werch ein illtum”.




......................................................................................................
Mayıs 2017, www.hakanguerses.at



<-geriye: